Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Bütün Evren Çile’ye Girdi!

    İnsanlığın başı büyük bir belada.Yerkürenin her noktasında, din, dil, renk, kültür ve sınıf ayrımı olmaksızın, insanlar hastalanıyor; yaşamını yitirenlerin sayısı hızla artıyor. 1918 virüs salgınından bu yana, ilk defa bu denli büyük bir salgın yaşanıyor ve bizler buna tanıklık etme talihsizliğini yaşıyoruz.

Bilim insanları gece gündüz çözüm üretmek için çalışıyorlar. Ülke yönetimleri, sosyal yaşama sınırlar getiriyor, karantina veya bir nevi tecrit kararları açıklıyorlar. Sokaklar bomboş, yeryüzünde sessizlik hakim. Doğanın cıvıl cıvıl olduğu bu güzel bahar günlerinde, kuşlar adeta insanlardan kurtulmanın neşesiyle ötüşüp duruyorlar! Havanın temizleniyor olmasından dolayı Hindistan kentlerinden, uzun yıllar sonra ilk defa, Himalaya  dağlarının görünmeye  başladığı haberlerini okuyoruz. Doğa ana, bir yanıyla kendini temizliyor ve yeniden nefes almaya çalışıyor.

Bilirsiniz, Tasavvuf-Batın-i inançlarda  ”Çile’ye girmek” ritüelin bir parçasıdır. Anadolu inanç dergahlarının bazılarında,y edi gün; Alevi-Bektaşilerde kırk gün; Mevlevilerde ise binbir gün çileye kapanılır. Çile kelimesinin kökeni Farsça “kırk” anlamına gelen “çihle” sözcüğünden gelmiştir. Çile nefsi terbiye amacıyla yapılan  bir çeşit imtihandır. Dünya nimetlerinden el etek çekme eylemi olan çile,  manevi terbiye ve sorgulama dönemidir. Çileye girmeye “soyunmak” denir. Çünkü çiledeki kişi dünyanın nimetlerinden, gösterişten, güzel elbiselerden soyutlanır. Çileye giren, bütün maddi dünyadan kendisini soyutlayarak, karanlık bir odada tüm enerjisini iç dünyasına yöneltir. Çıkılan bu yolculukta, bütün yaşam sorgulanır; hatalar, bencillikler, kötülükler, yanlış kararlar bir bir ortaya çıkartılırak, adeta bir arınma sınavı verilir.

Bir derviş tarafından getirilen yiyecek, hergün kırkta bir oranında azaltılarak verilir. Bektaşi dergahlarında, çilehaneye giren çilekeşe, ilk gün kırk zeytin ve birazda su verilir. Zeytin her gün bir tane azaltıldığı için son gün tek bir zeytin kalır. Çiledeki  can, az ile yetinmeyi de öğrenerek,zihnini ve kâlbini dünya kaygılarından arındırır, açlığa, susuzluğa alışır. Her şeye ”eyvallah” demeyi öğrenmiş, nefsini terbiye etmiş olur.

Çile ile dışa kapananduyu organları, içe yönelir. Ham olanın pişmesi,  eksik olanın ta­mamlanması, kişinin kendini tanıması ve Kamil insana doğru yola çıkması hedeflenir.

Erich Fromm’un da ifade ettiği gibi, ”Yalnız kalabilme yeteneği¸ sevebilme yeteneğinin tek şartıdır.” İnsan ve doğa sevgisi, bu yolculukta en güçlü silahtır. Adına halvet de denilen çile, zorluklarla baş edebilme eğitimidir, sıkıntılara göğüs gerebilmeyi becermektir. Bu sadece inançsal bir kavram değil, insanın en büyük düşmanı olan egosu ile girdiği büyük bir irade savaşıdır. Bektaşi öğretisinde,eşikten geçilip çile odasına  girildiğinde, Marifet yolculuğuna başlanılmış sayılır.

Tüm insanlığı tehdit eden Korona salgını günlerinde, evlerimize kapanarak kendimizi adetaçileye girmiş dervişler gibi görmeliyiz. Bu süreç, kaç hafta, kaç ay sürer bilinmez. Kapandığımız evlerde, disiplinli bir yaşam kurup, bir yandan kendimizi virüsten korumaya çalışırken diğer yandan her şeyi sorgulamalı ve tartışmalıyız.

Öncelikle şunu kabul etmeliyiz ki; virüsün ortaya cıkması, Wuhan kentindeki, canlı hayvan pazarında satılan bir ”Hayvan” değildir! Bu bir sonuçtur. Asıl neden, ekosistemi yağmalayan ”İnsan” nın ta kendisidir. Tropikal ormanların, endüstriyel tarım uygulamaları, madencilik ve  enerji adına yok edilmesi, bugüne kadar ”modern” yaşama temas etmemiş virüslerin, yaşam alanları yok edilen hayvan türleri ile birlikte insan yaşamına dahil olmaya başladığı bilinmektedir. Yarattığımız küresel ısınma ve iklim değişikliği sonucu, virüsler ortaya çıkarak,zayıflamış bağışıklık sistemimize saldırmaktadırlar. Bilim insanları, Koronanın bir prova olduğunu ve gelecekte daha büyük ve daha öldürücü salgınların olacağı konusunda bizleri uyarmaktadırlar. Plansız  kentleşme ile birlikte düşünüldüğünde,virüslerin bir anda tüm insanlığı nasıl tehdit eder hale geldiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Şimdi kendimize sormamız gereken soruların bazıları  şunlardır;

Hükümetler, büyükşirketlerin çıkarları için, doğayı yağmalama yasalarını çıkarırlar iken biz neredeydik? Hayvanların yaşam alanlarını kasten ve giderek artan bir hızla yok ederler iken biz ne yaptik? Son yıllarda, iklim krizine, doğanın vahşice yağmalanmasına, nükleer enerji santrallerine karşı, bir avuç insan,coplanarak  gözaltına alınırken biz neredeydik? Küresel güçlerin, her yıl biraraya gelerek, doğayı talan edecek kararlara imza atmamalari için, seslerini yükselten doğa dostlarının yanında niye yoktuk?

Kapitalizmin, hep daha fazla tüketim üzerine kurulu bir sistem olduğunu hepimiz biliyoruz. Mağazalara girip, ihtiyacımız olsun olmasın, çılgınca alışveriş yapanlar bizleriz. Su kaynaklarımız, göllerimiz her geçen gün yok oluyor. Kuraklık,iklim krizinin en temel sorunudur.İhtiyaç fazlası tükettiğimiz, satın aldığımız bazı şeylerin üretilmesinde gerekli olan su miktarlarına bir kac örnek ile bakalım;

1 adet Tişört 250 gr Pamuk 2700 Litre Su
1 adet Kot pantolon 1 kg Pamuk 10.800 Litre Su
1 adet Ayakkabı 1 kg Deri 16.600 Litre Su
1 adet Kağıt 1 adet A4 10 Litre Su
1 adet Hamburger 150 gr Biftek 2325 Litre Su
1 bardak Çay 3 gr Çay 28 Litre Su
1 fincan Kahve 7 gr Kahve 140 Litre Su
Kola 1 litre 9 Litre Su
Otomobil 1 adet 300-400 m3 Su

Şimdi kapandığımız evlerimizde bu soruları kendimize sormanın zamanıdır. Bu süreçten insanlık arınarak çıkabilmelidir. Bencilliklerimizden, aç gözlülüğümüzden, tüketim kültürümüzden, duyarsızlığımızdan arınmalıyız. Biz tükettikçe onlar üretiyor, onlar ürettikçe doğayı yok etmiş ve salgın hastalıklara neden olmuş oluyoruz. Dün adı Sars idi, bugün Korona! Bilim insanları, yakın gelecekte daha öldürücü bir virüs salgını olacağı konusunda bugünden bizleri uyarıyorlar.

Pandemilerin özelliklerinden biri de, bize dönüp kendimize bakmamızı sağlamasıdır. Evet kapandığımız evlerimizde, benliğimizi sorgulamalı ve bir özeleştiri vermeliyiz. Bunun için Bektaşi dervişi olmamız gerekmiyor. Ham olanı pişirmeli, eğri olanı düzeltmeli, az ile yetinmeyi öğrenmeli,duyarsızlıklarımız karşısında,öncelikle kendimize hesap vermeliyiz!

Alfred Adler’in de dedigi gibi; ‘‘…Yalnızca kötü olanı görmek ve suçlamak yetmez. İnsan kendine şu soruyu sormalıdır: Bütün bunların düzelmesi için ben ne yaptım?”

Mainz,10.04.2020

Bahadır Özerdem

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir