MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (1)
⌈Aziz Tunç⌉
– Giriş-
Maraş soykırımının 42. yıldönümünde, 2020’de katliamı ve direnişi konu alan bir kitap yayınlandı. Elbette Maraş soykırımını konu edinen bir kitabın yayınlanması değerli ve önemlidir. Başka yazarların makalelerinin içinde yer aldığı, ancak derleyici/yazarın çok sayıda makalesiyle kitaba hâkim olan ana fikri oluşturduğu görülmektedir.
Kitapta makaleleri bulunan yazarların bazıları yaşadıkları direniş sürecini ve katliama dair teyit edilmiş, genel kabul görmüş görüş ve düşünceleri ifade etmişlerdir. Bir kısım yazar ise yapılan çalışmaya desteklerini ifade etmek için yazmışlardır. Bu yazarların makalelerinden ifade edilen görüş ve düşünceler konusunda kimi önemli farklılıklar olsa da bu farklılıklar birlikte olunabilir farklılıklardır.
Ancak söz konusu kitabın ana fikrini oluşturan derleyici/yazarın makalelerine ilişkin bir değerlendirme yapılması, çok istenmemesine rağmen, zaman içinde zorunluluk halini almıştır. Dolayısıyla derleyici/yazarın makaleleri, bu değerlendirmenin konusunu oluşturmaktadır. Orhan Gazi Ertekin adlı yazarın derlediği söz konusu kitabın adı Maraş Katliamı / Vahşet, Direniş’tir.
Yazarın 2020’de yayınlanan ve eleştiri konusu olan makalelerini içeren kitap kısa sürede edinilmiş, okunmuş ve burada yazılan düşünceler not edilmişti. Ancak toplumsal mücadelenin hassasiyeti, Alevi toplumunun ve kurumlarının bu tür tartışmalardan uzak durma eğilimleri, alınan notların yayınlanmasının gerekli olmadığı şeklinde bir kanaatin oluşmasına yol açmıştır. Fakat gelinen aşamada yazarın, gerçekleri çarpıtarak geliştirdiği iddialara karşı somut olgulardan beslenen hakikatlerin söylenmesi, dolayısıyla bu cevabın yazılması zorunlu hale gelmiştir. Zaten metnin ilk bölümünde yazarın Maraş soykırımı hakkındaki iddialarının ve görüşlerinin neden konu edilmek zorunda kalındığı daha ayrıntılı olarak ifade edilecektir.
Burada murat edilen haklı olmak, haklı çıkmak, bu yolda giderken bir şeyleri kırmak, dökmek değildir. Sadece gerçeğe, bir tek gerçeğe bağlılıktır asıl olan. Umulur ve dilenir ki bu eleştirilerin muhatabı da soruna demagojinin ve illüzyonun cazibesiyle değil, toplumsal değerlere bağlılığın sorumluluğuyla yaklaşır.
Bu amaçla ortaya çıkan cevap metni ne yazık ki biraz uzun olacaktır. Daha kolay ve rahat okunabilir, daha özlü ve daha kısa bir metinle görüşlerimizi anlatmak çok doğru olandı. Ancak bu durumda bir handikap vardı; konu ya yeterince açıklığa kavuşturulamayabilir, dolayısıyla anlatılmak istenenler amacına hizmet edecek düzeyde anlatılamayabilirdi veya kolayca istismar edilebilirdi. O nedenle daha kısa yazılamadığı için, yani mevcut durumdan dolayı özür dilemekten, okurların sabırlarına sığınmaktan başka yapacak bir şey bulunmamaktadır. Bu noktayı belirttikten sonra yazarın söz konusu değerlendirmeleri, üslubu, yöntemi, iddia ve görüşleri, ilgili bölümlerde ayrı ayrı incelenecektir.
Orhan Gazi Ertekin.
Konuyu tartışmaya geçmeden önce adı geçen yazarı, mümkün mertebe kendisinin anlatımlarından kısaca da olsa tanımak iyi olacaktır. Bir röportajda yazar kendisini, “liberal solcuyum: öğrenci derneklerinde yöneticiydim” diye anlatmaktadır. Ayrıca “ODTÜ’de öğrenci derneğinde görev aldım. 15-16 yaşımdan itibaren kendime hep solcu dedim. ODTÜ’den itibaren de Marksist’im diyordum. 90’lardan sonra Türk solunun içindeki Kemalist kodların sorgulanması gerektiğine dair bir algı başladı bende. Evrensel solun argümanlarının politik bir harekete dönüştürülmesi gerektiği düşüncesi zamanla kesinleşti. Şimdi benim için doğru adlandırma şudur; liberal sol ya da özgürlükçü sol.”
Yazar “ODTÜ’de master yaptım. 1944 yargılamaları, Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi isimlerin yargılandığı Turancılık davası üzerine tez yazmıştım. Milliyetçilik üzerinde uzun yıllar çalıştım. Akademik çalışma perspektifim bu benim. Dışarıdan tam da karşıt olarak gördüğüm kesimi entelektüel bilgi konusu haline getirmek. 2000’li yıllara kadar hep milliyetçilik, Türk tarihi, Orta Asya, faşizm, Kemalizm ve Cumhuriyet tarihi üzerine okumalarım vardı.” Görüldüğü gibi yazarın Türk ırkçılığı konusunda müktesebatı yüklü, maşallah. Bu durumun da sağladığı kolaylıkla olacak ki yazar, yargıç olarak göreve başladıktan sonra, FETÖ kontenjanında AKP’ye geçen ve bir dönem AKP’nin prenslerinden olan Osman Can’la tanışmış ve birlikte çalışmaya başlamışlar, bu çalışmaların bir yerinde Demokrat Hakimler Derneği’ni kurmuşlardır. Derneğin başkanlığını Osman Can yaparken yazar da derneğin yönetim kurulunda görev yapmıştır. Belirtilen çalışmalarından dolayı Osman Can ile Orhan Gazi Ertekin,
FETÖ tayfasınca “yargıda Kemalist tahakküme son verecek insanların temsilcileri” olarak tanıtılmışlar, övülmüşler, sevilmişler, sürekli öne çıkartılmışlardır. https://www.farukbildirici.com/2011/07/03/orhan-gazi-ertekin/ FETÖ’cülerin bu desteğinin ve onayının sonucu olarak yazarın dernek arkadaşı Osman Can, AKP’de milletvekili olmuş ve AKP’nin merkez karar organında yöneticilik yapmıştır. Bir süre sonra da yazar, Demokrat Yargıçlar Derneği’nin başkanlığına geçmiştir.
Bu arada 2010 Anayasa Referandumu yapılmıştır. Bu referandum kamuoyunda önemli tartışmalara yol açmış, üç siyasal tutum ortaya çıkmıştır. AKP’yi destekleyen “evetçiler”, CHP’nin başını çektiği “hayırcılar” ve üçüncü yolu savunan Kürtlerin, Alevilerin önemli bir kısmının ve demokrasi güçlerinin oluşturduğu “boykotçular.” Boykotu savunan demokrasi güçleri “ne kırk satır ne kırk katır” diyerek dayatılan antidemokratik seçenekleri kabul etmemişlerdir. Çünkü “evet-hayır” ikilemine sıkıştırılmış olan bu Anayasa Referandumundan demokrasinin çıkmayacağı çok açıktı. “Evet” de “hayır” da sistemin ve devletin taleplerine hizmet ediyordu.
İşte bu referandumda halka güvenmeyen, “tatlı sularda” siyaset yapmayı marifet sayan bir grup “yetmez ama evet” diyerek, siyasette karşılığı olmayan bir tutum içine girmişlerdi. Eleştiriye konu edilen yazar da “yetmez ama evet” diyenlerdendi ve yıllar sonra, “Yetmez ama evet dediğimiz için kesinlikle pişman değilim. Hatta gurur haneme yazdığım bir şey olarak görüyorum. Eski Türklerde bir gelenektir, ölenin mezarına öldürdüğü düşman sayısı kadar taş dikerler, ona balbal derler. Ben de ölünce başucuma eski HSYK için bir balbal dikilmesini isterim. Ama tabii yeni HSYK için de bir balbal dikmelerini tercih ederim” diyerek bu apolitik tutumu marifet gibi göstermek istemiştir. https://www.farukbildirici.com/2011/07/03/orhan-gazi-ertekin/ Alevilerin ezici çoğunluğunun demokratik siyasetin merkez partisi olan BDP ile birlikte boykot ettiği ve büyük bir başarı sağladığı referandumda yazar, “yetmez ama evet” diyerek sistemin güçlenmesine hizmet etmiş, üstelik bu tavrını, görüldüğü gibi, ısrarla ve övünerek savunmuştur.
Yazar aynı zamanda babasının sosyal konumunu ve dinsel bakış açısını, ayrıca eski Dev-Savaşçı abisinin mahpus yatmışlığını ve işkence görmüş olmasını, kendi pozisyonunu güçlendirmek için değerlendirmiştir. Konuyla ilgili, “Mahsuni Şerif, babamın yetiştirdiği kişilerden birisidir. Babamın üzerine de bir türküsü var, ‘Afşin’de Yemliham kaldı’” diyerek ayrıntı veriyor. Ancak yazar gerçeği çarpıtarak babasını Mahsuni’yi yetiştiren birisi gibi göstererek başkalarının prestijinden yararlanmaya çalışmaktadır.
Halbuki Mahsuni Şerif, söz konusu türküsünde “kendisini yetiştiren” bir büyüğüne, yol göstericisine değil, sorunlarına ortak olmak, dertlerini paylaşmak istediği bir dostuna türkü yazmıştır. Okuyucular yazarın sözünü ettiği türküyü dinlerlerse, gerçeği göreceklerdir.
Alevilerin genellikle solun değerlerine yakın durmalarının etkisiyle olmalı ki yazar da bunca fikir değiştirmesine rağmen, Alevilerle kurmak istediği ilişkileri göz önüne alarak, “liberal solcu” olarak kalmaya devam etmiştir. Bütün bu bilgilerden sonra sayısız tecrübeyle ortaya çıkmış olan “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” veya “arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim” özdeyişlerini hatırlayarak yazarın sosyo-politik kimliğini anlamak kolaylaşacaktır.
2. Yazarın iddiaları ve bu iddialara cevap vermenin zorunluluğuna dair
Yazar, Maraş soykırımı hakkında “Bu kitap… olgusal ve teorik düzeyde birkaç yenilik getiriyor. Bugüne kadar eksik bırakılmış, yeterince ilgilenilmemiş bazı merkezi önemdeki konuları temel dikkat alanına taşıyor ve katliama dönük soruları ve cevapları yeniden düşünmeye çağırıyor.” s. 16 diyerek kitabı yazmış olmanın gerekçesini anlatmaktadır.
Devamında “…Maraş katliamının öncesi ve sonrası başlıkları ile tüketilen ‘tarihsel’ anlatımın kendisi de eksik ve sorunludur” diye yazmakta ve “…bu durumun hem bilgi eksikliğinden hem de sorunlu bir bakış açısından kaynaklandığını.” s. 16 ileri sürmektedir.
İlerleyen sayfalarda yazar, “Maraş katliamında bir işkence, bastırma ve direniş gerçeği vardır ve bu merkezi konu ihmal edilmiştir.” s. 21 diye sözde bir başka eksiklik olduğunu belirtmektedir.
Sayfa 17’de, “Maraş katliamının olay örgüsü maddi bir vakıa olarak ortaya çıkışı ve tarihsel anlatımı üzerine yeniden düşünmek gerektiği kanaatindeyiz” belirlemesini yapmış, böylece Maraş soykırımı hakkında her şeyi yeniden düşünmek gerektiğini ileri sürmüştür.
Bir başka yerde yazar, s. 206’da “Türkiye’de katliamlar ile gerçek anlamda hesaplaşmanın ve davayı doğru bir hukuki zemine yerleştirmenin ilk adımının katliamın doğru adlandırılması ve anlaşılması olduğu kanaatindeyiz” demektedir.
Daha ileri sayfalarda yazar, s. 247’de “Maraş Katliamı’nın geldiğimiz aşamada daha ciddiyetle ele alınması bir zaruriyet olarak önümüzde durmaktadır.” demektedir.
Alıntılarda görüldüğü gibi yazar, Maraş katliamıyla ilgili esasında yapılması gerekenlerin yapılmadığını, yapılanların da eksik ve yanlış olduğunu, Maraş Katliamı’nın “daha doğru adlandırılması ve anlaşılması” için “daha ciddiyetle ele alınması” gerektiğini söylemektedir.
Buradan da iki sonuç çıkmaktadır. Bir, katliama dair bütün bilinenler, daha önce yapılanlar ve yazılanlar, Maraş katliamının doğru anlaşılmasını, adlandırılmasını, kapsamını, niteliğini açığa çıkartmamış ve bazı merkezi konular ihmal edilmiştir. O nedenle Alevi toplumu, demokratik kamuoyu ve kurumlar, bugüne kadar beyhude çabalarla zaman geçirmişlerdir.
İki, “ezber bozmaktan” söz eden yazar, sözde “yeni iddialarda” bulunmaktadır. Maraş katliamı konusunda bugüne kadar kimsenin, hiçbir kurumun yapmadığı, yapamadığı bu büyük görevleri yerine getirmek için durumdan vazife çıkartmakta, kendisi için bir görev icat etmektedir.
Böylece yazar, gerçekten büyük bir kırım yaşamış, ancak 46 yıldan beri yaşadıkları katliamın hiçbir boyutunu “anlayamamış” ve şimdiye kadar ya hiçbir şey yapamamış ya da hep yanlış yapmış olan Alevilere, Kürtlere ve demokratik kamuoyuna hem Maraş katliamının gerçeklerini açıklamaya hem de neler yapmaları gerektiğini öğretmeye soyunmuş ve bu amaçla ilgili makaleleri yazmıştır.
Esasında yazarın bu “öğretmenlik” yapma tavrını kınamamak, bu yaklaşımının alışılmış bir “egemenlik refleksi” olarak ortaya çıkmış olabileceğini hesaba katmak gerekiyor. Ne de olsa yazarın sosyo-politik yaşamında, Aleviler, Kürtler ve devrimciler, “öğretilmesi gereken” bilgisizlerdir.
Yazar üstlendiği bu görevle herkesi, “yeni ve heyecan verici bir anlama ve araştırma süreciyle karşı karşıya” s. 34 bıraktığını belirterek yaptığı görevi tanımlamıştır. Böylece tüm Alevi toplumunu, devrimci-demokratik kamuoyunu ve kurumları, çok değerli bilgilerinden ve analizlerinden istifade ettireceğini “müjdelemiştir.”
Bu amaçla yazdığı söz konusu makaleleri yazar, “büyük” ve “ciddi” etiketiyle parlatmaya özel dikkat göstermiştir. Böylece okurun bilincinde arzu ettiği algıyı oluşturmaya çalışmıştır.
Yazar, kitabı yazmakla Maraş katliamı konusunda üç yenilik ve farklılık ortaya koyduğunu belirtmektedir. Birinci olarak katliama karşı sürdürülen direnişin ilk defa bu düzeyde yazıldığını, ikinci olarak katliamdan dolayı yargılanan devrimcilere yapılan işkencelerin katliamın kapsamını, içeriğini, süresini değiştirdiğini, üçüncü olarak Maraş katliamının “pogrom” olarak tanımlanması gerektiğini belirtmektedir.
Lakin yazarın “büyük ve ciddi” iddialarla süslenmiş makalelerinde Maraş katliamına dair hiçbir gerçeklik ortaya çıkartılamamıştır. Tam tersine genel olarak kabul görmüş olan somut bilgilerin ve gerçekliklerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Maraş katliamını “kim, neden ve nasıl yaptı” sorunlarına doğru, somut, ikna edici ve açıklayıcı cevaplar verilmemiş, verilen cevaplar yok sayılmaya, karartılmaya çalışılmıştır. En kötüsü devletin katliamdaki konumunun ve rolünün görünmez hale getirilmesine, soykırımın gerçeklerinin bulandırılmasına hizmet eden yanlış ve sorunlu değerlendirmeler geliştirilmiştir.
Öte yandan “devlet katında” ve “karşı mahalleden” birilerinin kendilerinin ezilmişliklerine dair söz etmesi, bütün ezilen toplumları olduğu gibi, Alevi toplumunu da olumlu etkilemiştir ve bu doğaldır. Ancak bu durum yazar tarafından istismar edilerek, katliamlara ve soykırımlara karşı mücadeleye zarar verilen bir konuma girilmiştir. Gelinen bu nokta ise gerçeklerin açıkça ortaya konmasının, yanlışlıklara ve çarpıtmalara dikkat çekilmesinin gerekçesi olmuştur.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler