12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesine Giden Yol ( 12)
|
| Sadık Erenler | Araştırmacı – Yazar/S.Erenler@web.de | İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Batı Bloku ile kurulan yeni ilişkiler nedeniyle ırkçı Türkler, bazı kavramların (faşist gibi) değiştirilip yeni söylemlerle yola devam etme düşüncesiyle harekete geçmişlerdi. “Turancılık” yerine “Milliyetçilik”, “Türk ırkı” yerine “Türk milleti”, Bozkurtlar” yerine “Milliyetçiler” demeye başlamışlardı. Yeni tezlerini Millet, Orhun, Kopuz, Büyük Doğu, Hareket gibi yayın organları, Türk Gençlik Teşkilatı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği gibi örgütler aracılığıyla kitlelere yaymaya çalışıyorlardı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan özgürlük atmosferinde sadece solcular değil, miliyetçiler ve dinciler de hızla örgütlenmeye başlamışlardı. 1961’de isim babalığını Şair Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı Anadolu Kulübü kuruldu. 1962’de kurulan Aydınlar Kulübü ve Türkçüler Derneği, 1964’te yerlerini Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne bıraktı. 1970’lerde faaliyete geçen Milli Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları, Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütler Türk- İslam sentezcisi öğrencilerin bir araya geldikleri çatıları oluşturdu. Resmi ideoloji yapımında önemli roller üstlenen Aydınlar Ocağı’nın kurucularından olup uzun yıllar yöneticilik yapan Süleyman Yalçın’a göre, “Türkün en kısa tarifi, Türkçe konuşan Müslüman” şeklindeydi. 1970-1980 arasında Türk-İslam Ülküsü’nün sokağa yansıması çok kanlı olmuştu. Alparslan Türkeş’in liderliğini yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ne (MSP) oy vermiş olan kitlenin bir bölümünün MHP’ye yönelmesini sağlamak için ünlü “3K” (Kızılbaş-Kürt-Komünist) formülünü parti söylemine dahil etmişti. Militanlarını da hareketlendirmek, kitleleri etkilemek için Türkçülükten çok İslamcılık söylemleri kullanılıyordu. Bunun hasadını da 1973 seçimlerinde yüzde 11.8 oranında oy alan MSP, Haziran 1977 yılında yapılan seçimde 8.6’ya gerilemiş, MHP ise 1973 yılındaki oy oranını 3.4’den 1977 seçimlerinde 6.4’e yükseltmişti. Bu oy artışıyla cesaretlenen MHP, Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı sanayide geri kalmış Orta ve Doğu Anadolu yerleşim yerlerinde Türk-İslam sentezcisi çevrelerin önderliğinde yaratılacak “İç savaş” koşulları gerekçesiyle ordu ve MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloku oluşturma çalışmaları başlatmıştı. Partinin yan kuruluşu Ülkü Ocakları vasıtasıyla- CIA ajanı Aleksander Peck’i de katkılarından dolayı unutmamak gerek, Maraş Katliamının öne çıkmayan suçlularından birisidir- hayata geçirilen stratejinin acı meyveleri, Malatya, Sivas, Maraş ve Çorum katliamları oldu ve ardından da 12 Eylül Askeri Darbesi… 12 Eylül’ün özgürlükleri ve insan haklarını ayaklar altına alışının yanında kurumlar adına öneri yapılmasının yasak olduğu günlerde Aydınlar Ocağı; iki genel başkanı Süleyman Yalçın ve Salih Tuğ’un imzalarıyla iki anayasa taslağını Milli Güvenlik Konseyi’ne gönderebildi. Anayasa Komisyonu üyeleri Şener Akyol ve Yılmaz Altuğ “Ocak” üyesi, Başkan Orhan Aldıkaçtı ise ocağa yakın bir kişiydi. Aydınlar Ocağı bununla da kalmadı. 1981 yılının Mayıs ayında “Eğitim ve Din Eğitimi Semineri” düzenledi.Dİn eğitiminin zorunlu kılınması Aydınlar Ocağının tavsiyeleriyle oldu. Nitekim Süleyman Yalçın Yeni Gündem Dergisinde ortaya çıkan anayasayı şöyle tarif etmişti: “Bizim hukukçu, Tarihçi, Sosyolog arkadaşlarla çalışarak oluşturduğumuz taslağın içindekilerle Konsey’in bugün kabul ettikleri yüzde 75-80 aynıdır.” 1983 yılında Türk-İslam Sentezi, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) Milli Kültür Özel İhtisas Komisyonu Raporu şeklinde, Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ek belgesi oldu. Darbe sonrasında TTK’nın yerine açılan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) Türk-İslam Sentezi’nin en önemli ideoloji üretim merkezi oldu. Yedi kişilik yönetim kurulunun Cumhurbaşkanı tarafından atanan dört üyesi Prof.Dr. Reşat Kaynar, Prof. DR. Hamza Eroğlu, Prof. Dr. Şükrü Elçin ve Vefik Kitapçıgil Türk-İslam sentezciydi. Kurumun 20 Haziran 1986 tarihli 10. Oturumunda sunulan raporda Türk-İslam Sentezi’nin temel düsturları tek tek ela alınmıştı. “Soydaşlar”, “Dış Türkler”, “Pan Turancılık”, “Türklerin İslamiyet’e hizmetleri” gibi kavramlar bu tarihten sonra daha sık duyulmaya başlandı. 28 Şubat 1997 tarihindeki darbeden sonra ABD’ye gitmek zorunda kalan Fettullah Gülen Türk-İslam Sentezi’nin son büyük temsilcisiydi. “Benim tasavvurumda bizler milli köklerimizin yeni sürgünleriyiz,” diyen Fettullah Gülen “millet” kelimesinin önüne “Türk” kelimesini koymaktan çoğu kez kaçınmıştı. Ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri (onun deyişi ile) Türki dünyalar sözkonusu olduğunda perhizi bozdu. “Kana ve ırka dayalı gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu “söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri geldiğinde “safkan 10 milyon Türk”, “özbeöz saf Türk demekten kaçınmadı. Çünkü Gülen düşüncesinde Türklük, İslam ve Müslümanlığın kimliksel ve etnik yanını tamamlama işlevini yerine getiriyordu. Fettullah Gülen’in fikir babası olduğu “Cami-Cemevi” projesi de Türk-İslam Sentezi’nin en son ürünüydü. Buradan bakıldığında 12 Eylül askeri darbesi sadece olağanüstü bir baskı dönemini değil, topluma doğal gelişim süreciyle de ciddi şekilde, adeta toplum, Türk-İslam sentezi içine alınarak yeniden yapılandırıldığı bir sürecin başlangıcıydı. 12 Mart 1971 darbesi dönemini anlatan o zamanki Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç şöyle bir ifade de bulunuyordu: “Sosyal uyanışın ekonomik kalkınmanın önüne geçmesi” yargısıyla gerekçelendiriyor ve bunun gereği olarak da sosyal uyanış kanla bastırılıyordu. Ama düşünülen olmamış, 12 Mart sonrası sosyal uyanışla birlikte devrimci mücadele de umulmadık bir hızla ayağa kalkıp egemen sınıfların korkulu rüyası olacaktı. Karşı atağa kalkan egemen sınıflar, devletin tüm erkini de yanına alarak sosyal uyanış içinde olan muhalif seslerin yükselişini engellemek için her türlü yolu tahrip etmekle koşuluydular. Bununla da kalmayıp asıl kaynağa inme ihtiyacı hissetmeleri ve bu bağlamda muhalif sesleri besleyen kültürel bağların da topyekun yokedilmesinin kararlaştırılması. Bu mentaliteyle 12 Eylül toplumsal hareketi bastırmanın miladı oldu. Topluma yıldırma, ezme, baskı, dayatma yeterli olmayınca ve geleceği kendilerine daha güvenilir hale getirmek için varolan düzenin yasal çerçevesini değiştirmek, toplumun asıl kimliğini ortaya koyan kültürel ve inançsal eğilimlerini bütünüyle yeniden dizayn etme refleksi gelişti. Türk-İslam Sentezi; Kürtleri Türkleştirmek, Alevileri Sünnileştirmek ve böylece biat kültürüyle toplumu etiketsiz ve etkisiz hale getirerek yönetmeyi kolaylaştırmak amacı güdüyordu. Türkiye halkı bu yeniden yapılanmaya yabancı değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi de aynı amacı güdüp, binlerce insanın kanına girerek bugüne gelmişti. 1937-38 Türkiye’sine baktığımızda Dersim’in Kürt-Alevi halkı üzerinde uygulanan toptan imha planı toplumu asimile etmenin en kanlı yöntemi olmuştu. Günümüz koşullarındaki yürüyüşün biraz daha yumuşak olduğu düşünülse de devletin bunu şiddetli bir çatışmaya dönüştürme olasılığı da az değildi. 12 Eylül darbesi sonrasında Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1983 seçimlerine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı. Siyasi partiler kapatılarak parti liderleri gözetim altında tutulmuş ve yargılanmıştı. Türk siyasetinin yeniden tasarlandığı ve yaklaşık dokuz yıl süren askeri düzende 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştı. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanarak 517 kişiye idam cezası verilmişti. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelenmiş, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklanmıştı. Gazeteler 300 gün yayın yapamamış, 30 bin kişi sakıncalı bulunduğu için işten atılmıştı. 12 Eylül darbesi denince akıllara aylarca süren gözaltılar, gözaltında kayıplar, akılalmaz işkence yöntemleri gelir ki, bunlar insan onurunu ayaklar alına alan işkencelerdi. Gazeteci Oğuz Güven, 78 kuşağını anlattığı “Zordur Zorda Gülmek” adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor. Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri. Örneğin: Falaka; sürekli uygulanan bir işkence yöntemiydi.Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas,, cop, zincir, saz sapı, pik demir vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı. Köpek Saldırtma Yöntemi: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu. Zincir Yöntemi: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırtsırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı. Germe Yöntemi: Tutklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırt üstü yere düşerdi. Ayaktan Asma /Tepe: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, İstiklal Marşı’nın on kıtası okutulurdu. Kule: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık oluyordu. Ranza altı: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için, kiminin eli, kiminin kolu dışarda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı. Kantar: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi. Kervan: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi. Sehpa: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı. Çek-Çek: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar. Lağım Suyuna Sokma: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi. Kitap Okuma: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı. Marş Söyletme:Cezaevinde bulunan herkes elliyi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi. Öl Dediğimde: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “öl” komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı. Banyo: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, “yat-sürün” komutuyla tutuklular süründürülerek koğuşlarına götürülürdü. Sayım Düzeni: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı. Gece nöbeti: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu. Pislik Yedirme: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi. İşeme: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi. Tecavüz: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi. Hastane: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı. Verem: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi. Ayakta Bekletme: Bu yöntem, cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05’den akşam 17-19’a kadar tutukluların oturması yasaktı. Konuşma Yasağı: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı. Gece Baskını: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı. Avukat-Ziyaret dayağı: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiç bir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alış verişinde bulunamazlardı. Mahkeme Dayağı: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi. (Alevilerin Sesi Dergisi, sayı 196, 09/2015 sayfa 38-39) Devam ediyor… |

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler