Pts. Şub 2nd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (1)

⌈Aziz Tunç⌉

– Giriş-

Maraş soykırımının 42. yıldönümünde, 2020’de katliamı ve direnişi konu alan bir kitap yayınlandı. Elbette Maraş soykırımını konu edinen bir kitabın yayınlanması değerli ve önemlidir. Başka yazarların makalelerinin içinde yer aldığı, ancak derleyici/yazarın çok sayıda makalesiyle kitaba hâkim olan ana fikri oluşturduğu görülmektedir.

Kitapta makaleleri bulunan yazarların bazıları yaşadıkları direniş sürecini ve katliama dair teyit edilmiş, genel kabul görmüş görüş ve düşünceleri ifade etmişlerdir. Bir kısım yazar ise yapılan çalışmaya desteklerini ifade etmek için yazmışlardır. Bu yazarların makalelerinden ifade edilen görüş ve düşünceler konusunda kimi önemli farklılıklar olsa da bu farklılıklar birlikte olunabilir farklılıklardır.

Ancak söz konusu kitabın ana fikrini oluşturan derleyici/yazarın makalelerine ilişkin bir değerlendirme yapılması, çok istenmemesine rağmen, zaman içinde zorunluluk halini almıştır. Dolayısıyla derleyici/yazarın makaleleri, bu değerlendirmenin konusunu oluşturmaktadır. Orhan Gazi Ertekin adlı yazarın derlediği söz konusu kitabın adı Maraş Katliamı / Vahşet, Direniş’tir.

Yazarın 2020’de yayınlanan ve eleştiri konusu olan makalelerini içeren kitap kısa sürede edinilmiş, okunmuş ve burada yazılan düşünceler not edilmişti. Ancak toplumsal mücadelenin hassasiyeti, Alevi toplumunun ve kurumlarının bu tür tartışmalardan uzak durma eğilimleri, alınan notların yayınlanmasının gerekli olmadığı şeklinde bir kanaatin oluşmasına yol açmıştır. Fakat gelinen aşamada yazarın, gerçekleri çarpıtarak geliştirdiği iddialara karşı somut olgulardan beslenen hakikatlerin söylenmesi, dolayısıyla bu cevabın yazılması zorunlu hale gelmiştir. Zaten metnin ilk bölümünde yazarın Maraş soykırımı hakkındaki iddialarının ve görüşlerinin neden konu edilmek zorunda kalındığı daha ayrıntılı olarak ifade edilecektir.

Burada murat edilen haklı olmak, haklı çıkmak, bu yolda giderken bir şeyleri kırmak, dökmek değildir. Sadece gerçeğe, bir tek gerçeğe bağlılıktır asıl olan. Umulur ve dilenir ki bu eleştirilerin muhatabı da soruna demagojinin ve illüzyonun cazibesiyle değil, toplumsal değerlere bağlılığın sorumluluğuyla yaklaşır.

Bu amaçla ortaya çıkan cevap metni ne yazık ki biraz uzun olacaktır. Daha kolay ve rahat okunabilir, daha özlü ve daha kısa bir metinle görüşlerimizi anlatmak çok doğru olandı. Ancak bu durumda bir handikap vardı; konu ya yeterince açıklığa kavuşturulamayabilir, dolayısıyla anlatılmak istenenler amacına hizmet edecek düzeyde anlatılamayabilirdi veya kolayca istismar edilebilirdi. O nedenle daha kısa yazılamadığı için, yani mevcut durumdan dolayı özür dilemekten, okurların sabırlarına sığınmaktan başka yapacak bir şey bulunmamaktadır. Bu noktayı belirttikten sonra yazarın söz konusu değerlendirmeleri, üslubu, yöntemi, iddia ve görüşleri, ilgili bölümlerde ayrı ayrı incelenecektir.
Orhan Gazi Ertekin.

Konuyu tartışmaya geçmeden önce adı geçen yazarı, mümkün mertebe kendisinin anlatımlarından kısaca da olsa tanımak iyi olacaktır. Bir röportajda yazar kendisini, “liberal solcuyum: öğrenci derneklerinde yöneticiydim” diye anlatmaktadır. Ayrıca “ODTÜ’de öğrenci derneğinde görev aldım. 15-16 yaşımdan itibaren kendime hep solcu dedim. ODTÜ’den itibaren de Marksist’im diyordum. 90’lardan sonra Türk solunun içindeki Kemalist kodların sorgulanması gerektiğine dair bir algı başladı bende. Evrensel solun argümanlarının politik bir harekete dönüştürülmesi gerektiği düşüncesi zamanla kesinleşti. Şimdi benim için doğru adlandırma şudur; liberal sol ya da özgürlükçü sol.”

Yazar “ODTÜ’de master yaptım. 1944 yargılamaları, Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi isimlerin yargılandığı Turancılık davası üzerine tez yazmıştım. Milliyetçilik üzerinde uzun yıllar çalıştım. Akademik çalışma perspektifim bu benim. Dışarıdan tam da karşıt olarak gördüğüm kesimi entelektüel bilgi konusu haline getirmek. 2000’li yıllara kadar hep milliyetçilik, Türk tarihi, Orta Asya, faşizm, Kemalizm ve Cumhuriyet tarihi üzerine okumalarım vardı.” Görüldüğü gibi yazarın Türk ırkçılığı konusunda müktesebatı yüklü, maşallah. Bu durumun da sağladığı kolaylıkla olacak ki yazar, yargıç olarak göreve başladıktan sonra, FETÖ kontenjanında AKP’ye geçen ve bir dönem AKP’nin prenslerinden olan Osman Can’la tanışmış ve birlikte çalışmaya başlamışlar, bu çalışmaların bir yerinde Demokrat Hakimler Derneği’ni kurmuşlardır. Derneğin başkanlığını Osman Can yaparken yazar da derneğin yönetim kurulunda görev yapmıştır. Belirtilen çalışmalarından dolayı Osman Can ile Orhan Gazi Ertekin,

FETÖ tayfasınca “yargıda Kemalist tahakküme son verecek insanların temsilcileri” olarak tanıtılmışlar, övülmüşler, sevilmişler, sürekli öne çıkartılmışlardır. https://www.farukbildirici.com/2011/07/03/orhan-gazi-ertekin/ FETÖ’cülerin bu desteğinin ve onayının sonucu olarak yazarın dernek arkadaşı Osman Can, AKP’de milletvekili olmuş ve AKP’nin merkez karar organında yöneticilik yapmıştır. Bir süre sonra da yazar, Demokrat Yargıçlar Derneği’nin başkanlığına geçmiştir.

Bu arada 2010 Anayasa Referandumu yapılmıştır. Bu referandum kamuoyunda önemli tartışmalara yol açmış, üç siyasal tutum ortaya çıkmıştır. AKP’yi destekleyen “evetçiler”, CHP’nin başını çektiği “hayırcılar” ve üçüncü yolu savunan Kürtlerin, Alevilerin önemli bir kısmının ve demokrasi güçlerinin oluşturduğu “boykotçular.” Boykotu savunan demokrasi güçleri “ne kırk satır ne kırk katır” diyerek dayatılan antidemokratik seçenekleri kabul etmemişlerdir. Çünkü “evet-hayır” ikilemine sıkıştırılmış olan bu Anayasa Referandumundan demokrasinin çıkmayacağı çok açıktı. “Evet” de “hayır” da sistemin ve devletin taleplerine hizmet ediyordu.

İşte bu referandumda halka güvenmeyen, “tatlı sularda” siyaset yapmayı marifet sayan bir grup “yetmez ama evet” diyerek, siyasette karşılığı olmayan bir tutum içine girmişlerdi. Eleştiriye konu edilen yazar da “yetmez ama evet” diyenlerdendi ve yıllar sonra, “Yetmez ama evet dediğimiz için kesinlikle pişman değilim. Hatta gurur haneme yazdığım bir şey olarak görüyorum. Eski Türklerde bir gelenektir, ölenin mezarına öldürdüğü düşman sayısı kadar taş dikerler, ona balbal derler. Ben de ölünce başucuma eski HSYK için bir balbal dikilmesini isterim. Ama tabii yeni HSYK için de bir balbal dikmelerini tercih ederim” diyerek bu apolitik tutumu marifet gibi göstermek istemiştir. https://www.farukbildirici.com/2011/07/03/orhan-gazi-ertekin/ Alevilerin ezici çoğunluğunun demokratik siyasetin merkez partisi olan BDP ile birlikte boykot ettiği ve büyük bir başarı sağladığı referandumda yazar, “yetmez ama evet” diyerek sistemin güçlenmesine hizmet etmiş, üstelik bu tavrını, görüldüğü gibi, ısrarla ve övünerek savunmuştur.

Yazar aynı zamanda babasının sosyal konumunu ve dinsel bakış açısını, ayrıca eski Dev-Savaşçı abisinin mahpus yatmışlığını ve işkence görmüş olmasını, kendi pozisyonunu güçlendirmek için değerlendirmiştir. Konuyla ilgili, “Mahsuni Şerif, babamın yetiştirdiği kişilerden birisidir. Babamın üzerine de bir türküsü var, ‘Afşin’de Yemliham kaldı’” diyerek ayrıntı veriyor. Ancak yazar gerçeği çarpıtarak babasını Mahsuni’yi yetiştiren birisi gibi göstererek başkalarının prestijinden yararlanmaya çalışmaktadır.

Halbuki Mahsuni Şerif, söz konusu türküsünde “kendisini yetiştiren” bir büyüğüne, yol göstericisine değil, sorunlarına ortak olmak, dertlerini paylaşmak istediği bir dostuna türkü yazmıştır. Okuyucular yazarın sözünü ettiği türküyü dinlerlerse, gerçeği göreceklerdir.

Alevilerin genellikle solun değerlerine yakın durmalarının etkisiyle olmalı ki yazar da bunca fikir değiştirmesine rağmen, Alevilerle kurmak istediği ilişkileri göz önüne alarak, “liberal solcu” olarak kalmaya devam etmiştir. Bütün bu bilgilerden sonra sayısız tecrübeyle ortaya çıkmış olan “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” veya “arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim” özdeyişlerini hatırlayarak yazarın sosyo-politik kimliğini anlamak kolaylaşacaktır.

2. Yazarın iddiaları ve bu iddialara cevap vermenin zorunluluğuna dair
Yazar, Maraş soykırımı hakkında “Bu kitap… olgusal ve teorik düzeyde birkaç yenilik getiriyor. Bugüne kadar eksik bırakılmış, yeterince ilgilenilmemiş bazı merkezi önemdeki konuları temel dikkat alanına taşıyor ve katliama dönük soruları ve cevapları yeniden düşünmeye çağırıyor.” s. 16 diyerek kitabı yazmış olmanın gerekçesini anlatmaktadır.

Devamında “…Maraş katliamının öncesi ve sonrası başlıkları ile tüketilen ‘tarihsel’ anlatımın kendisi de eksik ve sorunludur” diye yazmakta ve “…bu durumun hem bilgi eksikliğinden hem de sorunlu bir bakış açısından kaynaklandığını.” s. 16 ileri sürmektedir.

İlerleyen sayfalarda yazar, “Maraş katliamında bir işkence, bastırma ve direniş gerçeği vardır ve bu merkezi konu ihmal edilmiştir.” s. 21 diye sözde bir başka eksiklik olduğunu belirtmektedir.

Sayfa 17’de, “Maraş katliamının olay örgüsü maddi bir vakıa olarak ortaya çıkışı ve tarihsel anlatımı üzerine yeniden düşünmek gerektiği kanaatindeyiz” belirlemesini yapmış, böylece Maraş soykırımı hakkında her şeyi yeniden düşünmek gerektiğini ileri sürmüştür.

Bir başka yerde yazar, s. 206’da “Türkiye’de katliamlar ile gerçek anlamda hesaplaşmanın ve davayı doğru bir hukuki zemine yerleştirmenin ilk adımının katliamın doğru adlandırılması ve anlaşılması olduğu kanaatindeyiz” demektedir.

Daha ileri sayfalarda yazar, s. 247’de “Maraş Katliamı’nın geldiğimiz aşamada daha ciddiyetle ele alınması bir zaruriyet olarak önümüzde durmaktadır.” demektedir.

Alıntılarda görüldüğü gibi yazar, Maraş katliamıyla ilgili esasında yapılması gerekenlerin yapılmadığını, yapılanların da eksik ve yanlış olduğunu, Maraş Katliamı’nın “daha doğru adlandırılması ve anlaşılması” için “daha ciddiyetle ele alınması” gerektiğini söylemektedir.

Buradan da iki sonuç çıkmaktadır. Bir, katliama dair bütün bilinenler, daha önce yapılanlar ve yazılanlar, Maraş katliamının doğru anlaşılmasını, adlandırılmasını, kapsamını, niteliğini açığa çıkartmamış ve bazı merkezi konular ihmal edilmiştir. O nedenle Alevi toplumu, demokratik kamuoyu ve kurumlar, bugüne kadar beyhude çabalarla zaman geçirmişlerdir.

İki, “ezber bozmaktan” söz eden yazar, sözde “yeni iddialarda” bulunmaktadır. Maraş katliamı konusunda bugüne kadar kimsenin, hiçbir kurumun yapmadığı, yapamadığı bu büyük görevleri yerine getirmek için durumdan vazife çıkartmakta, kendisi için bir görev icat etmektedir.

Böylece yazar, gerçekten büyük bir kırım yaşamış, ancak 46 yıldan beri yaşadıkları katliamın hiçbir boyutunu “anlayamamış” ve şimdiye kadar ya hiçbir şey yapamamış ya da hep yanlış yapmış olan Alevilere, Kürtlere ve demokratik kamuoyuna hem Maraş katliamının gerçeklerini açıklamaya hem de neler yapmaları gerektiğini öğretmeye soyunmuş ve bu amaçla ilgili makaleleri yazmıştır.

Esasında yazarın bu “öğretmenlik” yapma tavrını kınamamak, bu yaklaşımının alışılmış bir “egemenlik refleksi” olarak ortaya çıkmış olabileceğini hesaba katmak gerekiyor. Ne de olsa yazarın sosyo-politik yaşamında, Aleviler, Kürtler ve devrimciler, “öğretilmesi gereken” bilgisizlerdir.

Yazar üstlendiği bu görevle herkesi, “yeni ve heyecan verici bir anlama ve araştırma süreciyle karşı karşıya” s. 34 bıraktığını belirterek yaptığı görevi tanımlamıştır. Böylece tüm Alevi toplumunu, devrimci-demokratik kamuoyunu ve kurumları, çok değerli bilgilerinden ve analizlerinden istifade ettireceğini “müjdelemiştir.”

Bu amaçla yazdığı söz konusu makaleleri yazar, “büyük” ve “ciddi” etiketiyle parlatmaya özel dikkat göstermiştir. Böylece okurun bilincinde arzu ettiği algıyı oluşturmaya çalışmıştır.

Yazar, kitabı yazmakla Maraş katliamı konusunda üç yenilik ve farklılık ortaya koyduğunu belirtmektedir. Birinci olarak katliama karşı sürdürülen direnişin ilk defa bu düzeyde yazıldığını, ikinci olarak katliamdan dolayı yargılanan devrimcilere yapılan işkencelerin katliamın kapsamını, içeriğini, süresini değiştirdiğini, üçüncü olarak Maraş katliamının “pogrom” olarak tanımlanması gerektiğini belirtmektedir.

Lakin yazarın “büyük ve ciddi” iddialarla süslenmiş makalelerinde Maraş katliamına dair hiçbir gerçeklik ortaya çıkartılamamıştır. Tam tersine genel olarak kabul görmüş olan somut bilgilerin ve gerçekliklerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Maraş katliamını “kim, neden ve nasıl yaptı” sorunlarına doğru, somut, ikna edici ve açıklayıcı cevaplar verilmemiş, verilen cevaplar yok sayılmaya, karartılmaya çalışılmıştır. En kötüsü devletin katliamdaki konumunun ve rolünün görünmez hale getirilmesine, soykırımın gerçeklerinin bulandırılmasına hizmet eden yanlış ve sorunlu değerlendirmeler geliştirilmiştir.

Öte yandan “devlet katında” ve “karşı mahalleden” birilerinin kendilerinin ezilmişliklerine dair söz etmesi, bütün ezilen toplumları olduğu gibi, Alevi toplumunu da olumlu etkilemiştir ve bu doğaldır. Ancak bu durum yazar tarafından istismar edilerek, katliamlara ve soykırımlara karşı mücadeleye zarar verilen bir konuma girilmiştir. Gelinen bu nokta ise gerçeklerin açıkça ortaya konmasının, yanlışlıklara ve çarpıtmalara dikkat çekilmesinin gerekçesi olmuştur.

3. Yazarın Üslubuna Dair
Metinlerde kullanılan üslup önemlidir, çünkü ne de olsa “üslup kimliktir” denir. Yazarın kitabının ilk sayfalarında kendisini gösteren üslubunu tanımlayabilmek için yukarıdaki alıntıların yanında birkaç tipik örnek daha vermek, geliştirilen eleştirinin anlaşılmasını sağlayacaktır.

Yazar, kitabının 20. sayfasında, katliamdan dolayı mağdur olmuş ve topraklarını terk ederek göçmeye zorlanmış bulunan Yörükselimli, Karamaraşlı, Pazarcıklı, Elbistanlı, Afşinli, Sarızlı, Gürünlü on binlerce insanı, “yurtsuzluğun cenderesinde kahırla ömür” tüketmeyi tercih edenler olarak görmekte, böyle göstermektedir.

Yazar yine s. 20’nin bir başka yerinde “…hala süren bir suskunlukla” diyerek, katliam mağduru demokratik kitlenin “suskunluğundan” şikâyet etmektedir.

Bir başka yerde, s. 251’de:
“Şiddeti gündelik ve somut fiilî haliyle ele almak, katliamların dayandığı geniş siyasal ağların yapısal etkilerini hiçe saymak anlamına gelir. Bu açıdan sınırlı bir katliam faili ile yetinmemizi isteyenler üzerine yeniden düşünmek 40 yıllık çaresizliğimizi anlatmanın bir başka yolu da olabilir.”

Alıntılanan ifadeler, yazarın makalelerinde kullandığı yok sayan ve dikte edici ifadelerin bazılarıdır. Burada “40 yıllık çaresizliğimiz” ifadesinde kendisini sürece katması, bu kibirli yaklaşımı yumuşatmayı amaçlamasındandır. Yoksa yazarın bırakın 40 yıl Maraş katliamına dair çaresizlik içinde kıvranmasını, emeklilikten sonrası sayılmazsa, 40 gün bile Maraş katliamına ilişkin bir tutumu, bir faaliyeti olmamıştır.

Bunları belirttikten sonra sırasıyla yazarın yukarıdaki iddia ve ifadelerini değerlendirmeye çalışalım.

Söz konusu alıntılardan birinde görüldüğü gibi yazar, gerek katliama maruz bırakılan toplumların ve gerekse demokratik Alevi hareketinin, yurtsever Kürt siyasetinin ve devrimci, demokratik kurum ve çevrelerin, aydın, sanatçı ve akademisyenlerin, yani katliama karşı ses çıkarması, tutum alması gereken toplumsal-siyasal kesimlerin hepsinin, başından bugüne kadar sustuklarını ileri sürmekte ve bundan yakınmaktadır.

Hâlbuki yazarın sandığı gibi kimsenin susmadığı, yıllardan beri bütün Alevi, Kürt ve devrimci kurumların ve duyarlı kamuoyunun ciddi bir emek, fedakârlık ve kararlılıkla Maraş soykırımının hesabını sormak için mücadele ettiği açıktır.

Aynı şekilde yazar, 46 yıldan beri yüzlerce Alevi kurumunun, demokratik-devrimci-yurtsever kurumların ve konuyla ilgilenen onlarca akademisyenin, yazarın, araştırmacının… bunların hiçbirisinin, Maraş katliamını doğru “adlandıramamış ve anlayamamış” olduklarına dair hüküm kesebilmekte ve bugüne kadar yapılanların “ciddiyetle” yapılmadığını, Maraş soykırımını “yeniden” düşünmenin bir “zaruriyet” olduğunu söyleyebilmektedir. Zaruriyet vurgusu yaparak yazar ayrıca katliam ve soykırım karşıtlarının ne kadar ihmalkâr olduklarını da anlatmış olmaktadır.

Böylece yazar, Alevilerin 46 yıldan beri soykırıma karşı sürdürdüğü mücadeleleri, kendisi içinde olmadığı ve bilmediği için yok saymakta, her şeyi kendisinden başlatmak istemektedir.

Ayrıca yazar, soykırımın mağdurları ve karşıtları olarak Alevileri, Kürtleri ve bütün demokrasi güçlerini “kahır içinde ömür tüketen” “çaresizler topluluğu” olarak tanımlamakta; buna göre yazar, soykırım karşıtlarının “çok acınası koşullarda” olduklarının kabul edilmesini ileri sürmektedir.

Benzer şekilde yazar s. 17’de “Katliam halen sol sosyalistlerin gündüz kabuslarının başından gelmektedir.” diye yazmaktadır. Sol sosyalistler, hayatlarının her anında bu türden tehlikelerle karşılaşacaklarını bilirler, buna karşı tedbirlerini alır, mücadele yöntem ve araçlarını geliştirmeye çalışırlar. Bu anlamda eksiklikleri, yetersizlikleri olabilir. Ama ölümü öldürmüş olan devrimciler, gündüz kâbusları görmezler.

Yazar s. 18’de “Maraş katliamı donmuş bir zamanın tarihidir. Sol sosyalistler, Aleviler ve Alevi Kürtler işte o donmuş zamanın içinde rehin halini yaşamaktadırlar.” diye yazmıştır. Zamanın donması veya durması yazarın edebî soyutlaması olsun. Ama sol sosyalistler, Aleviler ve Alevi Kürtler, hiçbir olgunun rehini değildirler. Onlar, bütün zorluklara, engellere ve bedellere rağmen bu topraklarda demokratik bir sistem için, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü için mücadele edenlerdir.

Sol sosyalistleri itham eden bu yaklaşım, soykırım mağduru olsun veya olmasın hiçbir devrimci, Kürt-Türk Alevi ilerici tarafından kabul edilmez/edilemez. Katliamlara ve soykırımlara maruz kalan insanların büyük acılar yaşadıkları tartışılamaz. Ancak onlar ne “çaresizlik içinde” kıvranmakta ne de usandıkları yaşamı omuzlarında ağır bir yük taşır gibi “kahırla ömür” tüketmektedirler. Yazar şundan çok emin olmalıdır ki bugün yeryüzünde hayata ve insanlığa dair bir şeyler varsa, ondan devrimcilerin belirleyici payı bulunmaktadır.

Gerçek şu ki, etnik yapılarından ve inançlarından dolayı maruz kaldıkları bir soykırımla topraklarından koparılmış olan bu insanlar, hiçbir zaman “kahır içinde ömür tüketen”, yaşama anlam veremeyen, yaşam sevincini kaybetmiş, edilgen ve etkisiz insanlar olmamışlardır.

Tam tersine, soykırımı yaşamış olan Yörükselimli, Karamaraşlı, Pazarcıklı, Elbistanlı, Afşinli, Sarızlı, Gürünlü on binlerce insan, gittikleri her yerden ve gittikleri günden beri, katliam ve soykırım karşıtı mücadelenin asli özneleri olmuşlardır. Bu insanlar, o günden bugüne aralıksız bir biçimde katliamlara ve soykırımlara karşı sürdürülen mücadeleleri ya örgütlemişler ya da bu mücadelelerin aktif katılımcıları olarak katkı sunmuşlardır.

Bu gerçek, yani soykırım mağduru insanların mücadele içindeki konumları, o kadar açık ve nettir ki dünyanın ve ülkenin neresine gidilirse gidilsin, bütün demokratik devrimci kurumlardan ve mücadele alanlarından, soykırımı yaşamış Yörükselimli, Karamaraşlı, Pazarcıklı, Elbistanlı, Afşinli, Sarızlı, Gürünlü insanların varlığı görülecektir. Ayrıca bu toplumsal kesimlerden çok sayıda genç insan, değişik demokratik, devrimci ve yurtsever kurumlarda pratik politik mücadelede yer almaktadır.

Yazar, soykırıma uğrayan ve yurtdışında bulunan Maraşlılara küçük burjuva aydın kibriyle değil, daha gerçekçi bakabilseydi, bu insanların özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ve özgür geleceğin yükünü coşkuyla, fedakârlıkla omuzlarında taşıdıklarını görebilirdi. Ve yazar şunu bilsin ki bu insanlar, özgürlük ve eşitlik mücadelesi için ne bedel ödemekten kaçındılar ne de yaptıkları fedakârlıklara dair küçük hesaplar yaptılar.

Soykırım mağduru insanlara dair yaptığı bu üstenci/kibirli değerlendirmeler, yazarın toplumsal hayatın ne kadar dışında olduğunu ve konuya gerici bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir.

Bu ülkede demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ana gövdesini oluşturanların bu insanlar olduğu gerçeği, güneşin berraklığı, sıcaklığı ve yakıcılığı kadar açık ve ortadayken, bu insanları “hiçbir şey yapmamış/yapamayan çaresizler” olarak tanımlamak ve onlara şefkate ihtiyaçları varmış gibi yaklaşmak gerçeğe saygısızlıktır, büyük haksızlıktır.

Bu yaklaşım, halkın değerlerine ve vicdanına uygun olmayan katliam ve soykırım karşıtlığına zarar veren bir tutumdur. Biraz vicdan! Hiç kimsenin Alevilerin ve bütün soykırım mağdurlarının direnme azimlerine, motivasyonlarına ve mücadele pratiklerine özensiz yaklaşmaya hakkı yoktur, olmamalıdır.

Demokrasi güçlerinin ve soykırım mağdurlarının özgürlük ve adalet adına katliamcı/soykırımcı sisteme karşı mücadele ettiklerini görmezden gelmek, insanların emeklerini, fedakârlıklarını yokmuş gibi davranmak bu kadar kolay olmamalıdır.

Doğru tutum, topraklarına, dillerine ve inançlarına sahip çıkan ve bu amaçla bedeller ödeyerek mücadele eden, katliam mağduru olan bu insanların mücadelelerine güç ve destek veriyor gibi görünmek değil, gerçekten güç ve destek vermektir. Onlarla birlikte bütün mücadele alanlarında yer almaktır.

Alevilerin ahkâm kesen, akıl veren “çok bilenlere” değil; onların hak alma mücadelelerine katkı sunan, saygı duyan, değer veren, samimi yol taliplerine, omuzdaşlık yapacak olanlara, yani yoldaşlara ihtiyaçları vardır.

Yazar, metinlerinde birçok defa kendisini çok önemli bir özne gibi sunan ifadeler kullanmıştır. Kendisini merkeze koyan anlatım biçimi, masum bir yanlışlık değildir. Bu ifade tarzı okura “Ben önemliyim ve böyle düşünüyorum, sen de beni dikkate alarak görüş geliştir” diye vücut diliyle talimat vermenin farklı bir biçimidir. Bu yaklaşımla yazar, Maraş katliamı hakkında “tek ve en doğru bilen” olduğuna okuru inandırmak istemektedir. Tek başına bu üslup bile okura karşı büyük bir özensizlik, hatta saygısızlıktır.

Yazar, İslamcılıkla ilgili yazdıklarına dair bazı isimler sayarak “bu konudaki cevapları en ciddi genç araştırmacılardan bekliyorum şimdilik” dedikten sonra, aynı paragrafın sonunda ise “cevapları talip olan herkesten bekliyorum” diyor (s. 217). Yazarın bu tavrı da görüldüğü gibi, cevaplarını kendisinin bildiği öğrencilerini de emir vererek imtihana çektiği bir öğretmenin tavrıdır.

Ayrıca entelektüel görüntü vermek için yazar, metinlerinin içinde yersiz olarak bazı araştırmacılardan fazla senli benliymiş gibi söz etmektedir.

Bütün bunlar, derleyici/yazarın makalelerine hâkim olan üslubun sınırları zorlayan, çözümleyici ve aydınlatıcı olmayan, kibirli, reddiyeci, hükmedici, ahkâm kesici, münazaracı bir üslup olduğunu göstermektedir.

Yazar, kullandığı üslupla demokratik-devrimci-yurtsever çevrelere, Alevi ve Kürt toplumuna kendi çizdiği rotayı dikte etmeye çalışmakta, ayrıca hiç haddi olmadığı halde hem okuru hem hakkında sözde fikir yürüttüğü katliam mağdurlarını ötekileştirmektedir.

Bölümü bitirmeden önce hemen burada okurun hoşgörüsünden cesaret alarak bir soru geliştirmek iyi olacaktır: Demokratik Alevi hareketinin, demokrasi ve devrimci hareketin son 50 yıllık sürecinde bu türden, karşısındakini küçümseyen, üstten laf eden, ahkâm kesen bir Alevi Piri, bir Alevi Anası, bir Alevi Dedesi, bir kurum başkanı veya yöneticisi, bir yazar, bir akademisyen, bir siyasetçi veya bir fikir oluşturucusu görülmüş müdür? Hep birlikte düşünelim. Alevi büyüklerinin inançlarından kaynaklanan kadim mütevazılığını ve hoşgörüsünü de bu arada derleyici/yazara hatırlatmak belki faydalı olabilir.

Derleyici/yazarın makalelerinin tamamına hâkim olan bu kibirli üsluba dair daha çok örnek vermek mümkündür. Ancak yazının zaten büyümüş olan hacmini daha fazla büyütmemek için bununla yetinmek gerekiyor.

( Devam edecek)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir