Sal. Şub 3rd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesine Giden Yol ( 6 )

-Sadık Erenler / Araştırmacı – Yazar/S.Erenler@web.de-

 1968 yılında Türkiye’nin sol gençliğinde Amerika aleyhtarlığı doruktaydı. 1946 yılında Türkiye ile Amerika arasında cicim ayları başlamıştı. Amerikada vefat eden Türkiye Büyükelçisi Ertegün’ün cenazesini “Missouri” adlı Amerikan savaş gemisi Türkiye’ye getirmişti. Gemideki mürettabatın cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için İstanbul’daki genelevleri temizlenip badalanarak Amerikan askerlerinin hizmetine hazır hale getirilmişti. Genelev kadınları da yunulup paklanarak askerlere sunulmak üzere bekliyorlardı. İstanbul’un yerli halkına ise genelevlerinin kapıları kapatılmıştı. Bu davranış halkın diline düşmüş ve hükümet bundan dolayı kınanır olmuştu. 1960 sonrası Türkiye’ye gelen Amerikan  gemileri ve askerleri üniversite gençlerine sürekli 1946 yılını anımsattığı için içten içte homurdanarak: “Türkiye Amerikalıların genelevi değildir, “ diyorlardı.

Amerika’nın  Akdeniz’deki  6. filosu gereksinimlerini karşılamak amacıyla ara sıra program yaparak İstanbul’a demir atıyordu. Üniversite gençliği ise bu geliş gidişlere tepkiliydi. Öğrenci önderleri bu tepkileri eyleme dönüştürmek için toplantılar yapmaya başlamışlardı. İlk yapacakları eylem; “sokakta görülecek her Amerikalının üstüne mürekkep atmak” olacaktı. 14 Temmuz 1968 günü İstanbul’da yüzlerce su tabancası ve litrelerce mürekkep satın alındı.

Amerikalıların gemiden karaya çıkmalarıyla üniversite gençliğinde bir hareketlenme başlamış, kümelenen gençler Amerikalıların inmiş olduğu Dolmabahçe rıhtımına doğru  yönelerek oradaki bayrakları yarıya indirmişlerdi. İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz yaptığı konuşmada şunları diyordu: “Türkiye’nin tam bağımsız olduğuna inanmıyoruz. Onun için de bayrakları yarıya indiriyoruz.”  Gençler günler öncesinden hazırlıklarını yaptıkları için ellerinde mürekkep dolu su tabancaları ile genelevlerin  ve eğlence yerlerinin bulundukları  mevkileri ablukaya almışlardı.  Polis de önceden önlem almış olduğu halde gençleri bir türlü eyleme geçmelerini engelleyememişlerdi. Gençler her rastladıkları Amerikalıların üzerine mürekkep püskürtüyorlardı. Polisler de Amerikalılara zarar vermesinler diye gençlerle kovalamaca oynuyorlar ama bir türlü başa çıkamıyorlardı. O gün, yani 14 Temmuz 1968 günü olaylar sırasında yakalanan 16 genç  “toplantı ve gösteri yürüyüşü yasası”nı ihlal ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındılar. Gençler yine de durmamışlardı. İçişleri Bakanı Faruk Sükan, İstanbul valisi ile arabalarıyla sokak sokak dolaşarak olayları yerinde görmek istiyorlardı. Gençler içlerindeki öfkeyi hala bastıramamış olmalılar ki, gece de gece kulüplerinin çevresine mevzilenerek eğlenmekten çıkan kadınlarla sarmaş dolaş Amerikalılara da mürekkep püskürtmekten geri kalmadılar.

AP’nin “Zehir Hafiye” dedikleri İçişleri Bakanı’nın verdiği emirle Üniversite polis tarafından kuşatılmıştı. Amaç, Türk kadınlarını Amerikalılara peşkeş çekerek Türk konukseverliğini göstermek isteyen hükümet, gençleri ablukaya alıp yeniden konukların rahatsız edilmelerini engellemekti. Gençler polisin kuşatmasına daha bir öfkelenip ağız dalaşına girmeye başlamışlardı. Karşılıklı yaşanan sinir savaşını daha fazla uzatmak istemeyen polisler öğrenci yurdunun bahçesine girdiler. İtişmeler, kakışmalar sertleşmeye başlayınca  bu kez asker devreye girmek zorunda kaldı. 40 kadar inzibat eri polisle öğrencilerin arasına dizilerek olayların daha da büyümesini önlemiş oldu.

Amerikalılar hala eğlencelerine devam etmekteydiler. Gece kulüplerinden, barlardan kadınlarla sarmaş dolaş çıkmaları bu görüntüye dayanamayan gençleri çığırından çıkardı. İnzibatların barikatını aşarak caddeye çıkıp Amerikalılara saldırdılar. Aralarında kavga çıktı. Karaya çıktıklarından beri içmekte olan Amerikalılar zaten sarhoşluktan ayakta duramayacak haldeydiler. Öğrencilerin en küçük bir dokunmasında yerlere düşüyorlardı. Ama Türk polisi sürekli öğrencilerin arasına dalıp Amerikalıları korumaya çalışıyordu. Öğrenciler bu kez geri çekilerek yurdun bahçesinde toplanmaya başladılar. Bu arada Amerikalılarla uğraşan iki öğrenciyi yakalamışlardı. Caddede başlayan polis- öğrenci kovalamacası sonucu   bahçede son buldu. Öğrenciler polisten daha kalabalıktı. Karşı saldırıya geçerek bir komiseri iki arkadaşlarına karşılık olarak rehin almışlardı. Polisler öğrencilerden daha fazla hırpalanmalarının yanında komiserlerinin öğrenciler tarafından sürüklenerek öğrenci yurduna doğru götürülüşlerini de gururları incinerek izlemek zorunda kalmışlardı. Polisler rehin tutulan komiserlerini öğrencilerin elinden almak için saldırıya geçmek isteseler de askerler tarafından engellendiler. Gece yarıyı geçmişti. Polisle öğrenciler arasında pazarlık başlamıştı. Pazarlığı arabulucu Beyoğlu İnzibat bölge komutanı olan Albay yönetiyordu. Öğrenciler polis tarafından gözaltına alınan iki arkadaşlarına karşılık olarak komseri teslim edeceklerdi. Devletin inadını taşıyan polis şefleri, “devletle pazarlık yapılmaz” noktasındaydılar. Pazarlık uzadıkça uzamış, ortam daha da gerilmişti. Polisler çıkmaz bir noktaya geldiklerinde hemen komut veriyorlardı: “kalkan tak, çop çek”. Polisin aldığı buyruğu duyan öğrenciler de boş durmayıp ellerindeki taşlarla sipere çekiliyorlardı. Yine araya Albay giriyor, çatışmayı engelliyor ama gerginliği yenemiyordu. Uzun bir pazarlık sonucu nihayet anlaşmaya varılmıştı. Takas yöntemiyle iki tarafın da elinde olanlar serbest bırakıldılar. Serbest bırakılan iki öğrenci polisin elinde başka bir öğrencinin de olduğunu ve fena dövüldüğünü söylemişlerdi. Sabah olmak üzereydi, iki taraf arasında da çatışma çıkmasına ramak kalmıştı ki, Emniyet Müdürü yurdun önüne gelerek ortalığı yatıştırmak için bir konuşma yaptı: “Sizi temin derim ki dövülme yoktur.”

Gerginlik bitmemişti. Polisler beklemekten ve sabretmekten usanmış olmalılar ki ansızın saldırıya geçtiler. Öğrenciler tetikteydiler, anında taşlarla karşılık verdiler. Askerler araya girdi, polisler de taşlamaya başlamışlardı, askerler iki taraflı taş yağmuru altında kalmışlardı. Aradan çekildiler. Polisler de bundan yararlanarak yurdun bahçesine doluştular. Bir elinde cop, diğer elinde kalkan olan polisler tüm öfkelerini önlerine çıkan öğrencilere kusmaya başlamışlardı. Polislerle başa çıkamayacaklarını anlayan öğrenciler binaya girerek kapıları kilitlediler. Polis daha hızını alamamıştı. Demir kapıyı kırıp binaya girdiler. Binaya giren polislere karşı öğrenciler ranzaları kullanarak merdiven başlarında barikatlar kurmuşlardı. Polisler bunları da aştı. Kalkan ve copa karşı öğrencilerin ellerinde sandalye, cetvel, çoğu da tekme ve tokatla kendini korumaya çabalıyordu. Yatakhanelerde bir kovalamaca başlamıştı. Öğrenciyi yakalayan polisler coplarla girişerek öğrencileri etkisiz hale getiriyorlardı. Polise yeni bir takviye gelmiş onlar da ikinci katı muhasara altına almışlar, her önlerine çıkan öğrenciyi acımasızca vurarak yere indiriyorlardı. Yurdun komşu evleri ışıkları söndürüp  pencerelerden sarkarak boğuşmaları izliyorlar ve kulaklarına gelen bağrışmaları, küfürleşmeleri dinliyorlardı. Hatta komşular toplum polisinin bir öğrenciyi ikinci kattaki pencereden dışarı attığını şaşkınlıkla izlemişlerdi. O öğrencinin üzerinde pijamaları vardı. Yatağındayken baskına uğramıştı, adı da Vedat Demircioğlu idi. Polisler yurtta yakaladıkları öğrencileri yaka paça bahçeye taşımaya başlamışlardı. Kenarda bekleyen asker yeniden müdahale etme gereğini duymuştu. Polisleri zorla yurdun bahçesinden çıkartmaya çalışıyorlar ama büyük bir dirençle karşılaşıyorlardı. Asker baktı ki polisle bu şekilde başa çıkamayacak aldığı komut emriyle namlular polise yöneltildi. Polis işin ciddiyetini anlamış olacak ki yakaladıkları öğrencileri orada bırakıp yurdun bahçesini kısa sürede boşaltıverdiler.

Basın olayı ertesi gün hemen vermişti. Cumhuriyet gazetesi olayı şöyle anlatıyordu:

   “Polis rastladığı her öğrenciyi, insafsızca ve öç alma duygusu içinde coplamaya başladı. Pijamalı, şortlu, yarıçıplak gençler yerlerde sürükleniyor, dışarda bekleyen arabalara kurbanlık hayvan gibi ya da idam mahkumları gibi tıkılıyordu.”

Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Ecvet Güresin 18 Temmuz 1968’de şunları yazıyordu:

“Doğrusunu isterseniz söylenenlere inanmadım. İnanamadım, çünkü Amerikalı askerlere boya atmak veya onları yuhalamak yüzünden polisin üniversiteyi basacak, öğrencileri coplayacak kadar akıldan uzaklaşabileceğini sanmıyordum. Fakat arkadaşlardan tahkik edince, olayın doğru olduğunu hem hayretle hem de dehşetle öğrendim.”

Öğrencilerin pijamaları, gömlekleri hem yırtılmış hem de kan içindeydi. Askerlerin polisleri bahçeden çıkarmasından sonra, polisler yurdun önünden çekilmişlerdi. Ama gençler üzerlerindeki kanlara, lime lime olmuş giysilerine bakmadan yarım kalmış işlerini tamamlamak için yeniden Taksim meydanına yürüdüler. Atatürk anıtına alışılmışın dışında çelenk veya çiçek yerine bu kez sopalara çakılmış kartonlara yazılmış sloganlar, özdeyişler bıraktılar. Onların anıtın önünden ayrılmasıyla polis anında orada bitip tüm oraya bırakılanları kırdılar, yırttılar, yerlerde çiğnediler.

444 öğrencinin kaldığı yurt bir savaş alanına dönmüştü. 3 öğrenci ağır yaralıydı. Hastanede yoğun bakıma alınan öğrencilerden Vedat Demircioğlu tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. 24 Temmuz 1968 günü öldü. Amerika uşaklarının da yürekleri soğumuştu sanırım.

1950 yılında iktidara gelen DP döneminde başlayan Amerikan sevdalılığı sağ görüşlü muhafazakarlar için kadınlarımızın ve kızlarımızın onlara peşkeş çekilmesiyle eşdeğerdeydi. Üniversite gençliği buna dur deyip “Bağımsız Türkiye“  haykırışıyla onların gözünde vatan haini damgası yiyorlarken, sağ kesim,  kadınların ve  kızların Amerikalılara peşkeş çekilmesini vatanseverlik olarak algılıyorlardı.

Ogünkü yurt baskınında askerlerin her türlü müdahalesine rağmen polis 23 genci alıp götürmüştü.  Amerikan severliği ve karşıtlığı ortamı gerdiği gibi kana da bulamıştı. Öğrencilerin içindeki öfke ise hala dinmiş değildi. 17 Temmuz günü Dolmabahçe rıhtımına akın etmeye başladılar. DİSK, yayınladığı bir bildiriyle işçileri öğrencilerle omuz omuza mücadeleye çağırdı. Üniversite öğrencileri ve onlara katılan halkla birlikte polis barıkatına rağmen Dolmabahçe rıhtımında yakaladıkları Amerikalıları denize atıp arabalarını da yaktılar.

İstanbul’da öğrenciler eyleme geçerler de Ankara’nın üniversite gençleri buna sessiz kalır mı? Kalınmadı da. Onlar da öfkeyle bilenmişlerdi. Gösteri yapan gençler, Amerikan Haberler Merkezi, Amerikan kütüphanesi ve hava yollarını taşa tuttular.

İstanbul sokallarında gerginlik dinmemişti. Hele Vedat Demircioğlu adlı öğrencinin öldürülmesi gösterilerin ve çatışmaların artmasına vesile olmuştu.

Üniversiteli gençler 25 Temmuz günü gösteri yürüyüşünden sonra İstanbul Valiliği’nin kapısına, Vedat’ın öldürülmesini protesto etmek amacıyla bir tabut koydular. Gösteriye polis karışınca yine çatışma çıktı. Milliyet Gazetesi’nin yazdığına göre, o çatışmada 30’u öğrenci, 20’si polis 50 kişi yaralandı.

  1. Filo’nun Türkiye’ye gelmesiyle başlayan gerginlik üniversite öğrencileri tarafından başlayan protesto gösterileri ile polisle çatışmaya değin uzanmıştı. İstanbul’daki kanlı  çatışmaların ardından ülke genelinde Antiamerikan gösteriler düzenlenmeye başlanmıştı. Bu gösterilerden birisi de Konya’da planlanmıştı. Alınan karara göre protesto gösterisi 6. Filo’nun İstanbul’dan ayrılmasından sonra yapılacaktı. Herşeye cacık olan Komünizmle Mücadele Derneği daha çabuk davranarak 6. Filo’nun İstanbul’dan ayrıldığının akşamı, “Komünistler Moskova’ya” haykırışlarıyla bir karşı bir gösteri düzenlediler. Amerikancı göstericiler herşeyi önceden planlamışcasına hedeflerini belirlemişlerdi. TİP İl Merkezi’ne, Öğretmenler Derneği’ne, Yeni Konya Gazetesi’ne, içkili gazinolara, gece kulüplerine saldırdılar. Yaktılar, yıktılar. CHP Genel Başkanı İnönü’nün tepkisi büyük olmuştu. Ona göre, olaylar irticai eylemler ve çapulculuktu.

Türkiye genelinde yükselen tansiyon ve muhalefetin yüklenmesi sonucu hükümet olayların sorumluları hakkında işlem yapmak zorunda kaldı. Hükümetten iki bakan Konya’ya giderek olayları yerinde incelediler, ikinci Ordu Komutanı ile görüştüler. Konya Milletvekili olan İçişler Bakanı Faruk Sükan toplantı sonunda açıklamasını yaptı: ”Aşırı solun son günlerde giriştiği tahrip ve anarşi hareketlerinin Konya’daki üzücü olaylarda rolü olduğu kanaatindeyim. Dev insan toplulukları arasına bozguncular ve tahripçiler karışmıştır. Bunun üzerinde ciddiyetle durmaktayız. Bu olayları irtica hareketi olarak göstermeye gayret edilmemelidir. Çapulculuk olayı yoktur. Tecavüz ve tahrip suçları var.”

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar vermiş olduğu demeçte Konya’da yaşanan olayları değerlendiriyordu: “İrtica Amerikan emperyalizminin geri kalmış ülkelerde kullandığı başlıca silahtır. Bütün bu olayların, Türkiye’de bir faşist darbeye zemin hazırlayan doğrultuda gelişmeleri göstermektedir.”

CHP Genel Başkanı İnönü de: “Konya olaylarına doğru, sorumlu ve memleket huzurunu sağlayıcı bir teşhis koymak lazımdır. Konya olayları suni olarak beslenip yetiştirilen derneklerin, örgütlerin İstanbul’da ve Bursa’da şahlanışından sonra kendine güvenerek taaruza geçmesinin delilleridir. Öğretmenler, kitapçı dükkanları, gazeteler tecavüze uğramışlardır.”

Aynı gün iktidar yanlısı Milli Türk Talebe Birliği hoparlörlerle halkı sola karşı ”cihada”  çağırmaya başladı. Dinci yayınlarıyla ünlü “Bugün” gazetesinin sahibi Mehmet Şevki Eygi yazılarıyla dincilerin asıl silahı olan ve rağbet gören  toplu namaz çağrılarına başladı. Eygi ”Allah yoluna davet için” halkı Sultan Ahmet Camii’nde sabah namazına çağırıyordu.

Sağ kesim böyleydi işte. Sıkıştılar mı Allah, din, kitap diyerek  halkı kendi emellerine alet ediyorlardı ve bu çağrı hala günümüzde de geçerliliğini korumaktaydı. Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta – yirmibirinci yüzyıla yedi varken- bu dinsel çağrılarla insanları kendi gibi düşünmeyen ve inanmayan insanların üzerine saldırtıyorlardı, her türlü vahşetin yaşanmasına olanak sağlayarak.

DEVAM EDECEK…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir