Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

KERPİÇ EV

Toprağın üzerine dökülen çuval çuval saman artıkları sanki toprağı boğuyordu. Çamurcu Gazi imdadına yetişip de saman ile karıştırmasa toprak boğulacak, belki de böyle bir hayat yaşanmayacaktı. Sapla sanmanı, alın teriyle karıştırıp yığın yapan Gazi; yığının üzerine bir de göbek deliği açmıştı suyunu alsın diye. Bir kova su, bir kova daha derken toprak kusuncaya kadar su döktü. Suyunu alan çamuru, bir oyana, bir bu yana, ha babam de babam karıştırdı durdu elinde umutlarının meşalesi gibi duran, boyundan uzun saplı küreğiyle. Kalıpçı Tollos İbrahim kendine has o bülbül sesi ile bağırdı:

–           Gazi!.. Ula Gazi!..

Gazi’nin kulakları az duyduğundan ses yok…

–           Ula Gazi!.. Eşekoğlusu!.. Sana deyyon…

–           Haa!.. Ne deyyon emmi?

–           Çamuru sakız gibi çiğne yoksa kalıp çamuru tutmaz, kalıbımı Kör Şükrü’nün buzağısı gibi ötürük yapma!..

–           Tamam emmi sen heeçç korkma!..

Gazi, yarı işlek toprağın üzerinde yalın ayak, yoksulluğundan intikam alırcasına tepinir; sonra eline küreğini alıp bir o yana bir bu yana samanla, toprağı deyim yerindeyse dünya evine sokarak bir aile kıvamına getirirdi. Çamuru tava getirmede üstüne yoktu civarda. Özünü alan çamur, nazlı yüzüyle göz kırpmaya başladığında, Gzi’nin yaşamındaki tüm acıları yok oluverirdi sanki.  Yaptığı işin gururdan dolayı sesini biraz daha gürleştirerek teskerecileri çağırır:

–           Durmuş!.. Ulenn Iramazan… Çamur hazır hele teskereyi çekin yanıma.

Durmuş ile Ramazan biri önde biri arkada, çamuru taşıyacak teskere ortalarında, iskeleye yanaşan bir kayık gibi Gazinin sol koluna yanaşırlar. Gazi,

–           ‘’Kalıbın dört gözü için sekiz kürek, bir de benden etti dokuz kürek, haydi çek arabayııı!..’’ diyerek sayar dururdu.

Durmuş ve Ramazan teskere çeke çeke iyiyle kötüyü ayırmakta da ustalaşmışlardı. Onlar için bu dünyada teskeresi çekilip de kalıba dökülecek tek şey adaletin kendisiydi. Kalıbın her gözüne eşit ve düzgün dağıtılan bir adalet!. Adaletin olmadığı bir düzende adaleti düşünmenin acısını mı yoksa zevkini mi tadıyorlardı?  Kalıpçı Tollos’un limanına varıp teskereyi ters getirdiklerinde içlerine adaletsizliğin acısının düştüğünü biliyorlardı aslında.

Çamuru kalıbının gözlerinde gören Tollos İbrahim, çocuk gibi neşelenir.

‘’Ha yaşayın be gençler, bu kalıp size feda olsun!’’ der, bir elinde kalıp malası, diğer elinde su cilası, çamuru kalıbın gözlerine doldurduktan sonra ‘’ Haa Bismillaahh!’’ diyerek kalıbı çeker ve kerpiçleri, kalıbının karnından dünyaya getiriverirdi.

Kerpiçler, Tollos İbrahim’in eliyle yaşama ilk gözlerini açtıklarında insanları görür ve insanlardan ürker, tir tir titrerlerdi. Onu, bugün doğuran insanoğlunun bir gün ihanet edeceği korkusuyla nefes almaya çalışırlardı. Hangi fukaranın derdine derman, hangi zalimin önüne aşılmaz bir duvar olacağı düşüncesiyle kendini kurumaya bırakırlar; kurudukça çehreleri değişir, kemikleri sertleşiverir ve adeta gücü kuvveti yerinde birer delikanlı oluverirlerdi.

Kerpiçler kuruyup çehresini gösterdikçe Tollos Emmi, olmayan bıyıklarının altından kıs kıs gülerek eseriyle mutlu olur, kalıpçılığıyla gurur duyardı. Gurur duyması gereken asıl kişi Gazi, ağzında bir cigara ‘’Çamurun nesiyle gurur duyacağım.’’ der sadece alacağı gündeliği düşünürdü. Bilmiyordu bu düşünceyle bir ömür çamura kürek mahkûmu olacağını, evde hasta karısını çamurun tedavi edemeyeceğini. Bilemeyecekti elden ayaktan düştüğünde kapısında çalıştığı ağanın, ellerine su döktüğü beylerin ocağına derman olamayacaklarını. Hiçbir zaman bilememişti bu cehaletin, adaletsizliğin, ayakları altındaki çamurdan daha hızlı sıçrayıp insanlığı kirlettiğini. Ve bilemezdi ki bu cehaletin dünyasında, dünyasının karardığını.

Kerpicin ve sahibinin en büyük düşmanı zamansız yağan yağmurdu. Hele yağmur bir yağmaya görsün; eş dost, konu komşu kerpiç sağmaya koşar, yağmurun o ısrarlı ve tahrip edici balyoz gibi damlalarından kerpici ve ev sahibini kurtarırdı. Kerpiçler ne olduğunun şaşkınlığı içinde  ‘’ Ellenmedik yerimiz, yoklanmadık köşemiz kalmadı; bu yolculuk nereye?’’ diye düşünerek heyecan içinde kimi eşek arabasına, kimi kağnıya, kimi at arabasına yüklenir ömürlerinin ilk ve son beleş yolculuğa çıkarlardı. Arabalar zıpladıkça bir ileri bir geri, sağa sola sallanıp birbirlerine yaslanma gayretiyle yaşamlarındaki dayanışmanın ilk mücadelesini verirlerdi.

Taşların itinayla dizilip üst üste örüldüğü bir yere geldiklerini akşamın alacakaranlığında fark ettiler kerpiçler. Ve sabahın kızıllığında sahipleri olduğunu tahmin ettikleri kişinin sabah içtiması yoklaması edasıyla kendilerini ikişer ikişer sayıp hesapladığından anladılar vaziyeti. Komşu Süleyman’ın sesiyle sayım aynı anda bitmişti

’’ Mehmet!,. Ustaları ayarladın mı?’’

‘’ Süleyman dayı, Gökçeyaka köyünden tuttum’’

‘’ Kimi tuttun?’’

‘’ İshakların Memed’e,Yaşar Usta’ya da Mutlu’ya da gittim. Biri çok para istedi diğeri de doluymuş. Bir Veli Dede boşmuş’’

‘’ Ah!.. O eski ustalardan köylümüz Hetemoğlu olacaktı, bunlara iş mi düşerdi?’’

‘’ Vallahi öyle emme ne dersin Süleyman dayı, bunların eline kaldık. Veli Dede, ” Çok sıkışırsam Turist Memed Ali Usta’yı da çağırırım yanıma.’ dedi. Bu yoklukta iki usta yevmiyesi vermesek de iyi ya! ‘

Kerpiçler anlamışlardı her şeyi. Güzel bir kerpiç evi dünyaya getirecekleri umuduyla güne merhaba demişlerdi. Sevinmişti hepsi, ne de olsa sahiplenecekleri bir yurtları olacaktı. Ortalıkta ayakaltında hayatları paramparça olmayacak, onun bunun ayakları altında ezilmeyecekler, vatanları bildiği duvarlarda dimdik duracaklardı.

Armut köyünden Tıkır Hasan, Kayaköy’de  bey kapılarında çalışmanın verdiği yürek yorgunluğu ve elinde ekmek teknesi olan eski küreği ile sabahın horoz ötme vaktinde çamuru karmaya başlarken Veli Dede savaşa gelir gibi keseri, malası ipi, ibiği yırtık şapkasıyla tam teçhizat taş temelin üstüne şakül iplerini çekmeye başlamıştı bile.

Tıkır Hasan, amele oluşunun verdiği yürek ezikliği içindeki temiz kalbi ve okuma yazma bilmeyişinin saf duygularıyla ‘’ Hem okudum hem de yazdım, yalan dünya senden bezdim.’’ türküsünü söyler ardından da ciğerini yerinden söküp atarcasına ‘’ Ooofff!’’ çekişi ile Veli Dede’yi hem hüzünlendirir hem de gırgır damarını harekete geçirirdi. Veli Dede olanca neşesiyle,

‘’ Yaşşaa bee Tıkır!.. Ulen bir de okuryazar olsaydın var ya kesin Sovyet başkanı olurdun sen.’’ der, kerpice malasıyla bir çamur daha vururdu. Bu övgü ve gırgır arası bir düşünceyle adının lakabı gibi öyle bir “Tıııkkkııırrr!.. Tıııkkkııırrr!.. “gülerdi ki Tıkır Hasan kerpiçler bile titrerdi.

Kerpicin üstüne çamuru vurdukça alttaki kerpicin elleri, üsttekinin belinden kavrayarak sıkı sıkı bağlanmanın tadı ile yükseltiyorlardı geleceklerini. Veli Dede duvarını ördükçe kerpiçlerin de kader ağlarını örüyordu sanki. Duvarlar yükselip pencere ve kapı yerleri belirdikçe kerpiç evin de suratı görünmeye başlardı. Yüzü cemali Akçaköy’e merhaba dedikçe sıra, saçını saçağını taramaya gelirdi.

Gemiş Gediği’nden  Kücardı’ndan ardıç tomrukları getirilir; karşılıklı iki pardı ustasının elinden sıra sıra pardılar, çıkar duvar üstünde ki merteklere döşenirdi. Damda fare yuvalanmasın ve tabana toprak dökülmesin diye Çamurlama’dan kofalar kazılır, pardı üstüne serilir, kofa baş kaldırıp isyan etmesin diye de tepesine toprakla bastırılırdı. Yağmur yağdığında dam akmasın diye de Yarıköy yanlarından gerenk toprağı getirilir, dam üstüne serilir, yuğgu ile sıkıştırılarak kerpiç evin saçı saçağı taranmış olurdu.

Penceresi, kapısı, bacasıyla duvarları ak toprakla sıvanıp sanki gelinlik giydirilmiş gibi süslenen, ürkek ama bir o kadar da mutlu, heyecanından yüreği duracak bir gelin gibiydi kerpiç ev. Ev halkı ayağına basıp merhaba dediklerinde omuzlarındaki yükün ağırlığını hissederdi. Aile olmuşlar, sırdaş olmuşlardı. Bu yük hiç de hafif bir yük değildi onun için.

Düğünlerde, bayramlarda kapısını penceresini açar; güler yüzünü dosta düşmana gösterir; içerisinde yaşanan kavgada, gamda, tasada kapısını penceresini kapatır hane halkıyla yaşadığı hüzünlü duygularını dışarıya sır vermez, hüzünlerini duvar kovuklarında saklardı. Sırdaştı, dosttu, candı, kardeşti kerpiç evler.

Kim bilir, kaç geline kapı açtı; kaç çocuğu dünyaya getirip bağrına bastı, ev halkından kaçını kapısından sessiz hıçkırıklarla mezarlarına uğurladı?

Kim bilir, kaç kuşu saçağında yuvalandırıp yavrularını uçurttu; kaç börtü böceği avuçlarında saklayarak bu dünyanın yılanından, kurdundan, çakalından ve zalimlerin kılıcından dünyanın bitmek bilmez kötülüklerinden korudu?

Kimleri yazdı, kimleri çizdi duvarında sıvalı ak topraklı sayfalarına. Ah!.. Bir dili olsa da konuşsa duvar kovuğundaki hüzünlerin, saçağındaki kuş yuvalarının, tahta kapısının önündeki hasret eşiklerinin, penceresini yalayan sevda yellerinin.

Yaşanan cıvıl cıvıl bir hayatın içinden çıkıp böyle yapyalnız, metruk bir halde kalmanın zorluğunu içine gömmüştü. Aslında yalnız da değildi. Karşısındaki yer ev, yolun kenarındaki hanay ev de yalnızdı. Yanı başındaki evde de yalnız başına ihtiyarca bir nene oturmaktaydı. Ocağı tüter ışığı yanardı ama kendi gibi yaşattığı nenesinin de umudu kalmamıştı artık hayattan. Hüzünlüydü kerpiç evler, ama bir gün kapılarının açılacağı umuduyla güneşe, yağmura ve rutubete karşı kendilerini korumaya devam ediyorlardı.

Kerpiç evlerinin bacasından dumanlar tüterken, yıllar önce beyaz gelinliğinin içinde boynu bükük, gözyaşlarıyla evlerinin küçük tahta kapısından uçuvermişti Filiz kız. Yıllar sonra çocukluğunun ve gençliğinin yarım kalan mutluluklarını tatmak için, evlerinin hasret kokan gölgesine dönmüştü. Filiz, kerpiç evlerine yaklaştıkça hüzün ile sevinci bir arada yaşadığını hissetti kerpiç evin. Penceresine vuran güneş canlanmaya, kapısının asma kilidi sallanmaya başlamıştı. Kendisi de farklı bir duygu içinde değildi, yüzü gülümsüyor ama yüreği burkuluyordu. Yıllarca rahmetli nenesiyle oturup dertleştiği, kapı yanındaki taş sedire oturdu. Nenesini yanında hissetti ve ‘’ kızım, zaman gelecek bu kapılar kapanacak. Nereye gelin gidersen git, nerde olursan ol, unutma emi bu kapının kolunu, kurutma avlusundaki otunu.’’ deyişi canlanıverdi hayalinde. Komşu Süleyman dedenin ‘’ Kezban gelin, bir gün bu damlar göçecek, bu dut ağaçları kuruyacak, bizlerin bile bir ayağı çukurda toprak paçamızı tutmuş çeker durdur bağrına.’’ diyerek yaptığı komşu sohbetleri kulağında çınlayıverdi. Haklı olduklarını söylercesine saçağından bir taşı daha düşürüverdi kerpiç ev.

Nenesinin taş sedirinden kalkıp sallanan asma kilidi çevirip kapının kolunu tuttu ki, anasının ocaktaki kızartması, nenesinin kara dığandaki zerdalili eti, komşu Emine halanın katmeri, Sultan teyzenin bükmesi, Şındıllı Emine nenenin salçalı yumurtasının kokusu ciğerlerini dolduruverdi. Kokladı yutkundu, yutkundu kokladı açamadı kapıyı ve tekrar taşa oturdu. Gözlerinin buğusunu, baş dönmesinin geçmesini beklerken ‘’ Bizler dünyanın her neresinde olursak olalım, kulağımız hep bu komşu seslerinde, burnumuz hep bu kokularda olacak. Unutulduk sanmayın. Kapınızdan çıkan her yürek, bu asma kilidin ‘tıık’ sesinin verdiği köy özlemini gözyaşları ile söndürüyorlar. Unutulduk sanmayın sakın. Siz kapınızdan uçurduğunuz her yürekte yaşıyorsunuz’’ diye mırıldanarak kalktı. Göz yaşlarıyla beslediği hasretinin anahtarını son bir gayretle çevirerek, kilidi ‘tııkk’ sesiyle açıp, sevinçle kapı kolunu çevirdi. Ve yıllar önce hüzünle uçtuğu tahta kapıyı, gene hüzünle sonuna kadar araladı hasretliğin kokusu çıksın diye…

05 Mayıs 2020

İsmail DEMİRTAŞ

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir