Yol, İkrarla Yürünür; İkrarından Dönenin Yolu Olmaz
⌈Sevda Ergin⌉
1937–38’de Dersim halkına yönelik yapılan soykırımı saldırısı daha önceden planlanmıştır. 1925 Şark Islahat Planı’ndan, Tunceli Kanunu’na ve Umumi Müfettişliklere kadar uzanan süreç, bu soykırımın adım adım hazırlandığını göstermektedir. On binlerce insanın katledildiği bu tarih, Alevi halkının hafızasında silinmez bir yara olarak yaşamaktadır. Bu nedenle 4 Mayıs, Alevi kurumları tarafından bir yas ve yüzleşme günü olarak kabul edilmektedir.
Dersim Soykırımı’nın 89. yılında Alevi kurumları, emek, özgürlük ve demokrasi güçleriyle birlikte Dersim’de bir araya gelerek katledilen canları andı. Seyit Rıza Meydanı’nda çerağlar uyandırıldı, gülbenkler verildi, ağıtlar yakıldı. Bu anma, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda değerlere ve ikrara bağlılığın ifadesiydi.
Aleviler soykırımda yitirdikleri canları anarken, Türkiye ve Avrupa’dan getirilen yaklaşık 130 “dede”, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Tunceli Cemevi’nde toplantı halindeydi. Üstelik bu toplantının temel gündemlerinden biri, dedelerin maaşa bağlanmasıydı.
Soykırımın yaşandığı bir kentte, o acının yıl dönümünde böyle bir toplantıya katılmak; yalnızca bir “tercih” değil, açık bir ikrar sorunudur. Çünkü Alevilikte ikrar, yoluna ve hakikatine bağlı kalmaktır. Bu bağlılığı, para ve makam karşılığında terk etmek ise Alevi inancında yol düşkünlüğü olarak tanımlanır.
Tarihsel olarak Pir Sultan Abdal ile Hızır Paşa’nın yolları yüzyıllar önce ayrılmıştır. Pir Sultan Abdal Alevi değerlerin ve mazlumun yanında dururken, Hızır Paşa çıkarları uğruna zalimlerin safına geçmiştir. Bugün de aynı ayrım sürmektedir. Bir yanda Dersim’in hafızasına sahip çıkan, ikrarına bağlı kalanlar; diğer yanda ise iktidarın sunduğu imkânlar karşısında yolundan dönenler var.
AKP-MHP iktidarının yürüttüğü “Alevi açılımı” politikası, geçmişin inkârcı anlayışının yeni bir biçimidir. Bu kez baskı doğrudan değil; bürokrasi, kurumlar ve maddi olanaklar üzerinden kurulmaktadır. Amaç açıktır: Aleviliği tanımlamak, denetlemek ve “resmî Alevilik” yaratmak.
Oysa Alevilik bir inançtır, bir yol erkânıdır. Devletin tanımlayacağı bir alan değildir. Aleviler devletten kim olduklarını öğrenmediler, bugün de öğrenmeyecekler. Alevilerin talebi nettir: Tanımlanmak değil, eşit yurttaşlık.
Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir ve bu gerçek, hiçbir yasa ya da bürokratik düzenleme ile değiştirilemez.
Devlet eliyle kurulan bu yapıların amacı; Alevileri bölmek, örgütlü yapıları zayıflatmak ve toplumsal-inançsal iradeyi denetim altına almaktır. Ancak Alevi halkı bu yönelimi görmekte ve reddetmektedir.
Bu gidişat karşısında en güçlü yanıt; Avrupa ve Türkiye’de demokratik Alevi çizgisi temelinde örgütlü olan kurumların etrafında kenetlenmektir. Çünkü bu kurumlar, Aleviliğin bağımsız iradesini ve inançsal özünü temsil etmektedir.
Sonuç olarak gerçek açıktır:
İşbirlikçiler, uzlaşmacılar ve yolundan dönenler Alevileri temsil edemez.
Alevilik; mazlumun zalime karşı direnişinde, hak ve adalet arayışında var olmuştur. Bu yol, iktidarların gölgesinde değil; halkın mücadelesinde yaşam bulmuştur. Çünkü bu yol, ikrarla yürünür.
İkrarından dönenin yolu olmaz.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler