Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Alevilik o denli zor açıklanabilir bir inanç ki, her kime sorsanız hep değişik yanıtlar alırsınız (10)

– Araştırmacı Yazar Sadık Erenler / S.Erenler@web.de 

Alevilerde  Kamil İnsan olma noktasında kabul gören Ali o denli yüceltildi ki, Hakk’a  en yakın insandı, hatta  Hakk’ın kendisiydi. Alevilik mitolojisindeki  ilk  insanların tapındıkları, Tanrı kabul ettikleri Ay ve Güneş’i yine kutsayıp  Ay Ali’ye, Gün Muhammed’e evrildi.

   Görüldüğü gibi, bütün ozanlarımız birbirlerinden etkilenerek Ali üzerine methiyeler, deyişler yazmışlardır. Bu söylenen nefeslerde Ali’nin İslam inancından bahsedilmez, ne namaz sözü geçer, ne cami ne oruç. Ozanlar için onun nasıl inandığı, neye inandığı değil, mazlum halklara yol göstermesi, onlar için kılıcını kuşanması önem arzeder. Onun inancını nasıl yaşadığıyla ilgilenmezler. Mazlum halkların kahramanlık gereksinimini, İslam Şeriatı için savaşan Ali, başka bir dona girerek karşılamaktadır. Evreni yaratan da odur, Ali’dir.

    Tanrının ruhunun herhangi bir bedene girdiğine inanmak ve evren ve insanla bütünleşmesi Alevilikteki Hulul inanışının bir göstergesidir. Ozanlarımız bu inanış doğrultusunda   Tanrılaştırılan insanın Ali olduğu fikrinde birleşirler. Ne der Ozan Kul Himmet der ki:

   Gafil kaldır gönlündeki gümanı

   Bu mülkün sahibi Ali değil mi?

   Yaratmıştır onsekizbin alemi

   Rızkını veren Ali değil mi?

   Görüldüğü gibi, Alevi Bektaşi inancının edebiyat ile bütünleşmesi, onun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Farkındaysanız; hiç bir ozanın hiçbir şiirinde, deyişinde, nefesinde Ali adı zikredilirken, onun baş kesmesi, kılıcı Zülfikarın 70 arşın uzaması, İslam Şeriatının en büyük en yılmaz cengaveri olması  konu edilmemektedir. Ali, bir halk kahramanıdır ve zalimin zulmüne karşı durduğu yer mazlumların yanıdır. Onlar için Ali yaratandır ve sonra diğer Alevi ulularında zuhur edendir.

  19. Yüzyılda Sivas Şarkışla bölgesinde yaşayan bir şair olan Derviş Ali de Alevilikteki Ali’yi anlatır nefeslerinde.

Men Ali’den Başka

Yeri göğü arşı kürsü yaradan
Men Ali’den başka Tanrı görmedim
Yaradub kulunun kısmetin veren
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Bin bir ismi vardır bir ismi Allah
Eğer inanmazsan hem vallah billah
Ademi görmüşüm elhamdülillah
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Cennet-i alanın altundur taşı
Her ne görür isen hikmettir işi
Yüz yiğirmi dört bin nebiler başı
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Ali gibi er gelmedi cihane
Ana da buldular dürlü bahane
Yedi kez uğradım ulu divane
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Derviş Ali’m bu ikrara belidir
Dilim söyler ama kendim delidir
Allah bir Muhammed Tanrı Ali’dir
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Derdim Muhammet’ten Derman Ali’den

Derdim Muhammet’ten derman Ali’den
Yanıyor yüreğim yara ne dersin
İnayet umarım Bektaş Veli’den
Yarama bir melhem ura ne dersin

Ali Muhammet’ten benim idrakım
Evlâdı Resul’e yok şüphe şekkim
Cümleden aşağı türabım hakim
Benim gibi günahkâra ne dersin

Ali Muhammet’tir Muhammet Ali
Sırr-ı Mürtaza’dır Bektaş-ı Veli
Sevdiği âşığa içirir dolu
Ali gibi Hûlaskâra ne dersin

Muhammet Ali’ye göz gönül kattım
Hicap perdesini aradan attım
Cemalin nurunu şahım seyrettim
Aşık oldum bu didara ne dersin

Derviş Ali’m aşk kitabın dinledim
İkrarım Ali’ye yoldaş eyledim
Cemalin şehrini seyran eyledim
Mısır gibi ulu şara ne dersin

Alevi-Bektaşi şiirleri antolojisi- İsmail Özmen

Alevi Ozanlar için o yolu sürdüren Hace Bektaş Veli de kutsallık bağında Ali’nin yeniden zuhurudur, sürdürenidir.  

17. Ozanı, Pir Sultan’ın öğrencisi Kul Himmet der ki:

   Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah

   İnkarım yoktur hem vallah hem billah

   Muhammed Ali yoluna Allah eyvallah

   Ben Ali’den gayri bir er görmedim.

Alevi ozanları Ali’ye böye bakıp böyle gördüklerinde bize daha fazla söz düşmez.

Ozanların deyişlerinde de gördüğümüz gibi Ali ile Muhammed birlikte anılmaktadırlar. Alevi bilgeler Ali’yi Alevi edip içlerine almışlardır. Aleviliğin İslam’ın içinde olduğu algısını da yaratmak için „Kırklar“ diye bir söylence yaratıp O’nun ayrılmaz bir parçası olan  İslam Peygamberi Muhammed‘i de  Kırklar söylencesinin bir figürü olarak göstermişlerdir. Güya Peygamberin rüyasında Allah’a doğru yaptığı Miraç yolculuğu  dönüşünde  bir  eve  girip  peygamberlikten azade edilip „halkının bir hizmetkarı“ olarak Kırklar Meclisine mihman olmuştur. Böylece kırkların içine girmiş ama, kırklardan biri değildir.  1501’de Kızılbaş Safevi Devleti’ni Kuran Şah İsmail de Şah Hatayi mahlası ile yazdığı miraçlamada Muhammed‘i de Kırkların içine alarak Aleviliği İslam ile ilişkisini kurmaya  çalışmıştır. Ali ile Muhammed‘in ayrılmaz bir parça olarak birlikte anılması, hatta bir nurdan varoluşları da menkibelerde yer almaktadır. 7. yüzyıldan itibaren şiddetten başka birşey bilmeyen İslam  ordularının her gittiği bölgeleri işgal edip kana gözyaşına boğduğunu bilmekteyiz. Bu bağlamda o coğrafyalar İslam’dan yaka silkmişlerdir. 8. ve 9. yüzyılda İslam halifeliğine karşı yine İslami renkte olan  İbn Zübeyr, Tevvabun Hareketi, Hucr bin Adiyy Hareketi, Muhtar el Sakafi Hareketi ve sonrasında Ebu Müslim, Babek ve Karmati ayaklanmaları o bölge insanına umut olmuşsa da uzun ömürlü olmamışlardır. Bilindiği gibi Ebu Müslim, Ehlibey adına halkı ayaklandırıp Emevi hanedanlığına son vermiş, yerine gelen Abbasiler tarafından da haince katledilmiştir. Abbasilerin de Emevilerden farklı olmadığı  anlaşılınca irili ufaklı halk hareketleri boy vermiş ama pek kalıcı olmamışlardır.

Tarikatlar İslam renginde ama İslama aykırı, Tanrı sevgisini önceliyen tasavvufi bir yapıyla ortaya çıkmış, 7.yüzyıldan itibaren eşitlik, adalet, özgürlük parolalarını kullanan mazlumiyet karinesi  ve insanlara sıcak yaklaşımlarıyla halklarda heyecan yaratmışlardır.  Genellikle Şii renkli tarikatlar Ali ve torunlarını baş üstünde tutmaya özen göstermişlerdir. Ortadoğu coğrafyası halkları  İslamın baskıcı  yapısından, Ali’nin ezilenlerin yanında olup mazlumların önderi olma sürecine evrildiğini algıladıklarında yeni anlayışın  kendilerine daha uygun olduğu kanaatına varmışlardır. Kendilerine umut olacak bir kahraman lazımdır zaten. Sebeiyye ve Galiyye gibi tarikatların da Ali’yi tarihsel kişiliğinden arındırıp ilahi bir mertebeye yükseltmesine sıcak bakmışlardır. En azından İslam’ın içinden çıkıp kendilerine umut olan başat bir figür vardır. Ona dört elle sarılırlar. İslam bu kez Ali ile onlara bakmaktadır. Ali’nin de bir öğreteni vardır, o da İslam Peygamberi Muhammed’dir. Ali onun yolundan gittiğine gore ona da bir mertebe vermek gerekmektedir. Bu süreç göz önüne alınarak Muhammed Ali  ile özdeşleştirilir, bir edilir. Horasan ve diğer bölgelerde kurulan tasavvufi tarikatlarda hep Ali öne çıkarılmış, sürdürülen yol ona bağlanmıştır. Muhammed’in adı ancak Ali’den medet umanların onun nasıl bir tarihsel süreçten geçip mazlumların umudu olmasıyla bağlantılıdır. Çünkü; Ali’de görülen ilahi cüz ancak onu eğitenle ilişkili olabilir, o eğiten de İslam Peygamberi  Muhammed’dir. O da o zaman Ali kadar değerli, onun kadar kutsaldır. Tarikatların bu bakış açısından yola çıkarak Muhammed’e de bir methiye düzmek düşüncesi doğar. Onun hangi makama oturacağı Ali’nin de konumuyla ilgilidir. Ali, İlah olduğuna göre en üst mertebede o vardır, ondan yukarısı  da yokturdur. O halde Muhammed’i ne yapmalı? Muhammed’i Ali’nin alt mertebesine de indiremezsiniz, çünkü Ali’yi eğiten odur. O zaman ona da bir yer açmak gerektiği doğmuş ve Ali ile Muhammed’i aynı mertebede görmek için, ikisinin de bir „Nur’un parçası olduğu düşüncesi doğmuş ve ozanların deyişlerinde ikisinin adı aynı  dizede geçmeye başlamış. Bu gelenek  Anadolu coğrafyasında  Alevi  ozanları tarafından benimsenip dile gelmeye başlamıştır. Onlar için Ali Muhammed, Muhammed de Ali’dir. Hakk, Ali ile Muhammed’i kendi nurundan yaratmıştır.

Ozanların „Ali Muhammed’dir Muhammed Ali“, „Ali ile Muhammed’in Aşkına“,  Allah bir Muhammed Ali sözleri de bu düşüncenin dile gelişidir.

İsmet Zeki Eyüpoğlu, “Alevilik Sünnilik, İslam Düşüncesi,” adlı eserinde Ozanların nefeslerindeki öze bakarak gördüğü, anladığı şudur: “Ali bütün varlıkların özüdür, yaratıcısıdır, Tanrı’ya yükletilen, onda varsayılan bütün nitelikler, yetenekler, yetiler, güçler Ali’de vardır. Ali Tanrı’nın kendisidir. Evreni yaratan da, insanı koruyacak olan da gene Ali’dir. Ali’nin dışında başka bir yüce varlık, görünen güç yoktur.

   Şu gerçeği de görmek gerekiyor. 12 yaşında kendini korumaya alan, hamisi olan Muhammed’e karşı çıkması düşünülemeyeceği gibi, peygamber olan amcazadesinin her emrini eksiksiz yerine getirmiş, inandığı din uğruna dinin ve kitabının emrettiklerini yaşamında uygulamış birisi olarak Ali, Anadolu Alevi-Bektaşileri için kutsal bir kişiliğe büründürülüp baştacı edilmiştir. Ortadoğu’dan  Moğolların işgali ve Sünni İslam’ın  baskılarından kurtulmak, daha özgürce bir yaşam sürmek sevdasıyla akın akın Anadolu’ya gelen batıni felsefenin yayıcıları Kalenderiler, Haydariler, İsmaililer ve Vefailer Ehlibeyt sevgisiyle, Ali coşkusuyla dolu yüreklerini gezdikleri her yerde anlata gelmişlerdir.

   Alevilik, elinde zülfikar kılıcı olup kendi gibi inanmayan birinin kellesini götüren bir Ali’den yana değildir. Alevilerin Ali’si, mazlumun yanında olan, haksızlığın karşısında duran, zalimin zulmüne dur diyen bir Ali’dir. 13. Yüzyıldan itibaren nefeslerde, deyişlerde adı zikredilen Ali böyle bir Ali’dir. Hiç bir Alevi Ozanı, Ali’nin elinde kılıçla başlar uçurduğunu yazmaz. Onun İlahi bir kutsallığı olduğunu, hatta Evren’in yaratıcısının da Ali olduğunu deyişlerinde işler. Bazı yöreler de Ali’nin hulul eden Tanrı olduğunu savunur. Hiristiyanlık’taki  “Ana – Oğul – Kutsal Ruh”  üçlemesi Alevilik’teki “Hakk – Evren – İnsan” üçlemesine, zaman içinde de “Allah- Muhammed- Ali” üçlemesine dönüşerek kendi  öz inanç kimliğini gizlemiş olur. Üçlemenin tek bir varlık olduğu kabul görüp Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Mevcut anlayışı tartışılmaz bir inanç merkezine oturtulup zikredilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir