Erdal Erzincan’ın “Alevilerin İbadet Dili Türkçedir” Sözleri Tartışma Yarattı
⌈Haber Merkezi⌉ Alevi müziğinin önde gelen isimlerinden Erdal Erzincan’ın X hesabında yaptığı paylaşım, Alevi toplumu içinde geniş tartışmalara yol açtı. Erzincan’ın “Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçedir” sözleri, özellikle “Alevilerin ibadet dili Türkçedir” ifadesi nedeniyle yoğun biçimde eleştirildi.
Eleştirilerde, Aleviliğin tek bir etnik toplumsal kesimin inancı olmadığı; bu nedenle Alevi toplumu içinde farklı dilleri konuşan ve ağırlıklı olarak kendi ana dilleriyle ibadet eden toplulukların bulunduğu vurgulandı. Bu çeşitlilik, Alevi inancının tarihsel olarak farklı halklar arasında yeşermiş evrensel bir yol olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Katlanarak devam eden bu tartışmaya ilişkin açıklama yapan çok sayıda sanatçı, yazar, Alevi kurum yöneticisi, dede ve ana; bu tartışmanın Erdal Erzincan’a karşı bir linç kampanyasına dönüşmemesi için uyarıda bulundu. Erdal Erzincan’a destek verenler ise cemlerdeki deyişlerin Türkçe söylendiğini ve yol hizmetlerinin tarihsel olarak büyük ölçüde Türkçe yürütüldüğünü hatırlatarak Erdal Erzincan’ın bu gerçeğe vurgu yaptığını belirttiler.
Tartışma, Erdal Erzincan’ın şu sözleri üzerine başladı: “Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçedir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor.
“İbadet dili derken; Aleviler, cemlerinde bağlama eşliğinde söyledikleri deyişlerde Türkçeyi kullanıyorlar. Bu halkın kendi tercihi; benim kişisel görüşüm değil. Sözlerimin farklı şekilde yorumlanmasını istemem.”
Bu tartışma, Alevi yol erkânındaki dil meselesini yeniden gündeme taşırken, Alevi toplumunun farklı coğrafyalardaki kültürel ve inançsal mirasının önemini de hatırlattı. Aşağıda tartışmaya katılan sanatçı, dede ve yazarların görüşleri, kendi yazılarındaki biçimiyle ve hiçbir çıkarma yapılmadan sunulmaktadır.
Hasan Sağlam : “Dil-Hal-Yol”
“Reflexivity“ hem felsefi hem sosyolojik manada olan bu kelime “Düşünümsellik “olarak çevrilmiştir. (Latince, eğme bükme manasındadır) Bence; Alevi terminolojisine “Rızalık” olarak denk düşer.
Çok kısa haliyle ve örneği ile şudur; Sebep ve sonuç ilişkisi üzerinden kişinin düşüncelerini veya araştırmalarını hatta sanatını sunarken, senin ona o hakkı verme sürecidir. Aslında Alevi inancında çok derin ve köklü biçimde vardır. Örnek olarak vereyim. Pirler “cem” tutarken önce bütün canlardan “rızalık” isterler. Bu tamda felsefi olarak buna denk gelir. Buna “düşünümsellik” denir.
Maalesef bu işleyiş hani sözüm ona “kadim gelenek” diyor ya; bu yapılmadan nefeslerin, beyitlerin içine inancın duygusal temasını çoğaltmak için mikrofonda sadece “Ali-Ali” diyerek “canlara” müzik adı altında sunulmuş ancak sonuca bakmadan parasal bedeli alınmış ve gidilmiştir. Sadece müzik sanatçıları değil, yazarım araştırmacıyım diyen herkes için geçerli bu.
Aleviler de ‘hozan’larına (Kürtçede ‘kendini bilen’) sanatçılarına, zakirlerine, yazarlarına, konuşmacılarına bu yönlü hiç eleştirel bakmamıştır. Zira yol erenleri kendini bilen aşıklardır düşüncesi ile incitmemişler veya kıyamamışlar. Fakat gel gelelim öyle değil işte.
Sorun dil olunca kafası tası ile kum dolu bir takım zihniyette sözde sanatçılar var. Burada sanatçı aydın mıdır, değil midir ile beraber Alevi sanatçının aydın olma zorunluluğu kaçınılmaz biçimde anlaşılmalıdır.
En büyük sorunlardan bir tanesi şu şöhret makamında olanlar ki Alevilikte yeri yok: “Şöhret kalasını kökünden yıktım, o ahtı peymanım çok evvel oldu.” (Davut Sulari)
Fakat günün moda tabiri ile bu şöhretin verdiği şımarıklık ile sahneye çıkıp kulisten geri kaçanların “ne söylesem kabuldür” hoyratlığıdır.
72 milleti boş ver, 18 bin alemden bahseden Noksani’ ye bir kulak ver. Dil insanların icat ettiği bir şeydir. Tanrı veya Allah veya Gott veya ne isimle tapıyorsanız; hiçbiri kendisine tapanları veya inananları dillerle ölçmez, hareketlerine davranışlarına bakarlar.
Bazı diller artık dejenere olmuştur, örnek olarak İngilizce, Almanca, Fransızca ve Türkçe, Arapça gibi, bunlar savaş dilidir. Bunlarda Arapça hariç her biri başka dilde Tanrılarına yakarırlar. Bütün varoluşları savaşlar üzerinden devam ediyor.
Bazı diller ender olarak kendi inancını dilleri ile yakarışa getiriler. Kırmancki-Zazaki, İbranice, Arapça gibi birkaç dildir. Eğer “hal dilini” bilen olsa, çocuk nota kitabını 23 nisanda Mustafa Kemal’e armağanla çıkarmazdı.
Dil ile ilgili başımıza gelmeyen kalmadı ve yıllardır sürgünlerdeyiz, biri sesini çıkarmadı, sahneden “Türkçülüklerini” başımıza vura vura gittiler.
Bir Beethoven ve Goethe hikayesi ile bitireyim:
Beethoven ve Goethe Viyana sokaklarında dolaşırken Kraliçenin gezdiğini görürler ve Goethe eğilir selamlamak için, Beethoven ‘ne yapıyorsun?’ der. O da ‘kraliçeyi selamlıyorum’ der. Beethoven ‘bir sanatçı Kraliçeye, Krala eğilmez, bir sanatçı yalnız halka eğilir!’ der.
Erdal Erzincan da bu noktaya dikkat çekmek istemiştir. Onun vurguladığı mesele, cemlerde ibadet dili olarak Türkçenin tercih edilmesinin halkın ortak pratiği olmasıdır. Deyişler, nefesler, gülbenkler çoğunlukla Türkçe söylenmiştir. Fakat bu, başka dilleri yok saymak anlamına gelmez. Tam aksine Alevilik, Zazaca, Kürtçe, Türkçe ve diğer tüm dillerle yaşanabilen evrensel bir inançtır.
Ne yazık ki, Erdal Erzincan’ın bu açıklaması bazı kişilerce yanlış anlaşılmıştır. Unutulmamalıdır ki Erdal Erzincan, yıllardır Alevi toplumuna hizmet eden, bağlama ve deyişler aracılığıyla özellikle gençlerimize bu inancı tanıtan, Aleviliğin özünü sanat yoluyla aktaran önemli bir isimdir. Onun amacı kimseyi dışlamak değil, Alevi inancının diller üstü olduğunu hatırlatmaktır.
Bu sebeple sözlerini doğru okumak gerekir: Alevilik, milliyetlere sıkışmayan, halkların kardeşliğini savunan, insanı merkezine koyan kadim bir inançtır. İbadet dili farklı olsa da, özü itibarıyla ikrarı, yolu, hakikati aynıdır, tektir.
Aşk ile
Mikail Aslan: “İbadet Dilimiz Türkçe Değil”
Sanatçı Mikail Aslan, Erdal Erzincan’ın “Aleviliğin ibadet dili Türkçedir” sözlerine sert tepki gösterdi. Aslan, açıklamasında Zazaca ve Kürtçe’nin Alevi ibadetlerindeki rolünü vurguladı, asimilasyon politikalarına dikkat çekti.
“Annem Türkçe Bilmiyor, İbadetini Zazaca Yapıyor”
“İbadet dilimiz Türkçe değildir. Annem Türkçe bilmiyor ve ibadetini Kirmancca/Zazaca yapıyor. İbadet dilinin kısmen Türkçeleşmesi, Cumhuriyet sonrasındaki asimilasyon politikalarıyla gerçekleşen bir durumdur. Onlarca beyitini söylediğiniz Davut Sulari’nin ibadet dilini merak edenler, kayıtları açıp dinlesin.”
“Türkçe, Köyümüze Askerlerden Geldi”
“Yedi yaşıma kadar köyümde günlük yaşamda Türkçe yoktu. Türkçeyi köyümüze gelen askerlerden veya devrimcilerden duyardık. Esê halamız Türkçeye ‘zonê nizamo’ (askerlerin dili) derdi. Şimdi biri gelip Esê halama ‘ibadet dilin Türkçedir’ dese, halamın ona hangi küfrü edeceğini biliyorum!”
“Vicdanını Yitirmiş Aydınlar”
“Bu coğrafyanın aydını ve sanatçısı vicdanı çok evvel yitirdi. Yakın zamanda bir Alevi sanatçısı da soykırımcı Talat Paşa’yı kahraman ilan etmedi mi? Dünya böyle bir yer; herkes tarafından tekrarlanan yalan, bir gün gerçek olur.”
“Yedi Ulu Ozan Kararı Kime Ait?”
“Davut Sulari’nin onlarca beyitini söyleyenler şimdi dönüp ‘siz yoksunuz’ diyorlar. ‘Yedi Ulu Ozan’ kararını kim verdi? Neden hepsi Türklerden seçildi? Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların, cümle Alevilerin ozanları niye ‘ulu’ değil?”
“Sanat doğruya, güzele, iyiye yazgılıdır; yalana, yanlışa, inkâra değil!”
Haşim Arslan: “Yol’un Dili”
Ağuçan ocağının yol erenlerinin bir mihmandar kervanı, Adıyaman’ın Çelikhan (Güneydoğu Torosları’nın tepesindedir) ilçesine vardığında durur ve konaklar. Sonraları yerleşir ve oralı olurlar. Oralı olunan yer bizim oradır. Bizimdir, bizdendir, tıpkı onlar gibi… İlçenin Zerban kasabasından, bölgede bulunan Kızılbaş Kawi aşiretine yol rehberliğine hazırlananlar içerisinde bir cevher vardır ki; bölgenin insanı sadece Kurmancî bildiği için Zazaca olarak hatmettiği öğretisini anlatabilmek için Kurmancî öğrenir. Girdiği her eve bir önceki evde kendisine verilmiş gömleği bırakır, yeni evde de gömlek/kazak ne verildiyse onu giyer ve böylece taliplerini bir bir gezermiş. Dünya malını elinin tersiyle itmiş ve evi olarak taliplerinin yuvasını kendi yuvası sayan bu yol eri zamanla çok sevilir. Halktan olur, halk olur. Don değiştirme vakti gelip hakka yürüdüğünde ise; köylüler onu bağrına basar, ocağa teslim etmez ve gökleri ile başları arasında bir yere sırlarlar (bölgenin en yüksek tepesine).
Her bahar yeli estiğinde Apê Aziz’in badem ağaçlarıyla bezeli türbesinden bir esinti yükselir Hînot köylerine. Bir güven okşaması, bir huzur fısıltısı…
Bu yaşanmışlığın devamı var elbette. Ama burada vurgulamak istediğim mesele, cemimize gelen bizim dilimizle konuşursa, kalbimize dokunur, yolumuz olur, yoldaşımız olur, rayberimiz (rehber) olur.
Sevgili Erdal, ruhuyla, emeğiyle ve duygusuyla bu yola hizmet eden bir yol emektarıdır. O bir sanatçı olmakla yetinmedi; Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşulan, hizmet yürütülen, deyiş okunan, mersiye seslendirilen köylere mihman oldu. Sözlü kitabımız, kutsalımız olan bağlamayı çocuk parmaklarla buluşturdu ve yeniden can verdi. Bu ve buna benzer tonlarca emeğiyle; o sadece bir sanatçı değil, bir yol emektarıdır demek abartı olmayacaktır.
Son “mesajında” bir noksanlık elbette ki vardır. Yazıya sığdıramayacağı sadece notaları değil, düşünceleridir de. Dili sürçen bir yol eri (ana/dede) veya yanlış notaya dokunan bir zakirin parmağını nasıl mazur görüyorsak, ona da bu hassasiyetle yaklaşalım. Sevgili Erdal’ı patosa kaptırdığı Do parmağından, arşınladığı Dersim köylerinden, uykusuz kaldığı Erzurum gecelerinden, Sivas Kürt Alevilerinin yaşamış olduğu Koçgiri Katliamı’nı anlatan Arıx ağıdına tekrar ruh vermesinden tanıyoruz. İncinen ruhumuzu saracağına emin olabilirsiniz. Kusuru örtmek ise; tüm erdemli Alevilerin şaşmaz ilkesi olmalıdır.
Bu vesileyle; Azerice, Ermenice, Arapça, Farsça, Bulgarca ve Arnavutça inançlarını yaşatan tüm Alevi/Bektaşi/Kızılbaş’lara bir selam gönderiyor ve yazıya Kürtçe bir deyişin dizeleriyle son veriyorum.
Demmê demmê demmê
Çi xweş e demmê
Werin hev ra bigirin
He mesk û sem ê
(Dem dem dem
Ne güzeldir dem
Gelin birlik tutalım
Meşk ile semayı)
Aşk ile…
Aşır Özek: “Linç Kültürü ve Toplumsal Tartışma Üzerine”
”Üstadımız, canımız ve değerli yol arkadaşımız Erdal Erzincan’ın “Anadil ve İbadet” konusundaki açıklaması, kamuoyunda geniş yankı uyandırmış ve ne yazık ki yanlış anlaşılmalara yol açmıştır.
Alevilik, milletler üstü bir kültür ve yaşam biçimi olup, özünde ibadet anlayışına değil; görgü, sorgu, özünü dara çekme, muhabbet ve toplumsal dayanışmaya dayalıdır. Cem meydanlarında amaç, ham ile hası ayırmak, müşkülleri çözmek, varsa düşkünlere gereken sitemleri yüklemek ve gönülleri birlemektir. Bu kültür, farklı coğrafyalarda ve farklı dillerde hâla yaşanabilmektedir.
Tarih boyunca Alevilere yönelik savaş, istila, katliam ve asimilasyon politikaları yürütülmüş; günümüzde ise tekçi yaklaşımların baskısıyla bu değerler yeniden tehdit altına girmiştir.
Bu bağlamda, Erdal Erzincan’ın açıklamalarının linç kültürüne malzeme edilmesi, sanat ve sanatçıyı hedef alan zihniyetin ekmeğine yağ sürmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Ülkemizin 85-90 milyonluk nüfusu içinde bir Erdal Erzincan vardır ve böylesi sanatçılar kolay yetişmemektedir. Bu nedenle, değerli üstadımızın ve hiç kimsenin düşüncelerini linç etmek yerine, saygı çerçevesinde tartışmak toplumsal olgunluğun bir gereğidir.
Tüm canları ve dostları, barış ve kardeşlik türkülerini hep birlikte söyleyeceğimiz güzel günler adına sağduyuya davet ediyor ve cümlenize aşk-ı niyaz ediyorum.
Şükrü Yıldız: “ Alevilik, Dil ve Erdem”
Geçmiş zaman, sanırsam 2015’di, Elif Ana‘yı anma etkinliği vardı. Biz de oradan yayın yapıyorduk. Bir gece de Elif Ana’nın huzurunda bir muhabbet yapmıştık. Akşam olunca Elif Ana’nın rahmetli oğlu Kak Mamad bizi evine davet etti. Biz de “İşlerimizi bitirir, geliriz” dedik. Etkinliğe katılan sanatçılar bizden önce gidip muhabbet sofrasını kurmuşlardı. Biz geldiğimizde hararetli bir şekilde Gani Pekşen ile Ali Sizer tartışıyorlardı. “Hayrola” dedik!
Gani Pekşen, Kürtçe deyiş ve nefeslerin olmadığını söylüyordu. Alevilerin Kürtçe deyişlerinin ve nefeslerinin olmadığı, bunların Türkçe‘den çevrilerek okunduğu iddia ediyordu. Ayrıca Gani bu tercüme işinin deyiş ve nefeslerin özüne zarar verdiği söylüyordu. Ali Sizer, kendisinin kayda aldığı deyiş ve neseflerden bahsediyordu. Ali Ege’de bir etkinliğe çağrıldığını bu etkinlikte Kürtçe deyiş okuduğu için Gani’lerin o zamanda kendisini hoş karşılamadığını belirtiyordu. Bu konuda ne düşündüğüm sorulunca söyledim. Her zaman tercümeler, ister şiirde olsun ister yazıda olsun, ilk örneğiyle aynı olamaz, aynı duyguyu veremez. Eğer bir deyiş nefes Türkçe’den Kürtçeye tercüme edilerek okutuluyorsa bunun orijinali gibi iyi olamayacağını düşündüğümü söyledim. “Lakin Kürtçeden deyiş ve nefeslerin de Türkçeye çevrilerek okutulması da aynı tadı vermez.” demiştim. Bu konuda özellikle bu coğrafyadaki halkların kültürel değerlerinin nasıl talan edildiğini notlamıştım.
Eklemiştim, 2000 yılından bu yana, Alevilerin yaşadığı coğrafyanın hemen her yerini gezdim ve birçok derleme yaptım. Bizdeki kayıtların %30’unun Kürtçe derleme olduğunu söyledim. Bunun üzerine Gani, Muharrem Temiz’i aramıştı. Muharrem’e dedi ki: “Şükrü, bizim burada derlediğimiz deyiş ve nefeslerin %30’u Kürtçe. Sen ne diyorsun?” Muharrem Temiz‘de Gani’yi destekliyerek kendi babası Seyit Meftuni’nin hep Türkçe deyişler okuduğunu, nefesler okuduğunu ama taliplerinin Kürt olmasından dolayı kendisinin de üç beş tane Kürtçe deyiş ve nefesi olduğunu söylemişti.
Talipler Kürt olduğu için kendisi Kürtçe deyişler ve nefesler seslendirmiş! Kürtçe mi öğrenmiş! Bilmiyoruz detayı. Şimdi Seyit Meftuni’nin Türkçe okuduğunu herkes duydu. Ama Kürtçe söylediğini hâlâ duyanımız yok. Bu, Seyit Meftuni’nin Kürtçe deyiş ve nefes okumadığı anlamına gelmez. Biz görmüyoruz diye ya da biz duymadık diye o yok olmaz. Davut Sulari, Kantarma Dedeleri, Adıyaman ereneleri bunun gibi birçok örnek verebiliriz. Özellikle İttihatçı Türkçülük anlayışı ve onun arkasından gelen Cumhuriyet’in kurucularının Türkçü, İslamcı ve tekçi zihniyeti, bu topraklardaki birçok kültürel değeri ortadan kaldırdığı gibi büyük bir baskı unsuru olarak da insanların tepelerinde durdu. Kendisinden olmayan her şeye düşman oldu.
Ermenileri neredeyse sıfırladılar. Rumları, Asurileri sürgünlere yolladılar. Alevileri bitirmek için katliam üstüne katliam organize ettiler. Arap topluluklarını aşağıladılar, kimlikleri ve inançları ile oynamaya devam ediyorlar. Son dönemde Kürt düşmanlığıda her kesimin ortak düşmanını haline getirilmiş durumda. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt olup Kürtçe konuşamayan milyonlarca insan var. İnsanları konuştukları günlük dilden uzaklaştıranların, büyük bir zorluk içerisinde yaşayan Aleviler üzerinde nasıl bir baskı uyguladığını tekrar tekrar gözden geçirmek gerekiyor.
Ve bu topraklarda Kürt Aleviler, hem ulusal kimliklerinden hemde inanç kimliklerinden dolayı saldırılara maruz kaldılar. Tek bedende iki kimlik taşımanın acısını yaşıyorlar. Özcesi Kürt Alevileri büyük bir fedakarlık ile bugüne gelebildiler. Bitmediler. Bitiremediler…
Özür dileriz, bitmedik!
2010’ların başları yılbaşı çekimi için Adıyaman’ın bir Alevi köyüne gitmiştik. Muhteşem bir dağ silsilesinin zirvesinde gizli bir hazine gibiydi. Küçük bir köy evinde çekimler yaptık. Iki odası vardı. Girişte tam karşıda bir ocak vardı. Takalar içinde çıralar halen duruyordu. Birinci oda buydu. Çekim mekanı olarak seçtik. İkinci oda girişin hemen solundaydı. Hüseyin Kelleci ve Nevin’i o odaya gönderdik. Hava soğuk, kar, fırtına vardı. Biz o ocağın olduğu yerde çekim yapacağımız için onların içeri geçmesini istedik.
Kelleci Tokat, Hubyarlı, Nevin Edirneli. İkisi de Kürtçe bilmiyor. Neyse çekim bitti. Hüseyin Kelleci dışarı çıktı ve dedi ki: “Ya, o nasıl bir şeydi? Amca tek kelime Türkçe bilmiyor. Biz tek kelime Kürtçe bilmiyoruz. Kendi derdimizi anlatabilmek için çok uğraştık. El kol işartleri ile anlaştık.” Böyle bir köyde yaşayan Alevi topluluğunun, Alevi köylüsünün, Alevi insanlarının ibadet dilinin, inancının başka bir dille olması mümkün olabilir mi? Arapça Kuran okur gibi anlamadıkları, bilmedikleri bir dilde ibadet mi yapıyorlar! Yada yapsınlar mı?
Şu gerçekliği her zaman görebiliriz. Adıyaman’a gittiğiniz zaman şehir merkezindeki Cemevlerine gidersiniz. Cemevlerine gittiğinizde oradaki muhabbetlerin, Cemlerin Türkçe; deyiş ve nefeslerin Türkçe olduğunu, arada bir Kürtçe de nefes ve deyişlerin okunduğunu görürsünüz. Ama sizi içlerine kabul edip, sizi evlerindeki cemlerinde misafir ettiklerinde, kendi muhabbetlerini, kendi semahlarını, kendi Cemlerini hiçbir sansüre maruz kalmaksızın yaptıklarıda Kürtçeden başka herhangi bir dilin kullanılmadığına şahit olursunuz. Tek bir deyişin, nesfesin Türkçe olmadığı saatlerce süren Kürtçeden başka dilin kullanıllmadığı Cem ve muhabbetlere bizzat şahit olmuşumdur. Olmuşuzdur.
Bir cemde izin istedik, „Dikarîn bi kamerayê bigirin?“ (kamera ile çekebilirmiyiz) diye. Olur dediler. Büyük bölümünü çektik. Uzun süren bir aşk haliydi. Dumanın tüttüğü, ocağın ateşini ruhumuza işlediği bir cemdi. Bir ara dediler “Çi xelat ji bo me anîyê?” (Bize ne hediye getirdin?) Elimizde küçük bir hediye getirmiştik. Onuda muhabbet öncesi kendilerine bırakmıştık. „Xelata me ji bo malbatê hiştin.“ (Hediyemizi bıraktık ev halkına) dedim. „Ew ne ye“ (O değil) dediler. Eklediler; „Xelat cemalê we ye, û dêrs û nefesên we yên pîroz in.“ (Hediye cemalinizdir, deyiş ve nefesinizdir. Cemo’ya (Cemo Doğan) döndük. Cemo iki tane Türkçe deyiş okudu. O gün orada duyulan tek Türkçe ses Cemo’nun okuduğu o iki deyişdi.
Kısacası; Alevi coğrafyası dediğimiz coğrafya; Hindistan’dan, İran’dan, Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Türkiye’den, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Balkanları aşıp, ta Macaristan’a kadar yolculuğu olan bir inanıştır. Farklı donlardan, farklı yollardan aynı ışığın peşinden gitmiştir. Arnavutluk’a gittiğinizde Arnavutça nefesleri dinlersiniz. Kürt coğrafyasına gittiğinizde Kürtçesini, Arap Alevilerine gittiğinizde Arapçasını dinlersiniz ya da Arapça konuşulduğunu görürsünüz.
Türkçülük üzerinden, Türk ulusalaşması üzerinden bir okuma yapmak doğru değildir. Bu “Türk, Kürt, Arap yoktur. Ayrımız gayrımız yoktur hepimiz Türküz” saçmalığına bizi kurban etmektir. Kaldı ki, ne Türk uluslaşma mantığı içerisinde, nede ilkel Kürt uluslaşma mantığı içerisinde Alevilere yer yoktur. Kimsenin kendisini bir yere yamalaması gerekmiyor. Geleceği yoktur. Suriye örneği gözümüzün önünde halen duruyor.
İşte tam da bu noktada, mesele kişisel beyanlara geldiğinde şunu unutmamak gerekir: Herkesin kendine özgü fikirleri vardır ve olmalıdır da. Ancak bu fikirler, kişinin sahip olduğu bilgi birikimiyle sınırlıdır. Bir insanın herhangi bir konuda dile getirdiği görüş, onun o güne kadar edindiği bilgiler, yaşadığı çevre ve kurduğu ilişkiler sonucunda ulaştığı bir değerlendirmedir. Bu nedenle, bugün Erdal Erzincan’ın kullandığı ifadeler de aslında onun aldığı eğitimlerin, yetiştiği ortamın ve hayat tecrübelerinin bir yansımasıdır. Bu durum, onun için bir zaaf da olabilir, bir artı değer de…
İlerleyen dönemlerde demokratik bir ortamın güçlendiği ve Alevilerin kendini güvende hissettiği bir Türkiye’de bu tür tartışmalar çok daha sağlıklı zeminde yürütülebilir. Böyle bir ortamda, konunun akademisyenler öncülüğünde tartışılması ise daha mantıklı olur ve doğru sonuçlara ulaşmamıza önemli ölçüde katkı sağlar.
O anlamıyla, son dönemlerde geliştirilen bu tartışmaların daha makul bir dil üzerinden yürütülmesi ve herkesin argümanlarını doğru bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir. Aksi hâlde, hakaret, saldırganlık ve linç üzerinden; hele ki kendi içimize dönük parçalanmayı derinleştirecek bir üslup üzerinden bu tartışmaları sürdürmek, Alevilere ve Alevi hareketine büyük bir haksızlık olur. Bu yalnızca bir saldırı değil, aynı zamanda siyaseten Alevilerin parçalanmasını isteyen çevrelere hizmet etmek anlamına gelir. Böyle bir dil ve yaklaşım, özellikle iktidar cephesi üzerinden yürütülen; Alevileri devletin bir parçası, hatta devletin işlediği suçların ortağı hâline getirmeyi amaçlayan siyasetin değirmenine su taşımak olur.
Bunun iyi niyetle yapılmış olması ya da doğru bildiklerimiz üzerinden dile getirilmiş olması, bizim de bir refleksle karşılık verdiğimiz gerçeğini değiştirmez. Bizim söylediklerimiz de bildiklerimiz ve gördüklerimiz kadardır. Bu nedenle sürecin daha olgunlukla karşılanması gerekir. Tartışmaların da olgun bir şekilde yürütülmesi önemlidir. Biz, onun söylediklerinin doğru olmadığını kendi argümanlarımızla ortaya koyabiliriz; o da kendi argümanlarını dile getirebilir. Bundan gocunmamak, aksine bunu bir bilgi birikimi, yeni bir deneyim ve yeni bir tartışma fırsatı olarak görmek gerekir. Aksi hâlde, Alevilerin birbiriyle çatıştırılması, kavga ettirilmesi ve özellikle bazı provokatörlerin yaptığı gibi Kürt siyasetiyle Alevilerin karşı karşıya getirilmesi gibi tehlikeli bir sürecin parçası hâline geliriz. Bu da Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verir.
Dolayısıyla, iyi niyetle ya da başka bir gerekçeyle dile getirilmiş olsa bile bu tür durumların dışında kalmak bizim sorumluluğumuzdur. Unutulmamalıdır ki insanlar hatalarıyla insandır; hiç hata yapmayan yalnızca Tanrı’dır. Herkesin hata yapma, yanılma hakkı vardır. Önemli olan yanlışın düzeltilmesi ve bunun fark edilmesidir. İşte bu da erdemlilikle ilgilidir. O erdemlilik ise doğrudan Alevi inancıyla ilişkilidir. Alevi inancının töre ve geleneklerine ne kadar yakınsak, o ölçüde bu erdemliliğe de sahip olduğumuzu göstermiş oluruz.
Aleviliğin dili, inancı ve erdem anlayışı yüzyıllar boyunca baskılara, asimilasyonlara ve katliamlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Bugün yürütülen tartışmalar da bu tarihsel sürecin bir devamı niteliğindedir. Önemli olan, bu tartışmaları linç kültürüne, iç çatışmalara ve iktidarın bölücü siyasetine malzeme etmeden, olgunlukla ve bilgiyle sürdürmektir. Her birimizin sözleri kendi birikimimizin ürünüdür; bu nedenle farklı görüşlere tahammül etmek, hatalardan öğrenmek, yanlışları düzeltmek Alevi erdeminin özüdür.
Alevilik, yalnızca bir inanç değil; aynı zamanda hakikati arama, hatadan dönme, insana değer verme yoludur. Bugün bize düşen görev, bu yolu terk etmeden; dilimizi, kimliğimizi, inancımızı koruyarak ve tartışmaları bir zenginlik olarak görerek geleceğe yürümektir. Çünkü bu yol, ancak birlikte yürünürse ışığını sürdürebilir.
Haydar Selçuk: Alevilikte İbadet Dili ve Nefeslerin Çelişkisi Üzerine
Kendisinin ve kendisine referans aldığı müzisyenlerin Aleviliği ne kadar bildiği ile alakalı bir durum bu aslında. Erdal Erzincan’ın Türkçe okuduğu deyişlere, nefeslere baktığımızda hem yaradılış ve Şii motiflerin işlendiği (Davut Sulari’ye ait nefesler gibi) hem de Maraş-Kantarma bölgesine ait ve birbiriyle zıt olan varoluş felsefesini anlatan Hakikatçilerin nefesleri (İbreti gibi) seslendirmesinde ne kadar çelişki içinde olduğunu görebiliriz.
Aleviliğin, İbrahimi (semavi) dinlerden daha eski ve hiçbir alakası olmayan kadim bir doğa inancı olduğunu bilen böyle çelişkili nefesler okumaz, okumamalı.
Dil Konusuna Dair
Benim dedem Kırmanckî (Zazaca) konuşuyordu ve o kuşağın neredeyse hepsi Zazaca ve Kürtçe konuşuyorlardı, Türkçe bilmiyorlardı. İbadetlerini de ana dillerinde yapıyorlardı. Örnek olarak da birçok eseri piyasa müzisyenleri tarafından seslendirilen Ali Baran’ın babası, Ağuiçen pirlerinden ve aynı zamanda cem yürüten Kâzım Baran’ı verebiliriz. Bu sayıyı Dersim coğrafyasından yüzlerce ozan örneği ile çoğaltabiliriz.
Anadolu-Mezopotamya coğrafyasında üç bölge Alevi-Kızılbaş müziği için çok önemlidir:
-
Sivas Emlek bölgesi Alevileri ibadetlerini Türkçe yaparlar.
-
Maraş Kantarma bölgesi Kızılbaşları ibadetlerini Kürtçe yaparlar.
-
Dersim bölgesi Kızılbaşları da ibadetlerini Zazaca ve Kürtçe yaparlar.
Ve bunlar Alevi-Kızılbaş topluluklarıdır.
Bu gerçeği hiç kimse yok sayamaz.
Sanatçıların Sorumluluğu
Umarım bu söylem kendisine ait değildir. Kendisine ait bir söylem ise, bu yanlıştan dolayı özeleştiri yapması doğru olur. Halk tarafından saygı duyulan bir müzisyenin daha dikkatli olması gerekir. Zira bu aynı zamanda ırkçı, tehlikeli ve hoş olmayan bir söylem. Aynı zamanda Alevi dili değil.
Herkes bildiği işi yapsa daha doğru olur.
Erdal Erzincan bir bağlama virtüözü olarak gönlümüzde yerini korusun derim.
25.09.2025
Necati Şahin: “Aleviliğin Değişmez İbadet Dili Bağlamanın Telidir.”
Bağlamamızın büyük Üstadı…
Bir duralım…
Bir değerimizi daha “linç” etmeye başlamayalım…
Muhabbet edelim…
Erdal kardeşimin niyeti ile söylevi arasındaki ince düğümü çözelim…
Her dinin bir ibadet dili vardır:
İslam’ın Arapça,
Hristiyanlığın Latince,
Museviliğin İbranice…
Alevilik din değildir.
“Doğa”nın kendisidir.
Bulunduğu doğanın dili neyse Aleviliğin ibadet dili de odur.
Türkçedir, Kürtçedir, Farsçadır, Arapçadır, Azericedir, Arnavutçadır, doğacadır…
Artık Almanca, İngilizce, Fransızca da olacak gayrı.
Almanya’da Almanca cem yapılıyor…
Bana sorarsanız;
Aleviliğin değişmez ibadet dili bağlamanın telidir.
Bunu da en muhteşem dile getiren ellerden biri de Erdal Erzincan’ın elidir.
Niyazım o ellere.
Yüksel Arslan: ”Linç Kültürü Eleştiri Değildir”
Erdal Erzincan’a karşı yürütülen linç kültürünü kabul etmiyor, reddediyorum.
Sosyal medyada Erdal Erzincan’a karşı yürütülen linç girişimlerini doğru bulmuyorum. Eleştiri hakkı elbette hepimizin ortak hakkıdır; ancak linç, kişiyi hedef alıp susturmaya yöneliktir.
Tartışmalarımızı fikirler ve eylemler üzerinden yapmalı, kişileri topluca dışlamaya değil, yapıcı eleştiriye yönelmeliyiz.
Kaldı ki, Erdal Erzincan’a karşı başlatılan linç girişimi, eleştiri kültürüne bir saldırıdır.
Bizim ihtiyacımız olan, fikirlerin özgürce tartışıldığı, hakikatin çoğul seslerden beslendiği bir ortamdır.
Bu bağlamda linç kültürünü reddediyor, eleştiri hakkımı saklı tutuyorum.
Bilinmelidir ki, linç kültürü bireyleri susturan ve toplumsal diyaloğu zedeleyen bir mekanizmadır.
Erdal Erzincan’a yöneltilen linç girişimleri, eleştiri hakkının sınırlarını aşmaktadır.
Eleştiri, rasyonel ve yapıcı olmalıdır; linç ise toplumsal iletişimi yok eder.
Erdal Erzincan’a yönelik saldırılar karşısında, eleştiri ile linç arasındaki sınırı titizlikle korumak hem toplumsal adalet hem de vicdani sorumluluk gereğidir.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler