“Toplumsal Kökleriyle Şiddet”
⌈Sabri Kalkan⌉
Kahramanmaraş’ta olanlardan dolayı çok üzgünüm. Türkiye’de toplumsal yozlaşmanın ve bunun yarattığı sonuçların, yıllardır bu topraklarda kin ve nefretle yoğrularak inşa edilen bu çöküşün sorumluları hesap vermelidir.
8.sınıf öğrencisi, 14 yaşında bir çocuk; evden getirdiği silahlarla okulun iki ayrı sınıfına girerek rastgele ateş açmış ve büyük bir katliam yapmıştır. Bunun sonucunda 8’i öğrenci, biri öğretmen olmak üzere 9 kişi hayatını kaybetmiştir. Bunun dışında birçok yaralı vardır; bu yaralılarımızın 6’sı yoğun bakımda, 3’ünün durumu ise kritiktir.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. İnsanların yaşam hakları ellerinden alınıyor. Yapılan ise başsağlığı dilemek ve ardından her şeyi normalleştirmek…
Bu aileler bu silahları nereden temin ediyor?
Yoksa başka hesaplar mı yapılıyor?
Çünkü Türkiye’de aynı sokakta yaşayan ama birbirine yabancı, aynı iş yerinde çalışan ama birbirine güvenmeyen, aynı okulda bulunan ama kendini güvende hissetmeyen bir toplum yaratıldı.
Bu tablo kendiliğinden oluşmadı. Adım adım kuruldu.
Yoksulluk derinleşti.
Adaletsizlik sıradanlaştı.
Gelecek duygusu yok edildi.
Ve bütün bunlar olurken insanlara susmaları öğretildi.
Hak aramak yerine sabretmek,
itiraz etmek yerine kabullenmek
eşitsizlik karşısında öfkelenmek yerine “şükretmek” telkin edildi.
Böylece yurttaşlar değil, itaat eden kalabalıklar üretildi.
Sorgulayan değil, boyun eğen bir toplumsal düzen kuruldu.
Bu düzen sadece ekonomiyle ya da siyasetle ayakta kalmıyor. Kültürel alan da bu iklimi besliyor. Özellikle televizyon dizilerinde şiddetin yüceltilmesi, gücün hukukun yerine geçirilmesi ve çatışmacı dilin normalleştirilmesi toplumsal algıyı derinden etkiliyor.
Kurtlar Vadisi gibi yapımlarda mafyatik ilişkilerin meşrulaştırılması ve şiddetin çözüm olarak sunulması;
Kuruluş Osman gibi dizilerde ise zaman zaman dinî ve millî söylemin dışlayıcı bir dille iç içe geçirilmesi, “biz ve onlar” ayrımını derinleştiriyor.
Bu anlatılar yalnızca ekranda kalmıyor; gündelik hayatta, siyasette ve toplumsal dilde yeniden üretiliyor.
Bu kültürel yozlaşmanın bir başka boyutu da, derin bir inanç ve tarihsel hafıza taşıyan değerlerin hoyratça tüketilmesidir.
Özellikle Alevi deyişlerinin şiddet içerikli dizilere fon müziği yapılması; yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda kültürel bir saygısızlıktır. İnançla, acıyla, hakikat arayışıyla yoğrulmuş bu deyişlerin; çatışma, güç ve şiddet sahnelerine eşlik etmesi, Alevi toplumunda haklı bir rahatsızlık ve tepki yaratmaktadır. Çünkü mesele yalnızca bir müzik tercihi değil; bir kültürün, bir inancın ve bir hafızanın talan edilmesi söz konusudur
Yıllar boyunca farklı kimlikler dışlandı, ötekileştirildi, yok sayıldı. Bu geçmişle gerçek bir yüzleşme yaşanmadığı için sorunlar birikerek bugüne taşındı. Sonuç olarak sertleşen kimlikler, büyüyen mesafeler ve parçalanan bir toplum ortaya çıktı.
Bugün sokakta artan gerilim, okullarda yaşanan şiddet ve gündelik hayatta sıradanlaşan tahammülsüzlük bu parçalanmanın belirtileridir.
Kadını aşağılayan, farklı olanı tehdit gibi gösteren ve itaatkâr bir toplum idealini öne çıkaran bu yaklaşım, birlikte yaşama iradesini zayıflatmıştır.
Bu noktada daha derin bir sorunla karşı karşıyayız: İnsanların hak talep eden yurttaşlar olmaktan uzaklaştırılıp, kabullenen ve sessiz kalan bireylere dönüştürülmesi.
Yoksulluk karşısında şükretmenin erdem olarak sunulduğu, adaletsizlik karşısında sabrın yüceltildiği bir anlayış sorgulamayı zayıflatır. Böyle bir düzende insanlar hak aramak yerine kabullenmeye yönelir.
Sessizlik büyüdükçe adaletsizlik kök salar.
Kabulleniş arttıkça eşitsizlik derinleşir.
Oysa ortak yaşam itaat eden değil, hak talep eden; susan değil, söz söyleyen bireylerle mümkündür.
Doğa ile kurduğumuz ilişki bile bu zihniyetten bağımsız değil. Ormanların yok edilmesi, suyun kirletilmesi ve kentlerin plansız büyümesi yalnızca bir çevre sorunu değil aynı zamanda ortak yaşam alanlarımızın tahribatıdır. Doğa zarar gördükçe birlikte yaşama zemini de daralır.
Bugün sorunların ortak olduğu açık.
Ama çözüm arayışı ortak değil.
Herkes kendi kimliğinden konuşuyor.
Ve bu yüzden ortak zemin her geçen gün biraz daha kayboluyor.
Oysa birlikte yaşamak, benzer olmak değil; farklı olana da yer açabilmektir. Ama tahammülün yerini dışlama aldığında geriye tek tanıdığımız o cümle kalıryor
“Ya sev ya terk et.”
Ortak yaşam fikri bilinçli olarak zayıflatıldı. Aşırı milliyetçi söylemler sosyal yaşamda öne çıkarılarak egemen toplum baskısı artırıldı. İnsanlar bölündü, kimliklere sıkıştırıldı ve birbirinden uzaklaştırıldı.
Buna rağmen hâlâ başka bir söz, başka bir ihtimal var.
Şeyh Bedreddin yüzyıllar önce şunu söylüyordu:
“Yârın yanağından gayrı her şeyimiz ortaktır.”
Bu sadece bir söz değil; eşitliğin ve ortak yaşamın en yalın ifadesidir. Unutulan, bastırılan ama tamamen yok edilemeyen bir fikirdir.
Bugün yeniden hatırlanması gereken de tam olarak budur.
Bu ortaklık temelinde;
güneşin altındaki her şey hiç kimsenin değildir, herkesindir.
Ya birlikte yaşayacağız ya da birlikte kaybedeceğiz.
Aşk ile,

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler