Cum. Nis 17th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Seslerin ve Adımların Hafızası: Göçmen Kültürünün Mekânı, Direnişi ve Geleceği!

⌈Erdoğan Doğan⌉
Göç, Hegemonya ve Sessizleştirme Politikası!
Göç, kapitalist modernitenin rastlantısal bir sonucu değil; bizzat onun yapısal bir zorunluluğudur. Karl Marx’ın ortaya koyduğu üzere sermaye, birikimini sürdürebilmek için emeği yerinden eder, parçalar ve yeniden konumlandırır. Bu süreçte göçmen, yalnızca coğrafi olarak değil; kültürel ve siyasal olarak da yerinden edilir.
Ancak bu yerinden edilme, salt ekonomik bir süreç değildir. Antonio Gramsci’nin kavramsallaştırdığı hegemonya mekanizmaları aracılığıyla göçmen, aynı zamanda ideolojik olarak da “sessizleştirilir”. Ona biçilen rol nettir: Uyum sağlayan, görünmeyen, konuşmayan bir nesne.
Ne var ki Lübeck’te gerçekleştirilen Kültürlerarası Sempozyum, bu dayatılan sessizliği kıran bir karşı-hareket olarak ortaya çıkmaktadır. Burada sanat ve kültür, yalnızca ifade araçları değil; hegemonik düzene karşı kurulan bir karşı-iktidar alanıdır.
Mekân Bir Mücadele Alanıdır: Lefebvre ve Kentsel Direniş
Henri Lefebvre’in ortaya koyduğu gibi mekân, tarafsız bir zemin değil; sınıf ilişkileri tarafından üretilen politik bir alandır. Kentler, yalnızca binalardan değil; iktidar ilişkilerinden, dışlama mekanizmalarından ve görünmez sınır çizgilerinden oluşur.
Bu nedenle sempozyum kapsamında gerçekleştirilen şehir gezisi, basit bir dolaşım değil; kentin egemen mekânsal kurgusuna karşı kolektif bir müdahaledir. Göçmen bedenlerin Lübeck sokaklarında görünür hale gelişi, kentin tekil ve homojen tarih anlatısını parçalamaktadır.
Bu yürüyüş, Lefebvre’in “yaşanan mekân” kavramı çerçevesinde, mekânın geri alınmasıdır. Sokak artık yalnızca geçilen bir yer değil; hafızanın, direnişin ve kolektif varoluşun yeniden kurulduğu bir politik sahnedir.
Sesin Sınır Tanımazlığı: Kapalı Mekândan Sokağa Taşan Direniş
Volker Schauer ve Thomas Fagin’in performansları fiziksel olarak kapalı bir mekânda gerçekleşmiş olsa da, bu müzik mekânın sınırlarını aşan bir etki yaratmıştır.
Çünkü Lefebvre’in işaret ettiği gibi mekân yalnızca fiziksel değildir; aynı zamanda deneyimsel ve duygulanımsaldır. Müziğin yarattığı ritim, katılımcıların bilincine yerleşmiş; yürüyüş sırasında Lübeck sokaklarına taşınmıştır.
Böylece yürüyüş, sessiz bir hareket olmaktan çıkmış; görünmez bir ritimle örülmüş kolektif bir eyleme dönüşmüştür. Bu, sanatın yalnızca temsil etmediğini; doğrudan toplumsal pratiği kurduğunu gösterir.
Sanat ve Özneleşme: Sessizleştirilenden Kurucu Özneyeye
Kapitalist toplumda birey, çoğu zaman kendi üretiminden koparılmış, edilgen bir varlığa indirgenir. Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı, bu kopuşu açıklar. Ancak sanat, bu yabancılaşmayı kırabilecek en güçlü araçlardan biridir.
Tülin Atabay Gizgen’in vurguladığı gibi sanat, bireyin iç dünyasına doğrudan temas ederek onu yeniden kurar. Bu süreç, yalnızca estetik değil; politik bir özneleşme sürecidir.
Orhan İşözen’in Ebru-Mozaik çalışmaları bu bağlamda sembolik bir yoğunluk taşır. Akışkan renkler, sabit kimlik kategorilerini parçalar; kolektif üretim ise bireyi yalnızlıktan çıkararak toplumsal bir özneye dönüştürür. Bu noktada sanat, Gramsciyen anlamda bir “kültürel savaş” aracına dönüşür.
Çok Sesli Bir Gelecek: Anadolu-Kollektiv ve Karşı-Hegemonya
Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi, hegemonya yalnızca zorla değil; kültürel rıza üretimiyle kurulur. Buna karşı mücadele ise yine kültürel alanda örgütlenmek zorundadır.
Selim Gökduman yönetimindeki Anadolu-Kollektiv, bu karşı-hegemonik üretimin somut bir örneğidir. Farklı kimliklerin tek bir potada eritilmeden, kendi özgünlükleriyle bir araya gelmesi; ulus-devletin homojenleştirici kültür politikalarına karşı açık bir meydan okumadır.
Koronun uyumu, yalnızca estetik bir başarı değil; farklılıkların çatışmadan bir aradalığını mümkün kılan politik bir modeldir. Bu model, kapitalist bireyciliğe karşı kolektif bir yaşamın mümkün olduğunu ilan eder.
Sonuç: Mekânı, Hafızayı ve Geleceği Geri Almak
Henri Lefebvre’in ifadesiyle, her mekân aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Bu mücadele, yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda kültürel ve ideolojiktir.
Lübeck’te ortaya çıkan bu deneyim, göçmenlerin yalnızca “uyum sağlayan” değil; kenti dönüştüren tarihsel özneler olduğunu açıkça göstermektedir. Sanat burada bir süs değil; doğrudan doğruya bir mücadele aracıdır.
Göçmen kültürü, bu anlamıyla, korunması gereken bir folklor değil; dönüştürücü bir politik güçtür.
Ve tam da bu nedenle:
Sokaklarda yürüyen her adım, taşınan her ezgi, kurulan her kolektif üretim — mekânı, hafızayı ve geleceği geri alma mücadelesinin bir parçasıdır.
Bu mücadele, ırkçılığa karşı bir savunma hattı olmanın ötesinde; yeni bir toplumsal düzenin, çok sesli ve eşitlikçi bir dünyanın habercisidir.


31.03.2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir