Aleviler, Eşit Yurttaşlık, Demokratik Laiklik ve Türkiye’nin Geleceği
⌈Hasan Subaşı⌉
Biz Aleviler, yıllardır eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve laik bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Bugün eğitim alanında yaşanan gelişmeler, dergâhlarımız üzerindeki tasarruflar ve inancımızın devlet eliyle yeniden tanımlanmaya çalışılması, birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunlar aynı siyasal anlayışın farklı alanlardaki yansımalarıdır. Bu nedenle meseleyi yalnızca bir eğitim tartışması ya da yalnızca Alevilerin inanç özgürlüğü sorunu olarak görmek eksik olacaktır. Karşı karşıya olduğumuz durum, Türkiye’nin geleceğine ilişkin temel bir yönelim tartışmasıdır.
Türkiye’de son yıllarda eğitim alanında yaşanan gelişmeler, yalnızca pedagojik tercihler ya da idari düzenlemeler olarak değerlendirilemez. Okullarda mescit açılması, Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan protokoller, tarikat ve cemaatlerin eğitim kurumlarında giderek daha görünür hâle gelmesi, imamların ve din görevlilerinin eğitim süreçlerinin bir parçası hâline getirilmesi, ÇEDES benzeri uygulamalar ve müfredatın dinsel referanslar doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi, birbirinden bağımsız adımlar değildir.
Bu uygulamalar, Türkiye’de devlet-toplum ilişkisini yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan daha geniş bir siyasal ve ideolojik yönelimin parçalarıdır. Bu nedenle bugün yaşanan tartışmalar yalnızca eğitim sisteminin geleceğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin nasıl bir hukuk devleti olacağı, devletin inançlar karşısındaki konumu ve yurttaşlık anlayışının hangi temeller üzerine kurulacağıyla ilgilidir. Bu tartışmaların merkezinde ise Aleviler bulunmaktadır. Çünkü eğitimde yaşanan dinselleşme süreci, en çok farklı inanç kimliklerine sahip çocukları etkilemektedir. Aleviler açısından ise mesele yalnızca laik eğitimin zayıflatılması değildir. Aynı zamanda yüzyıllardır farklı biçimlerde sürdürülen asimilasyon politikalarının yeni araçlarla devam ettirilmesidir.
Tam da bu nedenle, son günlerde bazı Alevi kurumlarının Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile gerçekleştirdiği görüşmeler Alevi kamuoyunda geniş tartışmalara neden olmuştur. Bu tartışma kişilere indirgenemez. Asıl mesele, laik ve bilimsel eğitimin tasfiye edildiği, tarikatların eğitim sistemi içinde kurumsallaştığı ve devletin din politikalarının daha görünür hâle geldiği bir dönemde, Alevi hareketinin nasıl bir tutum alması gerektiğidir.
Alevilerin Eşit Yurttaşlık Mücadelesi Tarihsel Bir Mücadeledir
Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi bugünün meselesi değildir. Bu mücadele Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca farklı biçimlerde devam etmiş; her dönemde farklı siyasal iktidarlar altında farklı araçlarla sınanmıştır.
Aleviler tarih boyunca yalnızca inançlarından dolayı ayrımcılığa uğramamış, aynı zamanda inanç kurumları üzerindeki tasarruf haklarını da büyük ölçüde kaybetmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte hukuk önünde yurttaşlık temelinde önemli kazanımlar elde edilmiş olsa da, laiklik ilkesinin uygulanışında ciddi çelişkiler varlığını sürdürmüştür. Bir taraftan laiklik anayasal ilke olarak kabul edilirken, diğer taraftan devlet Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yalnızca belirli bir İslam yorumunu kamusal olarak örgütlemeye devam etmiştir.
Bu durum, laik devlet ilkesinin bütün inançlar karşısında eşit ve tarafsız bir biçimde uygulanmadığını göstermektedir. Bu çelişkiyi en ağır yaşayan toplumsal kesimlerden biri ise Aleviler olmuştur. Başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere tarihsel Alevi dergâhları Alevi toplumunun yönetiminde değildir. Alevi inancının tarihsel merkezleri üzerinde Alevilerin söz ve karar hakkı bulunmamaktadır.
Biz Aleviler, uzun yıllardır cemevlerimizin inancımızın ibadethaneleri olduğunu söylüyor; devletin de bu gerçeği hukuk önünde tanımasını talep ediyoruz. Çünkü cemevleri bizim için yalnızca bir kültür merkezi ya da toplantı salonu değildir. Cemevleri, cem erkânımızı yürüttüğümüz, ikrar verdiğimiz, lokmamızı paylaştığımız, yolumuzu yaşattığımız kutsal ibadet mekânlarımızdır. Buna rağmen devlet, cemevlerimizi diğer ibadethanelerle eşit hukuki statüye kavuşturmamış; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konudaki kararlarına rağmen gerekli adımları atmamıştır. Bizim mücadelemiz yalnızca cemevlerimizin hukuken tanınması mücadelesi değildir. Esas mücadelemiz; devletin hiçbir inancı tanımlamadığı, yönetmediği ve denetlemediği; bütün inançlar ve inançsızlıklar karşısında eşit mesafede duran demokratik ve laik bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.
Eğitim, Toplumu Yeniden Biçimlendirmenin En Güçlü Alanıdır
Tarih boyunca bütün siyasal iktidarlar, eğitimi yalnızca bilgi aktarma alanı olarak görmemiştir. Eğitim aynı zamanda toplumun geleceğini belirleyen en önemli ideolojik alanlardan biridir. Çocukların dünyayı nasıl algılayacağı, farklı inançlara nasıl yaklaşacağı, özgür bireyler mi yoksa itaat kültürüyle yetişen bireyler mi olacağı büyük ölçüde eğitim sistemi içinde şekillenir. Bu nedenle eğitim alanındaki her değişiklik aynı zamanda siyasal bir tercihi de ifade eder.
Bugün Türkiye’de eğitim alanında yaşanan dönüşüm de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Tarikat ve cemaatlerle imzalanan protokoller, Diyanet’in eğitim alanındaki etkisinin genişletilmesi, okullarda mescit uygulamalarının yaygınlaştırılması ve dini referansların eğitim politikalarının merkezine yerleştirilmesi; yalnızca okul yaşamını değil, toplumun gelecekteki kültürel ve siyasal yapısını da etkileyecek adımlardır.
Bu politikaların laik ve bilimsel eğitim anlayışıyla bağdaşmadığı yönünde eğitim sendikaları, hukukçular, akademisyenler ve çok sayıda demokratik kitle örgütü tarafından uzun süredir eleştiriler dile getirilmektedir. Alevi kurumlarının önemli bir bölümü de bu sürece karşı yıllardır açıklamalar yaparak, kitlesel eylemler, miting ve kampanyalar düzenleyerek mücadele ettiler.
Ancak Aleviler açısından mesele bununla da sınırlı değildir. Çünkü eğitim alanındaki bu dönüşüm, aynı zamanda Alevi çocuklarının kimlikleri üzerinde yeni bir asimilasyon baskısı oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Bir çocuğun her gün bulunduğu eğitim ortamında yalnızca tek bir inanç anlayışının görünür olması, farklı inançların ya da inançsızlığın görünmez hâle gelmesi, zamanla o çocuğun kendi kimliğini sorgulamasına ve geri plana itmesine neden olabilir.
Asimilasyon yalnızca yasaklarla gerçekleşmez. Bazen görünmezleşmeyle, bazen yalnızlaştırmayla, bazen de çoğunluğun kültürünü tek doğru olarak sunan eğitim anlayışıyla gerçekleşir. İşte bu nedenle laik ve bilimsel eğitim, Aleviler açısından yalnızca pedagojik bir talep değildir. Bu talep aynı zamanda inanç özgürlüğünün, kültürel çoğulculuğun ve eşit yurttaşlığın en temel güvencelerinden biridir.
Dergâhlar, Cemevleri ve Devletin Aleviliği Yeniden Tanımlama Politikası
Eğitimde yaşanan dinselleşmeyi yalnızca müfredat değişiklikleri, okullarda mescit açılması ya da tarikatlarla yapılan protokoller üzerinden değerlendirmek eksik olacaktır. Çünkü bu uygulamalar, devletin din alanını yeniden düzenleme siyasetinin yalnızca bir boyutunu oluşturmaktadır.
Aleviler açısından mesele çok daha kapsamlıdır. Bugün Türkiye’de bir taraftan eğitim sistemi dinsel referanslar temelinde yeniden biçimlendirilirken, diğer taraftan Alevi inancı da devlet eliyle yeniden tanımlanmaya çalışılmaktadır. Bu iki süreç birbirinden bağımsız değildir. Tam tersine, aynı siyasal anlayışın iki farklı uygulama alanıdır.
Dergâhlar Alevilerin Tarihsel Hafızasıdır
Alevilik yalnızca bireysel bir inanç sistemi değildir. Yüzyıllar boyunca ocak sistemiyle, dergâhlarıyla, ziyaret yerleriyle, cem erkânıyla, deyişleriyle ve sözlü geleneğiyle varlığını sürdüren kadim bir inanç ve yaşam felsefesidir. Bu nedenle Aleviler açısından dergâhlar yalnızca tarihî yapılar değildir. Dergâhlar; hakikatin öğretildiği, yol erkânının yürütüldüğü, toplumsal hafızanın kuşaktan kuşağa aktarıldığı inanç merkezleridir. Başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere birçok tarihsel dergâh, Alevi toplumunun ortak belleğinin en önemli taşıyıcılarıdır. Ancak bugün bu tarihsel dergâhların yönetimi Alevi toplumunun iradesinde değildir. Aleviler, kendi inanç önderlerinin yaşadığı, kendi yolunun şekillendiği bu mekânlar üzerinde söz ve karar sahibi değildir.
Bu durum yalnızca mülkiyet sorunu değildir. Bu, Alevilerin kendi tarihsel hafızaları üzerindeki tasarruf hakkının sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Çünkü bir inanç topluluğunun en önemli kurumları üzerindeki iradesi ortadan kaldırıldığında, zamanla o inancın nasıl tanımlanacağına da başkaları karar vermeye başlar. İşte tartışmanın özü tam da buradadır. Cemevlerinin ibadethane olup olmadığına devlet değil, Alevi inancının kendi mensupları karar verir. Demokratik bir hukuk devletinde devletin görevi, bir inancın ibadet mekânını tanımlamak değil; o inancın kendi tanımını hukuk önünde güvence altına almaktır.
Cemevleri Hâlâ Hukuki Güvenceye Kavuşmuş Değildir
Alevilerin onlarca yıldır dile getirdiği temel taleplerden biri cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasıdır. Bu talep herhangi bir ayrıcalık istememektedir. Tam tersine, eşit yurttaşlığın doğal sonucudur. Ancak aradan geçen yıllara rağmen cemevlerinin hukuki statüsüne ilişkin sorun çözülebilmiş değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve çeşitli yüksek yargı kararlarının ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda adımlar atılması gerektiği uzun süredir dile getirilmektedir. Buna rağmen Alevilerin temel talepleri karşılanmamış; buna karşılık devlet farklı yöntemlerle Alevilik alanında yeni kurumsal yapılar oluşturmayı tercih etmiştir.
Bu durum Alevi kamuoyunda haklı olarak şu soruyu gündeme getirmektedir. Devlet neden Alevilerin kendi taleplerini karşılamak yerine, Aleviliği kendi belirlediği kurumlar üzerinden tanımlamayı tercih etmektedir? Bu soru, bugünkü tartışmaların merkezindedir.
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Tartışması
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi kamuoyunda ve özellikle Demokratik Alevi Hareketi içinde yoğun tartışmalara konu olmuştur. Demokratik Alevi kurumları, bu yapının Alevilerin onlarca yıldır dile getirdiği eşit yurttaşlık taleplerine yanıt vermediğini; aksine Aleviliği devletin idari yapısı içinde yeniden tanımlamaya yönelik bir girişim olduğunu savunmaktadır. Bu değerlendirmelere göre Başkanlık, Alevi toplumunun kendi emek ve mücadelesiyle yarattığı bağımsız örgütlülükleri zayıflatmayı, Aleviliği devletin belirlediği sınırlar içinde yeniden şekillendirmeyi ve asimilasyon politikalarına yeni bir kurumsal zemin oluşturmayı amaçlamaktadır. Yine birçok Alevi kurumu, bu yapının Alevi toplumunu kendi örgütlü mücadelesinden uzaklaştırarak iktidarın inanç politikalarıyla uyumlu bir çizgiye çekmeyi hedeflediğini ifade etmektedir. Bu nedenle söz konusu Başkanlık, Alevi hareketinin önemli bir kesimi tarafından eşit yurttaşlık talebinin çözümü olarak değil, devlet eliyle Aleviliğin içeriğini dönüştürmeye yönelik bir araç olarak değerlendirilmektedir.
Devletin görevi herhangi bir inancı yönetmek, yönlendirmek ya da yeniden biçimlendirmek değil; bütün inanç topluluklarının özgürlüğünü güvence altına almaktır. Bu nedenle biz Aleviler, inancımızın devlet eliyle tanımlanmasını değil; devletin bütün inançlar ve inançsızlıklar karşısında tarafsız olduğu, demokratik ve laik bir hukuk düzeninin inşa edilmesini savunuyoruz.
Eğitim Politikaları ile İnanç Politikaları Aynı Sürecin Parçasıdır
Bugün okullarda mescit açılması, imamların eğitim alanında daha görünür hâle gelmesi, Diyanet’in eğitim sistemi üzerindeki etkisinin artmasının bir sonucudur. Bir taraftan eğitim sistemi dinsel referanslar temelinde yeniden düzenlenirken, diğer taraftan Aleviliğin tarihsel kurumları üzerindeki kamusal denetim sürdürülmekte; buna karşılık Aleviliğin devlet tarafından belirlenen sınırlar içinde temsil edilmesini öngören yeni mekanizmalar oluşturulmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca eğitim değildir. Mesele, devletin din alanındaki belirleyici rolünü genişletmesi ve toplumsal yaşamı bu anlayış doğrultusunda yeniden şekillendirmesidir. Alevilerin itirazı da tam olarak bu noktadadır. Çünkü Aleviler tarih boyunca yalnızca inanç özgürlüğü için değil; devletin bütün inançlar karşısında tarafsız olduğu bir düzen için mücadele etmişlerdir. Bu nedenle bugün eğitimde yaşanan dinselleşmeye karşı çıkmak ile dergâhların Alevi toplumuna iade edilmesini istemek, cemevlerinin hukuki güvenceye kavuşmasını savunmak ve demokratik laiklik talebini dile getirmek aynı mücadelenin farklı başlıklarıdır.

Alevi Haber Ağı
Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.
Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.
Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı