İmam Hüseyin ve Kerbela – 4 –
6. İmam Cafer-i Sadık’ın oğlu İsmail adına kurulan İsmailiye de İslam topraklarında halkın en büyük umudu olmuş, daha sonraları kurulan birçok tarikat zaman içerisinde önemini yitirmiş ve Anadolu topraklarına gücünü koruyan tarikatlar damga vurmaya başlamıştır. Batıni akımın öncüleri Kalenderi ve Haydari abdallarıdır. Bunların yanısıra Anadolu’yu etkisi altına alan tarikatların birisi İsmailiye tarikatı, diğerleri de Ebu’l Vefai Kürdi’nin kurduğu ve onun adını taşıyan Vefailik tarikatı ve Türkistan’da boy veren Ahmet Yesevi’nin Yeseviye tarikatıdır. İsmailiye ve Vefaiye tarikatlarından en çok etkilenen ve yaşamlarında o tarikatların ilkelerini yerine getiren bir topluluk olarak öne çıkan topluluk ise Anadolu Alevileri’dir. Alevi halkın yolundan gittiği Hace Bektaş Veli, Dede Garkın yolağını izleyen Baba İlyas ve onun halifesi Baba İshak birer Vefai Dervişleridir. Anadolu’daki bazı Alevi Ocaklarının da Vefai tarikatına bağlı olduklarını bilmekteyiz. Ali rengiyle veya Ehlibeyt rengiyle Anadolu’ya akın akın gelen tarikatların Dervişleri,Abdalları, Daileri adlandırdıkları Horasan Erenleri ve Rum Erenleri kanalıyla Aleviler içinde bir Ali sevgisi,bir Ehlibeyt sevgisi oluşmuş. Bu yaygın sevgi ozanların deyişlerinde de yukarda da okuduğunuz üzere açık bir şekilde görünür olmuştur. Şunu da yazmakta yarar var; Anadolu’yu etkisi altına alan tarikatlar Ehlibeyt renginde olmasına rağmen, İslam’ı kesinlikle reddedip, ne namazı, ne orucu, ne de camiyi kendi inanç ritüelleri içine almışlar, Hace Bektaş Veli’nin de belirttiği gibi, namazsız, oruçsuz, camisiz, hatta Şeriatsız bir inanca gönüllerini açmışlardır. Bu nedenle Anadolu Alevileri, tarihten gelen mazlumların yanında olma, zalimin zulmüne karşı çıkma bağlamında, tarihsel koşulların da dayatmasıyla 12 İmamlara gönüllerini açıp onları dostları olarak görmüşlerdir. İmamların İslami kimliğini bir yana bırakmış, onların namazı, orucu, camisi, haccı hiç bir Aleviyi ilgilendirmemiştir. 72 millete aynı gözle bakma, kadını erkeği eşit görme, kimseyi inancı ve etnik kimliğinden dolayı hor görmeme, sorgulamama anlayışıyla camisiz, namazsız, oruçsuz bugüne kadar gelmişlerdir. İmam Ali’nin haksızlığa uğrayıp sonunda öldürülmesi, oğlu Hasan’ın Muaviye emriyle karısı Cude tarafından zehirletilmesi, diğer oğlu Hüseyin’in Kerbela’daki ödün vermez, baş eğmez duruşunun Yezit askerlerince başı kesilerek katledilmesi, İslam coğrafyasında büyük bir infiale neden olup Şii olan Araplarda ve Arap olmayan Mevali diye tanımladığımız diğer halklarda büyük bir öfke birikiminin yanında, masum ve günahsız olarak bilinen İmamlar ile sıcak bir gönül ilişkisi kurma noktasına gelinmiştir. İmamların bedel ödemeleri muhalif halkın onlara gösterdiği sevgi ve saygı onlar hakkında övücü menkibeleri de doğurmuş. Bire bin katılarak anlatılan İmam Hüseyin’in Kerbela Direnişi, İmam Ali’nin savaş meydanlarında rakip tanımaması, kılıcı Zülfikarın 70 arşın uzayıp bir anda 70 kelle koparması, atı Düldül’e binince kuş gibi uçuşu hikayeleri dilden dile, ülkeden ilkeye yayılarak ta Anadolu topraklarına kadar yayılmış. Ezilenlerin bir kahraman yaratma çabası Allah’ın Arslanı Ali’yi yaratmış, Ali toplumun gözünde en yenilmez, dondan dona giren kah Ali olan, kah Veli olan, Kah Hace Bektaş olan bir kutsal kişiliğe bürünmüş. Savaşlara niye girdiği, neden kelleler kopardığı hiç mi hiç sorgulanmamış, hatta kahramanlığına, korkusuzluğuna alkış tutulmuş, hakkında kahramanlık destanları yazılmış, uzun kış gecelerinde onun Kan Kalesi, Azak Kalesi, Hayber Kalesi cenkleri okunmuş, adına gülbanklar söylenmiş, dilekler adanmış. Ali böyle girmiş Anadolu Alevilerinin gönlüne. Kendi ezilmişliklerini, masumiyetlerini onda görüp, yardımlarına gelecek Hızır olarak da onu ünlemişler „Ya Ali“ diyerek. X Abdullah İbn Sebe’nin kurduğu Ali’yi yücelten, yarı ilahi bir konuma yükselten Sebeiyye Tarikatı da kendinden sonraki tarikatları (Zeydilik, İsmailik, Melametilik, Kalenderilik, Haydarilik, Yesevilik ve Vefailik gibi) temelden etkilediğini daha önceki sayfalarda zikretmiştik. Tarikatların İslam zulmü altında kalan Türklerin yaşadığı bölgelerde hızla yayılması Anadolu’nun da bu katara konar-göçerlerle dahil olması süreci bugüne değin getirmiştir. Bu Sünni İslam’a muhalif olan bu Ali algısı Anadolu’ya farkında olmadan yerleşmiş, mazlumların tek kurtarıcısı kimliğine bürünen Ali, Ozanların da nefeslerinde, deyişlerinde elinde tahta bir kılıçla zuhur edip büyük bir yer tutmuş. Anadolu halkı Ali’nin olsun, 12 İmamlar’ın olsun neye nasıl inandıklarına bakmamışlar, Ramazan Orucu tutuyorlar mıydı, namaz kılıyorlar mıydı, camiye gidiyorlar mıydı, diye sorgulamayıp bağırlarına basmışlar. Kendilerine baskı uygulayan, katleden bir Sünni İslam‘a karşı 12 İmamlar birer sığınılacak liman olmuştur. O limanda kendi özgün, kadim inançlarını maskeleyen bir kült olarak 12 İmamlar bugüne kadar varlığını sürdürdü Anadolu Alevilerinin gönül dostları olarak. 19. yüzyılda Anadolu Kızılbaşlarının Osmanlı baskıları sonucu kendilerini tanıtmak amacıyla kullandıkları “Kızılbaş, Hurufi, Rafizi, Işık Taifesi ” gibi kavramların Osmanlı tarafından aşağılayıcı, kötüleyici olarak görülmesi nedeniyle kendilerini tanımlayıcı bir kavram bulmak zorunda kalmalarıyla Alevi sözcüğü dillerine girmiştir. Arapça olarak bilinen Alevi (Alaouite) sözcüğü, bilim adamları tarafından Hz. Ali’ye taraftar olma, onun soyundan gelme gibi kavramlarla ifade edilmesiyle günümüzde de halen kullanılan bir terim olarak yerini bulmuştur. Alevi sözcüğü, Ali Şiası, Ali taraftarlığı olarak Emeviler döneminde kullanılmaya başlanmıştı. Suriye coğrafyasında da sıkça kullanılıyordu. Osmanlı padişahı II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırması ve onlarla bir bağı olduğu düşünülen Bektaşilerin, Nakşibendliler tarafından da saray erkanına kötülenmesi büyük bir yıkıma yol açmış ve Kızılbaşlar kendilerini tanımlamak için yeni bir kavram bulmak zorunda kalmışlardı. Öyle ki Bektaşi sözcüğünü de kullanamaz bir duruma gelmişlerdi. Anadolu Kızlbaşlarının İnanç Önderleri kendilerini Ali yolundan gittiklerini sandıkları için, Ortadoğu’da kullanılan Alevi (Alawi. Alaouite) sözcüğünü kendi tanımları için yeterli olduğunu düşünüp bu kez de bu sözcüğe sığındılar. Ve bu sözcük günümüzde de tartışmaları birlikte getirdi. Alevi sözcüğünün Anadolu’nun en eski uygarlığı olan Luvilere bağlayan araştırmacılar da var. Alevi sözcüğünün ışığa, ateşe ait olduğu anlamları da çıkarılıyor. Osmanlı beyi Orhan Bey’in, Hace Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın torunu Abdal Musa’yı yanına çağırtmak istediğinde askerlerine: “Gidin bana Işık insanını getirin,” diyor. Hatta Osmanlı Şeyhülislamları Kızılbaşlar için verecekleri fetvalarda hedefteki insanlar için, “Işık Taifesi” diye başlarlardı. Işıktan da gelmiş olabiliriz, ateşten de, günümüzde kendimizi bir Alevi olarak tanıtıyoruz. Ama 19. yüzyılda Luvi diye bir halkın Anadolu’da yaşadığı pek bilinmiyordu. Anadolu’da ilk uygarlığın Hititler (Etiler) olduğu sanılıyordu. Son yüzyılda yapılan araştırmalarda Anadolu’nun en eski uygarlığının Luviler olduğu kanıtlandı. Velhasıl, öyle veya böyle Alevi sözcüğü günümüzün en çok tartışılan kavramı haline geldi. Çünkü Alevi kavramı Ali yanlıları olma anlamında idi. Halbuki Alevilerin Ali’nin inandığı gibi inanmadığını yukardaki yazılarla da anlatmaya çalıştık. İmamların aslında bizim İnanç Önderlerimiz olmadığı da tarihi araştıranlar tarafından ortaya kondu. 12 İmamlar, İslamın her ritüelini yerine getirenler olarak bilinirken, Anadolu Alevileri, İslamın hiç bir ritüelini yerine getirmeyenler olarak biliniyordu. Ama hem Alevi sözcüğünün kullanılıyor oluşu hem de 12 İmamlara olan bağlılık Anadolu Alevilerini bir labirente sürüklüyordu. Bilmiyorum; acaba Alevi sözcüğü yerine başka bir sözcük ile kendimizi tanımlayabilseydik, bugünkü tartışmaların aynısını aynı yoğunlukta yaşıyor olabilir miydik? Aslında önemli olan, Aleviliğin temel ahlak kurallarına uygun yaşayarak kadim inancımıza bir söz gelmesinin önüne geçmek. X Alevilik ve Kızılbaşlık Tarihi adlı eserinde Rüya Kılıç’tan alıntı yapan Ali Yaman, Seyyidlik ve Şeriflik kavramlarına da değinmektedir.10. yüzyıldan itibaren bu şekilde kulanılan Seyyid ve Şerif kavramları Ali soyundan gelenlerin kullandıkları bu kavramların belgeler ve bu belgeleri sağlayan Nakib’ül Eşraf’lık kurumunun oluşmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Buna göre; Hz. Hüseyin soyundan gelenler Seyyid olarak adlandırılmış, Hz. Hasan soyundan gelenler de Şerif olarak adlandırılmışlardır. Bu kavramların yanısıra, Emevilerin son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan olanlar için “Seyyid, Şerif, Emir” gibi lakaplar yanında Alevi kavramı da kullanılmaya başlanmış ve bu durum günümüze kadar sürmüştür. (Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”T.D.V.İ.A. Cilt II. 1989. İstanbul.) Bugün hala Suudi Arabistan, Mısır,Yemen ve İran gibi ülkelerde “Alevi” kavramı Hz. Ali soyundan gelenler için kullanılır. Özellikle 1826 öncesi Osmanlı arşiv belgelerinde de bu şekilde kullanılmaktadır. (Sezgin Abdülkadir, Alevilik Çalışmalarında Usul ve Osmanlı Arşiv Belgeleri, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi) İrene Melikoff’a göre: “Uzun zaman bu cemaat dışı insanların (heterodoxes) belli bir adları olmadı. Küçültücü olduğu ölçüde cemaat dışılılık (heterodoxie) ifade eden Rafizi, Zındık, Mülhid adları ile anıldılar. Ya da daha çok, tarihi, Safavi taraftarlığının adı olan, Kızılbaş sözcüğü ile ifade edildiler ve bu, onların kendilerinin kullandıkları adları oldu. Başlıca Deliorman yöresinde, resmi olarak bilinen, yüzbin dolayında Kızılbaş’ın bulunduğu Bulgaristan’da hep bu deyim kullanıla gelmiştir. Türkiye’de, günümüzde, Ali’ye bağlılıkları dolayısıyla onlara Alevi denmektedir. Oysa Etimolojik anlamıyla, bir Alevi’nin soyca Ali’ye bağlı olması gerekir; sözcüğün İran’da kullanılışı da bu anlamdadır. Bu deyimin Türkiye’de ortaya çıkışı yakın zamanlardadır. XIX. Yüzyıldan önce yaygınlaşmış değildir. Suriye’de geleneksel ‘Nusayri’ sözcüğünün yerini Alavi (Alaouite) deyiminin alışıyla bir karşılaştırma yapılabilir.” (İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, 2. Basım, Demos Yayınları 2009, İst.) Abdülbaki Gölpınarlı da, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyişler ve Atasözleri adlı eserinde, Alevi kavramının siyasal bir içeriğe sahip olduğunu, Hz. Ali’nin Peygamber’den sonra meşru halife olduğu, hakkının yendiği ve Hz. Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin yandaşı olunduğu şeklindeki bu içerik Şii kavramı ile de aynı anlamda kullanılmaktadır. Özellikle Abbasiler döneminde İslam dünyasının çeşitli yerlerinde devletler kuran birçok sülaleler, nüfuzlarını “Alevi” kavramının bu siyasal alana aktarılması olgusuna borçludurlar. Bu soya mensup olmanın siyasal yararları bu soydan olsun olmasın, birçok ailenin Hz. Ali soyundan geldikleri iddialarına yol açmış, bu şekilde çok sayıda siyasal oluşum ortaya çıkmıştır. (Ocak, 1989 a, Alevi) Bazı yerli veya yabancı araştırmacılardan da Aleviliği Şiilik olarak değerlendirenler de vardır. Asıl bilinmesi gereken Alevilik ile Şiilik apayrı şeylerdir. Aleviler, Alevi sözcüğüne çeşitli dayatmaların sonucu sarılmak zorunda kalmışlardır. Şiiler ile Alevilerin 12 İmam sevgisi dışında hiçbir benzerlikleri yokturdur. Hele bugünkü Ordodoks Şiilik ile en küçük bir benzerlikten kesinlikle söz edilemez. Alevilik, hem Şii İslam’ın hem de Sünni İslam’ın koşulları dışında gelişip kendini özgün bir inanç olarak varetmiştir. Tarihsel olarak aynı coğrafyada yaşıyor olsak da içsellikte asla örtüşemez iki ayrı inanca sahibiz. Tanınmış uluslararası ansiklopedilerde yer alan “Alevi” maddelerinde bu kavram çerçevesinde, Pakistan’da İsmaili, İran’da Caferi, Ali İlahi/Ehli Hakk, Mısır’da, Yemen’de Zeydi, İsna Aşeri, Suriye’de Nusayri, Lübnan’da Mütevelli, Dürzi, Irak’ta Şabak ve Kakailer, Türkiye’de Kızılbaş, Tahtacı, Çepni toplulukları nitelediği gibi. (Kadı. W. Aktaran Ali Yaman) Anadolu’da yer alan Tahtacılar, Abdallar Yörükler, Zazalar, Baraklar, Avşarlar, Nalcılar, Çepniler, Sıraçlar, Amucalılar, Bedreddiniler, Terekemeler, Nusayriler ve Bektaşiler gibi isimlerle anılan gruplar, bugün genel olarak “Alevi” kavramı ile adlandırılırlar. (Andrews Peter Alford, Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar, 1989) Tarihsel süreç içerisinde daha çok göçebe/yarı göçebe olarak yaşayan Tahtacılar, Sıraçlar ve Çepniler gibi yerel adlarla anılan boylar, 16. ve 17. Yüzyıllardan başlamak üzere “Kızılbaş” olarak anılmaktaydılar. Ancak Osmanlı devleti ve Sünni halk arasında “Kızılbaş” sözcüğünün aşağılamaya yönelik anlamlar yüklenerek kullanılması, bütün bu grupların kendilerini Hz. Ali’ye mensup anlamında” Alevi” (Alaouite) diye adlandırmalarıyla sonuçlanmış ve özellikle 19. Yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca İran Azerbaycan’ında, Tebriz yöresinde Ilçı’da Kırklar ve Cehelten olarak adlandırılan Ali İlahi grup, yine İran Azerbaycan’ında Hoy yakınlarındaki Kürt kökenli Ehli Hakklar da kimi araştırmacılarca “Alevi” şemsiyesi altında değerlendirilmektedir. (Melikoff, Uyur İdi Uyardılar) İmam Hüseyin ile ilgili daha fazla bilgi Abdullah İbn Zübeyr’in ayaklanmasıyla bağlantılı olarak verilecektir. Ali rengiyle veya Ehlibeyt rengiyle Anadolu’ya akın akın gelen tarikatların Dervişleri,Abdalları, Daileri adlandırdıkları Horasan Erenleri ve Rum Erenleri kanalıyla Aleviler içinde bir Ali sevgisi,bir Ehlibeyt sevgisi oluşmuş. Bu yaygın sevgi ozanların deyişlerinde de yukarda da okuduğunuz üzere açık bir şekilde görünür olmuştur. Şunu da yazmakta yarar var; Anadolu’yu etkisi altına alan tarikatlar Ehlibeyt renginde olmasına rağmen, İslam’ı kesinlikle reddedip, ne namazı, ne orucu, ne de camiyi kendi inanç ritüelleri içine almışlar, Hace Bektaş Veli’nin de belirttiği gibi, namazsız, oruçsuz, camisiz, hatta Şeriatsız bir inanca gönüllerini açmışlardır. Bu nedenle Anadolu Alevileri, tarihten gelen mazlumların yanında olma, zalimin zulmüne karşı çıkma bağlamında, tarihsel koşulların da dayatmasıyla 12 İmamlara gönüllerini açıp onları dostları olarak görmüşlerdir. İmamların İslami kimliğini bir yana bırakmış, onların namazı, orucu, camisi, haccı hiç bir Aleviyi ilgilendirmemiştir. 72 millete aynı gözle bakma, kadını erkeği eşit görme, kimseyi inancı ve etnik kimliğinden dolayı hor görmeme, sorgulamama anlayışıyla camisiz, namazsız, oruçsuz bugüne kadar gelmişlerdir. İmam Ali’nin haksızlığa uğrayıp sonunda öldürülmesi, oğlu Hasan’ın Muaviye emriyle karısı Cude tarafından zehirletilmesi, diğer oğlu Hüseyin’in Kerbela’daki ödün vermez, baş eğmez duruşunun Yezit askerlerince başı kesilerek katledilmesi, İslam coğrafyasında büyük bir infiale neden olup Şii olan Araplarda ve Arap olmayan Mevali diye tanımladığımız diğer halklarda büyük bir öfke birikiminin yanında, masum ve günahsız olarak bilinen İmamlar ile sıcak bir gönül ilişkisi kurma noktasına gelinmiştir. İmamların bedel ödemeleri muhalif halkın onlara gösterdiği sevgi ve saygı onlar hakkında övücü menkibeleri de doğurmuş. Bire bin katılarak anlatılan İmam Hüseyin’in Kerbela Direnişi, İmam Ali’nin savaş meydanlarında rakip tanımaması, kılıcı Zülfikarın 70 arşın uzayıp bir anda 70 kelle koparması, atı Düldül’e binince kuş gibi uçuşu hikayeleri dilden dile, ülkeden ilkeye yayılarak ta Anadolu topraklarına kadar yayılmış. Ezilenlerin bir kahraman yaratma çabası Allah’ın Arslanı Ali’yi yaratmış, Ali toplumun gözünde en yenilmez, dondan dona giren kah Ali olan, kah Veli olan, Kah Hace Bektaş olan bir kutsal kişiliğe bürünmüş. Savaşlara niye girdiği, neden kelleler kopardığı hiç mi hiç sorgulanmamış, hatta kahramanlığına, korkusuzluğuna alkış tutulmuş, hakkında kahramanlık destanları yazılmış, uzun kış gecelerinde onun Kan Kalesi, Azak Kalesi, Hayber Kalesi cenkleri okunmuş, adına gülbanklar söylenmiş, dilekler adanmış. Ali böyle girmiş Anadolu Alevilerinin gönlüne. Kendi ezilmişliklerini, masumiyetlerini onda görüp, yardımlarına gelecek Hızır olarak da onu ünlemişler „Ya Ali“ diyerek. X Abdullah İbn Sebe’nin kurduğu Ali’yi yücelten, yarı ilahi bir konuma yükselten Sebeiyye Tarikatı da kendinden sonraki tarikatları (Zeydilik, İsmailik, Melametilik, Kalenderilik, Haydarilik, Yesevilik ve Vefailik gibi) temelden etkilediğini daha önceki sayfalarda zikretmiştik. Tarikatların İslam zulmü altında kalan Türklerin yaşadığı bölgelerde hızla yayılması Anadolu’nun da bu katara konar-göçerlerle dahil olması süreci bugüne değin getirmiştir. Bu Sünni İslam’a muhalif olan bu Ali algısı Anadolu’ya farkında olmadan yerleşmiş, mazlumların tek kurtarıcısı kimliğine bürünen Ali, Ozanların da nefeslerinde, deyişlerinde elinde tahta bir kılıçla zuhur edip büyük bir yer tutmuş. Anadolu halkı Ali’nin olsun, 12 İmamlar’ın olsun neye nasıl inandıklarına bakmamışlar, Ramazan Orucu tutuyorlar mıydı, namaz kılıyorlar mıydı, camiye gidiyorlar mıydı, diye sorgulamayıp bağırlarına basmışlar. Kendilerine baskı uygulayan, katleden bir Sünni İslam‘a karşı 12 İmamlar birer sığınılacak liman olmuştur. O limanda kendi özgün, kadim inançlarını maskeleyen bir kült olarak 12 İmamlar bugüne kadar varlığını sürdürdü Anadolu Alevilerinin gönül dostları olarak. 19. yüzyılda Anadolu Kızılbaşlarının Osmanlı baskıları sonucu kendilerini tanıtmak amacıyla kullandıkları “Kızılbaş, Hurufi, Rafizi, Işık Taifesi ” gibi kavramların Osmanlı tarafından aşağılayıcı, kötüleyici olarak görülmesi nedeniyle kendilerini tanımlayıcı bir kavram bulmak zorunda kalmalarıyla Alevi sözcüğü dillerine girmiştir. Arapça olarak bilinen Alevi (Alaouite) sözcüğü, bilim adamları tarafından Hz. Ali’ye taraftar olma, onun soyundan gelme gibi kavramlarla ifade edilmesiyle günümüzde de halen kullanılan bir terim olarak yerini bulmuştur. Alevi sözcüğü, Ali Şiası, Ali taraftarlığı olarak Emeviler döneminde kullanılmaya başlanmıştı. Suriye coğrafyasında da sıkça kullanılıyordu. Osmanlı padişahı II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırması ve onlarla bir bağı olduğu düşünülen Bektaşilerin, Nakşibendliler tarafından da saray erkanına kötülenmesi büyük bir yıkıma yol açmış ve Kızılbaşlar kendilerini tanımlamak için yeni bir kavram bulmak zorunda kalmışlardı. Öyle ki Bektaşi sözcüğünü de kullanamaz bir duruma gelmişlerdi. Anadolu Kızlbaşlarının İnanç Önderleri kendilerini Ali yolundan gittiklerini sandıkları için, Ortadoğu’da kullanılan Alevi (Alawi. Alaouite) sözcüğünü kendi tanımları için yeterli olduğunu düşünüp bu kez de bu sözcüğe sığındılar. Ve bu sözcük günümüzde de tartışmaları birlikte getirdi. Alevi sözcüğünün Anadolu’nun en eski uygarlığı olan Luvilere bağlayan araştırmacılar da var. Alevi sözcüğünün ışığa, ateşe ait olduğu anlamları da çıkarılıyor. Osmanlı beyi Orhan Bey’in, Hace Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın torunu Abdal Musa’yı yanına çağırtmak istediğinde askerlerine: “Gidin bana Işık insanını getirin,” diyor. Hatta Osmanlı Şeyhülislamları Kızılbaşlar için verecekleri fetvalarda hedefteki insanlar için, “Işık Taifesi” diye başlarlardı. Işıktan da gelmiş olabiliriz, ateşten de, günümüzde kendimizi bir Alevi olarak tanıtıyoruz. Ama 19. yüzyılda Luvi diye bir halkın Anadolu’da yaşadığı pek bilinmiyordu. Anadolu’da ilk uygarlığın Hititler (Etiler) olduğu sanılıyordu. Son yüzyılda yapılan araştırmalarda Anadolu’nun en eski uygarlığının Luviler olduğu kanıtlandı. Velhasıl, öyle veya böyle Alevi sözcüğü günümüzün en çok tartışılan kavramı haline geldi. Çünkü Alevi kavramı Ali yanlıları olma anlamında idi. Halbuki Alevilerin Ali’nin inandığı gibi inanmadığını yukardaki yazılarla da anlatmaya çalıştık. İmamların aslında bizim İnanç Önderlerimiz olmadığı da tarihi araştıranlar tarafından ortaya kondu. 12 İmamlar, İslamın her ritüelini yerine getirenler olarak bilinirken, Anadolu Alevileri, İslamın hiç bir ritüelini yerine getirmeyenler olarak biliniyordu. Ama hem Alevi sözcüğünün kullanılıyor oluşu hem de 12 İmamlara olan bağlılık Anadolu Alevilerini bir labirente sürüklüyordu. Bilmiyorum; acaba Alevi sözcüğü yerine başka bir sözcük ile kendimizi tanımlayabilseydik, bugünkü tartışmaların aynısını aynı yoğunlukta yaşıyor olabilir miydik? Aslında önemli olan, Aleviliğin temel ahlak kurallarına uygun yaşayarak kadim inancımıza bir söz gelmesinin önüne geçmek. X Alevilik ve Kızılbaşlık Tarihi adlı eserinde Rüya Kılıç’tan alıntı yapan Ali Yaman, Seyyidlik ve Şeriflik kavramlarına da değinmektedir.10. yüzyıldan itibaren bu şekilde kulanılan Seyyid ve Şerif kavramları Ali soyundan gelenlerin kullandıkları bu kavramların belgeler ve bu belgeleri sağlayan Nakib’ül Eşraf’lık kurumunun oluşmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Buna göre; Hz. Hüseyin soyundan gelenler Seyyid olarak adlandırılmış, Hz. Hasan soyundan gelenler de Şerif olarak adlandırılmışlardır. Bu kavramların yanısıra, Emevilerin son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan olanlar için “Seyyid, Şerif, Emir” gibi lakaplar yanında Alevi kavramı da kullanılmaya başlanmış ve bu durum günümüze kadar sürmüştür. (Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”T.D.V.İ.A. Cilt II. 1989. İstanbul.) Bugün hala Suudi Arabistan, Mısır,Yemen ve İran gibi ülkelerde “Alevi” kavramı Hz. Ali soyundan gelenler için kullanılır. Özellikle 1826 öncesi Osmanlı arşiv belgelerinde de bu şekilde kullanılmaktadır. (Sezgin Abdülkadir, Alevilik Çalışmalarında Usul ve Osmanlı Arşiv Belgeleri, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi) İrene Melikoff’a göre: “Uzun zaman bu cemaat dışı insanların (heterodoxes) belli bir adları olmadı. Küçültücü olduğu ölçüde cemaat dışılılık (heterodoxie) ifade eden Rafizi, Zındık, Mülhid adları ile anıldılar. Ya da daha çok, tarihi, Safavi taraftarlığının adı olan, Kızılbaş sözcüğü ile ifade edildiler ve bu, onların kendilerinin kullandıkları adları oldu. Başlıca Deliorman yöresinde, resmi olarak bilinen, yüzbin dolayında Kızılbaş’ın bulunduğu Bulgaristan’da hep bu deyim kullanıla gelmiştir. Türkiye’de, günümüzde, Ali’ye bağlılıkları dolayısıyla onlara Alevi denmektedir. Oysa Etimolojik anlamıyla, bir Alevi’nin soyca Ali’ye bağlı olması gerekir; sözcüğün İran’da kullanılışı da bu anlamdadır. Bu deyimin Türkiye’de ortaya çıkışı yakın zamanlardadır. XIX. Yüzyıldan önce yaygınlaşmış değildir. Suriye’de geleneksel ‘Nusayri’ sözcüğünün yerini Alavi (Alaouite) deyiminin alışıyla bir karşılaştırma yapılabilir.” (İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, 2. Basım, Demos Yayınları 2009, İst.) Abdülbaki Gölpınarlı da, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyişler ve Atasözleri adlı eserinde, Alevi kavramının siyasal bir içeriğe sahip olduğunu, Hz. Ali’nin Peygamber’den sonra meşru halife olduğu, hakkının yendiği ve Hz. Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin yandaşı olunduğu şeklindeki bu içerik Şii kavramı ile de aynı anlamda kullanılmaktadır. Özellikle Abbasiler döneminde İslam dünyasının çeşitli yerlerinde devletler kuran birçok sülaleler, nüfuzlarını “Alevi” kavramının bu siyasal alana aktarılması olgusuna borçludurlar. Bu soya mensup olmanın siyasal yararları bu soydan olsun olmasın, birçok ailenin Hz. Ali soyundan geldikleri iddialarına yol açmış, bu şekilde çok sayıda siyasal oluşum ortaya çıkmıştır. (Ocak, 1989 a, Alevi) Bazı yerli veya yabancı araştırmacılardan da Aleviliği Şiilik olarak değerlendirenler de vardır. Asıl bilinmesi gereken Alevilik ile Şiilik apayrı şeylerdir. Aleviler, Alevi sözcüğüne çeşitli dayatmaların sonucu sarılmak zorunda kalmışlardır. Şiiler ile Alevilerin 12 İmam sevgisi dışında hiçbir benzerlikleri yokturdur. Hele bugünkü Ordodoks Şiilik ile en küçük bir benzerlikten kesinlikle söz edilemez. Alevilik, hem Şii İslam’ın hem de Sünni İslam’ın koşulları dışında gelişip kendini özgün bir inanç olarak varetmiştir. Tarihsel olarak aynı coğrafyada yaşıyor olsak da içsellikte asla örtüşemez iki ayrı inanca sahibiz. Tanınmış uluslararası ansiklopedilerde yer alan “Alevi” maddelerinde bu kavram çerçevesinde, Pakistan’da İsmaili, İran’da Caferi, Ali İlahi/Ehli Hakk, Mısır’da, Yemen’de Zeydi, İsna Aşeri, Suriye’de Nusayri, Lübnan’da Mütevelli, Dürzi, Irak’ta Şabak ve Kakailer, Türkiye’de Kızılbaş, Tahtacı, Çepni toplulukları nitelediği gibi. (Kadı. W. Aktaran Ali Yaman) Anadolu’da yer alan Tahtacılar, Abdallar Yörükler, Zazalar, Baraklar, Avşarlar, Nalcılar, Çepniler, Sıraçlar, Amucalılar, Bedreddiniler, Terekemeler, Nusayriler ve Bektaşiler gibi isimlerle anılan gruplar, bugün genel olarak “Alevi” kavramı ile adlandırılırlar. (Andrews Peter Alford, Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar, 1989) Tarihsel süreç içerisinde daha çok göçebe/yarı göçebe olarak yaşayan Tahtacılar, Sıraçlar ve Çepniler gibi yerel adlarla anılan boylar, 16. ve 17. Yüzyıllardan başlamak üzere “Kızılbaş” olarak anılmaktaydılar. Ancak Osmanlı devleti ve Sünni halk arasında “Kızılbaş” sözcüğünün aşağılamaya yönelik anlamlar yüklenerek kullanılması, bütün bu grupların kendilerini Hz. Ali’ye mensup anlamında” Alevi” (Alaouite) diye adlandırmalarıyla sonuçlanmış ve özellikle 19. Yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca İran Azerbaycan’ında, Tebriz yöresinde Ilçı’da Kırklar ve Cehelten olarak adlandırılan Ali İlahi grup, yine İran Azerbaycan’ında Hoy yakınlarındaki Kürt kökenli Ehli Hakklar da kimi araştırmacılarca “Alevi” şemsiyesi altında değerlendirilmektedir. (Melikoff, Uyur İdi Uyardılar) İmam Hüseyin ile ilgili daha fazla bilgi Abdullah İbn Zübeyr’in ayaklanmasıyla bağlantılı olarak verilecektir. Ali rengiyle veya Ehlibeyt rengiyle Anadolu’ya akın akın gelen tarikatların Dervişleri,Abdalları, Daileri adlandırdıkları Horasan Erenleri ve Rum Erenleri kanalıyla Aleviler içinde bir Ali sevgisi,bir Ehlibeyt sevgisi oluşmuş. Bu yaygın sevgi ozanların deyişlerinde de yukarda da okuduğunuz üzere açık bir şekilde görünür olmuştur. Şunu da yazmakta yarar var; Anadolu’yu etkisi altına alan tarikatlar Ehlibeyt renginde olmasına rağmen, İslam’ı kesinlikle reddedip, ne namazı, ne orucu, ne de camiyi kendi inanç ritüelleri içine almışlar, Hace Bektaş Veli’nin de belirttiği gibi, namazsız, oruçsuz, camisiz, hatta Şeriatsız bir inanca gönüllerini açmışlardır. Bu nedenle Anadolu Alevileri, tarihten gelen mazlumların yanında olma, zalimin zulmüne karşı çıkma bağlamında, tarihsel koşulların da dayatmasıyla 12 İmamlara gönüllerini açıp onları dostları olarak görmüşlerdir. İmamların İslami kimliğini bir yana bırakmış, onların namazı, orucu, camisi, haccı hiç bir Aleviyi ilgilendirmemiştir. 72 millete aynı gözle bakma, kadını erkeği eşit görme, kimseyi inancı ve etnik kimliğinden dolayı hor görmeme, sorgulamama anlayışıyla camisiz, namazsız, oruçsuz bugüne kadar gelmişlerdir. İmam Ali’nin haksızlığa uğrayıp sonunda öldürülmesi, oğlu Hasan’ın Muaviye emriyle karısı Cude tarafından zehirletilmesi, diğer oğlu Hüseyin’in Kerbela’daki ödün vermez, baş eğmez duruşunun Yezit askerlerince başı kesilerek katledilmesi, İslam coğrafyasında büyük bir infiale neden olup Şii olan Araplarda ve Arap olmayan Mevali diye tanımladığımız diğer halklarda büyük bir öfke birikiminin yanında, masum ve günahsız olarak bilinen İmamlar ile sıcak bir gönül ilişkisi kurma noktasına gelinmiştir. İmamların bedel ödemeleri muhalif halkın onlara gösterdiği sevgi ve saygı onlar hakkında övücü menkibeleri de doğurmuş. Bire bin katılarak anlatılan İmam Hüseyin’in Kerbela Direnişi, İmam Ali’nin savaş meydanlarında rakip tanımaması, kılıcı Zülfikarın 70 arşın uzayıp bir anda 70 kelle koparması, atı Düldül’e binince kuş gibi uçuşu hikayeleri dilden dile, ülkeden ilkeye yayılarak ta Anadolu topraklarına kadar yayılmış. Ezilenlerin bir kahraman yaratma çabası Allah’ın Arslanı Ali’yi yaratmış, Ali toplumun gözünde en yenilmez, dondan dona giren kah Ali olan, kah Veli olan, Kah Hace Bektaş olan bir kutsal kişiliğe bürünmüş. Savaşlara niye girdiği, neden kelleler kopardığı hiç mi hiç sorgulanmamış, hatta kahramanlığına, korkusuzluğuna alkış tutulmuş, hakkında kahramanlık destanları yazılmış, uzun kış gecelerinde onun Kan Kalesi, Azak Kalesi, Hayber Kalesi cenkleri okunmuş, adına gülbanklar söylenmiş, dilekler adanmış. Ali böyle girmiş Anadolu Alevilerinin gönlüne. Kendi ezilmişliklerini, masumiyetlerini onda görüp, yardımlarına gelecek Hızır olarak da onu ünlemişler „Ya Ali“ diyerek. X Abdullah İbn Sebe’nin kurduğu Ali’yi yücelten, yarı ilahi bir konuma yükselten Sebeiyye Tarikatı da kendinden sonraki tarikatları (Zeydilik, İsmailik, Melametilik, Kalenderilik, Haydarilik, Yesevilik ve Vefailik gibi) temelden etkilediğini daha önceki sayfalarda zikretmiştik. Tarikatların İslam zulmü altında kalan Türklerin yaşadığı bölgelerde hızla yayılması Anadolu’nun da bu katara konar-göçerlerle dahil olması süreci bugüne değin getirmiştir. Bu Sünni İslam’a muhalif olan bu Ali algısı Anadolu’ya farkında olmadan yerleşmiş, mazlumların tek kurtarıcısı kimliğine bürünen Ali, Ozanların da nefeslerinde, deyişlerinde elinde tahta bir kılıçla zuhur edip büyük bir yer tutmuş. Anadolu halkı Ali’nin olsun, 12 İmamlar’ın olsun neye nasıl inandıklarına bakmamışlar, Ramazan Orucu tutuyorlar mıydı, namaz kılıyorlar mıydı, camiye gidiyorlar mıydı, diye sorgulamayıp bağırlarına basmışlar. Kendilerine baskı uygulayan, katleden bir Sünni İslam‘a karşı 12 İmamlar birer sığınılacak liman olmuştur. O limanda kendi özgün, kadim inançlarını maskeleyen bir kült olarak 12 İmamlar bugüne kadar varlığını sürdürdü Anadolu Alevilerinin gönül dostları olarak. 19. yüzyılda Anadolu Kızılbaşlarının Osmanlı baskıları sonucu kendilerini tanıtmak amacıyla kullandıkları “Kızılbaş, Hurufi, Rafizi, Işık Taifesi ” gibi kavramların Osmanlı tarafından aşağılayıcı, kötüleyici olarak görülmesi nedeniyle kendilerini tanımlayıcı bir kavram bulmak zorunda kalmalarıyla Alevi sözcüğü dillerine girmiştir. Arapça olarak bilinen Alevi (Alaouite) sözcüğü, bilim adamları tarafından Hz. Ali’ye taraftar olma, onun soyundan gelme gibi kavramlarla ifade edilmesiyle günümüzde de halen kullanılan bir terim olarak yerini bulmuştur. Alevi sözcüğü, Ali Şiası, Ali taraftarlığı olarak Emeviler döneminde kullanılmaya başlanmıştı. Suriye coğrafyasında da sıkça kullanılıyordu. Osmanlı padişahı II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırması ve onlarla bir bağı olduğu düşünülen Bektaşilerin, Nakşibendliler tarafından da saray erkanına kötülenmesi büyük bir yıkıma yol açmış ve Kızılbaşlar kendilerini tanımlamak için yeni bir kavram bulmak zorunda kalmışlardı. Öyle ki Bektaşi sözcüğünü de kullanamaz bir duruma gelmişlerdi. Anadolu Kızlbaşlarının İnanç Önderleri kendilerini Ali yolundan gittiklerini sandıkları için, Ortadoğu’da kullanılan Alevi (Alawi. Alaouite) sözcüğünü kendi tanımları için yeterli olduğunu düşünüp bu kez de bu sözcüğe sığındılar. Ve bu sözcük günümüzde de tartışmaları birlikte getirdi. Alevi sözcüğünün Anadolu’nun en eski uygarlığı olan Luvilere bağlayan araştırmacılar da var. Alevi sözcüğünün ışığa, ateşe ait olduğu anlamları da çıkarılıyor. Osmanlı beyi Orhan Bey’in, Hace Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın torunu Abdal Musa’yı yanına çağırtmak istediğinde askerlerine: “Gidin bana Işık insanını getirin,” diyor. Hatta Osmanlı Şeyhülislamları Kızılbaşlar için verecekleri fetvalarda hedefteki insanlar için, “Işık Taifesi” diye başlarlardı. Işıktan da gelmiş olabiliriz, ateşten de, günümüzde kendimizi bir Alevi olarak tanıtıyoruz. Ama 19. yüzyılda Luvi diye bir halkın Anadolu’da yaşadığı pek bilinmiyordu. Anadolu’da ilk uygarlığın Hititler (Etiler) olduğu sanılıyordu. Son yüzyılda yapılan araştırmalarda Anadolu’nun en eski uygarlığının Luviler olduğu kanıtlandı. Velhasıl, öyle veya böyle Alevi sözcüğü günümüzün en çok tartışılan kavramı haline geldi. Çünkü Alevi kavramı Ali yanlıları olma anlamında idi. Halbuki Alevilerin Ali’nin inandığı gibi inanmadığını yukardaki yazılarla da anlatmaya çalıştık. İmamların aslında bizim İnanç Önderlerimiz olmadığı da tarihi araştıranlar tarafından ortaya kondu. 12 İmamlar, İslamın her ritüelini yerine getirenler olarak bilinirken, Anadolu Alevileri, İslamın hiç bir ritüelini yerine getirmeyenler olarak biliniyordu. Ama hem Alevi sözcüğünün kullanılıyor oluşu hem de 12 İmamlara olan bağlılık Anadolu Alevilerini bir labirente sürüklüyordu. Bilmiyorum; acaba Alevi sözcüğü yerine başka bir sözcük ile kendimizi tanımlayabilseydik, bugünkü tartışmaların aynısını aynı yoğunlukta yaşıyor olabilir miydik? Aslında önemli olan, Aleviliğin temel ahlak kurallarına uygun yaşayarak kadim inancımıza bir söz gelmesinin önüne geçmek. X Alevilik ve Kızılbaşlık Tarihi adlı eserinde Rüya Kılıç’tan alıntı yapan Ali Yaman, Seyyidlik ve Şeriflik kavramlarına da değinmektedir.10. yüzyıldan itibaren bu şekilde kulanılan Seyyid ve Şerif kavramları Ali soyundan gelenlerin kullandıkları bu kavramların belgeler ve bu belgeleri sağlayan Nakib’ül Eşraf’lık kurumunun oluşmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Buna göre; Hz. Hüseyin soyundan gelenler Seyyid olarak adlandırılmış, Hz. Hasan soyundan gelenler de Şerif olarak adlandırılmışlardır. Bu kavramların yanısıra, Emevilerin son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan olanlar için “Seyyid, Şerif, Emir” gibi lakaplar yanında Alevi kavramı da kullanılmaya başlanmış ve bu durum günümüze kadar sürmüştür. (Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”T.D.V.İ.A. Cilt II. 1989. İstanbul.) Bugün hala Suudi Arabistan, Mısır,Yemen ve İran gibi ülkelerde “Alevi” kavramı Hz. Ali soyundan gelenler için kullanılır. Özellikle 1826 öncesi Osmanlı arşiv belgelerinde de bu şekilde kullanılmaktadır. (Sezgin Abdülkadir, Alevilik Çalışmalarında Usul ve Osmanlı Arşiv Belgeleri, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi) İrene Melikoff’a göre: “Uzun zaman bu cemaat dışı insanların (heterodoxes) belli bir adları olmadı. Küçültücü olduğu ölçüde cemaat dışılılık (heterodoxie) ifade eden Rafizi, Zındık, Mülhid adları ile anıldılar. Ya da daha çok, tarihi, Safavi taraftarlığının adı olan, Kızılbaş sözcüğü ile ifade edildiler ve bu, onların kendilerinin kullandıkları adları oldu. Başlıca Deliorman yöresinde, resmi olarak bilinen, yüzbin dolayında Kızılbaş’ın bulunduğu Bulgaristan’da hep bu deyim kullanıla gelmiştir. Türkiye’de, günümüzde, Ali’ye bağlılıkları dolayısıyla onlara Alevi denmektedir. Oysa Etimolojik anlamıyla, bir Alevi’nin soyca Ali’ye bağlı olması gerekir; sözcüğün İran’da kullanılışı da bu anlamdadır. Bu deyimin Türkiye’de ortaya çıkışı yakın zamanlardadır. XIX. Yüzyıldan önce yaygınlaşmış değildir. Suriye’de geleneksel ‘Nusayri’ sözcüğünün yerini Alavi (Alaouite) deyiminin alışıyla bir karşılaştırma yapılabilir.” (İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, 2. Basım, Demos Yayınları 2009, İst.) Abdülbaki Gölpınarlı da, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyişler ve Atasözleri adlı eserinde, Alevi kavramının siyasal bir içeriğe sahip olduğunu, Hz. Ali’nin Peygamber’den sonra meşru halife olduğu, hakkının yendiği ve Hz. Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin yandaşı olunduğu şeklindeki bu içerik Şii kavramı ile de aynı anlamda kullanılmaktadır. Özellikle Abbasiler döneminde İslam dünyasının çeşitli yerlerinde devletler kuran birçok sülaleler, nüfuzlarını “Alevi” kavramının bu siyasal alana aktarılması olgusuna borçludurlar. Bu soya mensup olmanın siyasal yararları bu soydan olsun olmasın, birçok ailenin Hz. Ali soyundan geldikleri iddialarına yol açmış, bu şekilde çok sayıda siyasal oluşum ortaya çıkmıştır. (Ocak, 1989 a, Alevi) Bazı yerli veya yabancı araştırmacılardan da Aleviliği Şiilik olarak değerlendirenler de vardır. Asıl bilinmesi gereken Alevilik ile Şiilik apayrı şeylerdir. Aleviler, Alevi sözcüğüne çeşitli dayatmaların sonucu sarılmak zorunda kalmışlardır. Şiiler ile Alevilerin 12 İmam sevgisi dışında hiçbir benzerlikleri yokturdur. Hele bugünkü Ordodoks Şiilik ile en küçük bir benzerlikten kesinlikle söz edilemez. Alevilik, hem Şii İslam’ın hem de Sünni İslam’ın koşulları dışında gelişip kendini özgün bir inanç olarak varetmiştir. Tarihsel olarak aynı coğrafyada yaşıyor olsak da içsellikte asla örtüşemez iki ayrı inanca sahibiz. Tanınmış uluslararası ansiklopedilerde yer alan “Alevi” maddelerinde bu kavram çerçevesinde, Pakistan’da İsmaili, İran’da Caferi, Ali İlahi/Ehli Hakk, Mısır’da, Yemen’de Zeydi, İsna Aşeri, Suriye’de Nusayri, Lübnan’da Mütevelli, Dürzi, Irak’ta Şabak ve Kakailer, Türkiye’de Kızılbaş, Tahtacı, Çepni toplulukları nitelediği gibi. (Kadı. W. Aktaran Ali Yaman) Anadolu’da yer alan Tahtacılar, Abdallar Yörükler, Zazalar, Baraklar, Avşarlar, Nalcılar, Çepniler, Sıraçlar, Amucalılar, Bedreddiniler, Terekemeler, Nusayriler ve Bektaşiler gibi isimlerle anılan gruplar, bugün genel olarak “Alevi” kavramı ile adlandırılırlar. (Andrews Peter Alford, Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar, 1989) Tarihsel süreç içerisinde daha çok göçebe/yarı göçebe olarak yaşayan Tahtacılar, Sıraçlar ve Çepniler gibi yerel adlarla anılan boylar, 16. ve 17. Yüzyıllardan başlamak üzere “Kızılbaş” olarak anılmaktaydılar. Ancak Osmanlı devleti ve Sünni halk arasında “Kızılbaş” sözcüğünün aşağılamaya yönelik anlamlar yüklenerek kullanılması, bütün bu grupların kendilerini Hz. Ali’ye mensup anlamında” Alevi” (Alaouite) diye adlandırmalarıyla sonuçlanmış ve özellikle 19. Yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca İran Azerbaycan’ında, Tebriz yöresinde Ilçı’da Kırklar ve Cehelten olarak adlandırılan Ali İlahi grup, yine İran Azerbaycan’ında Hoy yakınlarındaki Kürt kökenli Ehli Hakklar da kimi araştırmacılarca “Alevi” şemsiyesi altında değerlendirilmektedir. (Melikoff, Uyur İdi Uyardılar)
|

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler