⌈AHA⌉ DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Alevi inancının tarihsel hafızası, kültürel sürekliliği ve toplumsal belleğine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yayımladı. Fırat, Aleviliğin yalnızca bir inanç sistemi değil; yüzyıllardır göçlerle, sürgünlerle, yaslarla, direnişlerle ve sözlü kültürle taşınan kadim bir yaşam bilgisi olduğunu vurguladı.
Alevi toplumunun yaşadığı tarihsel kırılmalara dikkat çeken Fırat, Anadolu’dan Mezopotamya’ya uzanan geniş coğrafyada cemlerin, deyişlerin, ziyaretlerin ve ocak kültürünün yalnızca dini ritüeller değil aynı zamanda toplumsal hafızanın taşıyıcıları olduğunu ifade etti.
Türkiye’de uzun yıllardır Alevilerin görünmez bırakıldığını, inanç mekânlarının tanınmadığını ve kültürel hafızalarının sistematik biçimde aşındırıldığını belirten Fırat, bugün birçok Alevi köyünün boşaldığını, sözlü kültür taşıyıcılarının birer birer yaşamını yitirdiğini söyledi.
Fırat, yürütülen “Türkiye’de Alevi Coğrafyaları: Demografi, Ritüeller, Gelenekler ve Mekanlar” çalışmasının yalnızca akademik bir araştırma olmadığını, aynı zamanda hafızayı diri tutma, kültürel sürekliliği koruma ve asimilasyona karşı mücadele etme çabası olduğunu vurguladı.
Celal Fırat’ın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“Bu kadim coğrafyada Alevi olmak, yalnızca bir inancın mensubu olmak değildir. Aynı zamanda bu bilincin ve hafızanın hangi coğrafyalarda, hangi ritüellerle, hangi acılarla ve hangi toplumsal deneyimlerle taşındığını hissedebilmektir.
Lokmanın neden kutsal sayıldığını, deyişin neden yüzyıllardır dilden dile aktarıldığını, bir ziyaretin neden yalnızca taş ya da topraktan ibaret olmadığını bilmek ve ona kıymet vermektir.
Cem meydanında insanın insana nasıl ‘can’ olduğunu içtenlikle yaşayabilmektir.
Biz Alevilerin coğrafyası sadece köylerden, dağlardan, ovalardan ya da yerleşim alanlarından ibaret değildir. Buralara gittiğimizde kendimizi inanç hafızamızın içinde buluruz; yoksulluğu, yoksunluğu ve direnci görürüz. Tarihsel süreçlerdeki göçleri, sürgünleri, toplumsal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri içinde inanç dünyamızı korumak uğruna yaşadığımız acılarla yüzleşiriz.
Anadolu’nun dağ köylerinden Mezopotamya’nın kadim hafızasına, İç Anadolu bozkırlarından Fırat havzasına, Toros eteklerindeki yerleşimlerden göç yollarına ve büyük kentlerin kenar mahallelerine uzanan bu geniş inanç haritası, aynı yolun farklı sesleridir.
Dağın eteğinde kurulan cem, ağıtlarla taşınan anılar, ziyaretin başında yakılan çerağ ve kuşaktan kuşağa aktarılan deyişler… Alevi coğrafyası hep yaslı, sürgünde, kaçak ve göçebidir. Tüm bunlara rağmen ortak bir özü vardır: Hakikati insanda ara, rızalığı esas al, insanı incitme, hiçbir cana özünden fazlasını yükleme.
Diğer taraftan şehir sokaklarında işaretlenen evlerin, yakılan canların ve yarım bırakılmış hayatların acısı vardır. Bazı meydanlarda hâlâ küle dönmüş türküler, susturulmuş çığlıklar dolaşır.
Bu nedenle Türkiye’de Alevi coğrafyalarını konuşmak, yalnızca kültürel çeşitliliği anlatmak değildir. Aynı zamanda bu toplumun yüzyıllardır maruz bırakıldığı inkârı, yok sayılmayı, sürgünleri, asimilasyonu ve katliamları da konuşmaktır. Çünkü Alevi hafızası, inancından dolayı yaşadığı acılar üzerinden şekillenmiştir.
Uzun yıllar boyunca Aleviler görünmez bırakılmış, kendi inanç mekânlarından mahrum edilmiş, inançları yok sayılmış, kimi zaman ‘öteki’ ilan edilmiş, kimi zaman da kendi hakikati dışında tarif edilmeye çalışılmıştır.
Bunun yanında Aleviliği tarihsel bağlamından, erkânından, ocak sisteminden ve toplumsal belleğinden kopararak yeniden tanımlamak isteyen yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. Oysa Alevilik, masa başında yeniden üretilecek bir kimlik değil; yüzyılların içinden süzülerek gelen yaşayan bir hakikat yoludur.
Tam da bu noktada yürüttüğümüz ‘Türkiye’de Alevi Coğrafyaları: Demografi, Ritüeller, Gelenekler ve Mekanlar’ çalışmasının temel amacı ortaya çıkmaktadır.
Bizim amacımız yalnızca Alevi coğrafyalarını araştırmak değildir.
Susturulan hafızayı yeniden konuşturmak, unutturulan hikâyeleri görünür kılmak, bir köyün ziyaretini, bir şafak duasını, bir zakirin nefesini ve bir pirin anlatısını geleceğe taşımaktır.
Çünkü bir toplum önce hafızasını kaybederse sessizleşir. Bu çalışma bu yüzden yalnızca akademik bir faaliyet değildir; aynı zamanda hafızayı diri tutma, kültürel sürekliliği koruma, asimilasyona karşı direnme ve yok sayılanı görünür kılma çabasıdır.
Bugün birçok Alevi köyü boşalıyor.
Sözlü kültürün taşıyıcıları birer birer Hakk’a yürüyor. Bazı deyişler son kez söyleniyor, bazı ziyaret hikâyeleri artık anlatılmıyor, bazı çocuklar kendi köyünün cemini, kendi ocağının hikâyesini bilmeden büyüyor.
İşte bu yüzden bu çalışma tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü Alevi coğrafyaları yalnızca geçmişin izlerini taşıyan yerler değildir.
Onlar yaşayan bir kültürün, direnen bir hafızanın ve insan merkezli bir hakikat anlayışının taşıyıcılarıdır.
Ve bazı hafızalar yalnızca anlatılmaz… konuşturulur.
Diyor, sevgilerimi sunuyorum.
Aşk ile…
#GADEVAleviAkademisi”