Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, Türkiye’nin en ağır toplumsal sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Her geçen gün yeni bir kadın cinayeti haberi kamuoyuna yansırken, yaşanan acılar yalnızca bireysel trajediler olarak değil; toplumsal eşitsizliklerin, cezasızlık politikalarının ve erkek egemen sistemin yarattığı yapısal bir sorun olarak tartışılıyor. Kadın örgütleri ve insan hakları savunucuları, yıllardır kadınların yaşam hakkını savunurken; adalet mekanizmasının işleyişi, toplumsal sessizlik ve şiddeti besleyen zihniyet de eleştirilerin odağında yer alıyor.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Filiz Çağlar-Selçuk da kaleme aldığı “Çalınan Hayatlar ve Adaletsizlik Düzeni” başlıklı yazısında, kadın cinayetlerinin yalnızca istatistiksel verilerle açıklanamayacağını vurgulayarak, meselenin toplumsal, siyasal ve vicdani boyutlarına dikkat çekti. Çağlar-Selçuk, kadınların sistematik biçimde hedef alındığını ifade ederken, bazı cinayetlerde adaletin tam anlamıyla sağlanamamasının toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirdiğini belirtti.
Kadın cinayetlerinin yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden Çağlar-Selçuk, patriyarkal düzenin ve erkek egemen zihniyetin şiddeti yeniden ürettiğini kaydederek, çözümün yalnızca cezaların artırılmasıyla sınırlı olamayacağını dile getirdi. Eğitimden hukuka, medyadan gündelik yaşama kadar her alanda eşitlikçi bir dönüşüm gerektiğini vurgulayan Çağlar-Selçuk, sessizliğin şiddeti büyüttüğünü, konuşmanın ve itiraz etmenin ise toplumsal dönüşümün ilk adımı olduğunu ifade etti.
İşte AABK Eşit Başkanı Filiz Çağlar-Selçuk’un kaleme aldığı o yazı:
Çalınan Hayatlar ve Adaletsizlik Düzeni
Türkiye’de kadın cinayetleri, yalnızca sayılarla ifade edilemeyecek kadar ağır, derin ve sarsıcı bir toplumsal yaradır. Her bir sayı, aslında yarım kalmış bir hayatı, susturulmuş bir sesi, koparılmış bir geleceği temsil eder. Bu yüzden meseleye sadece “kaç kadın öldürüldü?” sorusuyla yaklaşmak eksik kalır. Asıl soru şudur: Bu kadınlar neden öldürülüyor ve daha da yakıcı olanı, neden bazıları öldürüldükten sonra bile adaletin tam karşılığını bulamıyor?
Bu trajedinin iki yüzü vardır. Bir yanda kadınların sistematik biçimde hedef alınması, diğer yanda ise bu cinayetlerin kimi zaman görünmez kılınması, hafifletilmesi ya da çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılması. Hangisine daha çok üzülmeliyiz? Bir kadının hayatının elinden alınmasına mı, yoksa bu hayatın değerinin bazı durumlarda tartışmaya açılmasına mı?
Her kadın cinayeti, sadece bireysel bir suç değildir. Bu, toplumsal yapının, güç ilişkilerinin ve kökleşmiş eşitsizliklerin açığa çıktığı bir kırılma anıdır. Kadınlar öldürülürken, aslında sadece bir failin şiddeti değil; onu mümkün kılan, besleyen ve çoğu zaman sessizlikle onaylayan bir düzen de kendini gösterir.
Ve geride kalanlar…
Bir annenin çocuğuna anlatamadığı boşluk, bir çocuğun ömür boyu taşıyacağı eksiklik, bir arkadaşın yarım kalan cümleleri…
Bu acı, yalnızca bireysel değildir; kolektif bir yas halidir. Çünkü her kadın cinayeti, toplumun tamamına yönelmiş bir tehdittir. Her kadın, bir diğerinin hikâyesinde kendini bulur ve sessizce şu soruyu sorar: “Sırada ben mi varım?”
Ancak bu acının bir başka boyutu daha vardır: görünmeyen, bastırılan, üzeri örtülen gerçekler. Bazı vakalarda failin toplumsal konumu, ekonomik gücü ya da ilişkileri, adaletin seyrini etkileyebilir. Bu durum, yalnızca hukuki bir sorun değil; aynı zamanda derin bir eşitsizlik göstergesidir. Çünkü adalet, eğer herkese eşit uygulanmıyorsa, aslında hiç kimse için güvence değildir.
İşte tam da bu noktada, meseleyi sadece bireysel suçlar üzerinden değil, yapısal bir sorun olarak ele almak zorundayız. Kadın cinayetleri, patriyarkal bir düzenin en uç ve en görünür sonucudur. Bu düzen, kadını ikincil gören, kontrol edilmesi gereken bir varlık olarak konumlandıran ve erkeğin şiddetini kimi zaman normalleştiren bir zihniyet üretir.
Bu yüzden çözüm de yalnızca cezaların artırılmasıyla sınırlı olamaz. Elbette cezasızlıkla mücadele şarttır. Ancak asıl dönüşüm, zihniyet düzeyinde gerçekleşmelidir. Eğitimden medyaya, hukuktan gündelik dile kadar her alanda eşitliği temel alan bir değişim gereklidir.
Duygusal olarak bu acıyı hissediyoruz. Ama bu duygu, bizi sadece yas tutmaya değil, harekete geçmeye zorlamalı. Çünkü her kayıp, aynı zamanda bir çağrıdır. “Beni unutma” diyen bir ses, “benim başıma gelen başkasının başına gelmesin” diyen bir direniştir.
Bu yüzden meseleye sadece üzülerek değil, sorumluluk alarak yaklaşmak zorundayız. Sessizlik, bu düzenin en güçlü müttefikidir. Konuşmak, yazmak, itiraz etmek ise dönüşümün ilk adımıdır.
Kadın cinayetlerini durdurmak, yalnızca kadınların mücadelesi değildir. Bu, adalet isteyen herkesin meselesidir. Çünkü bir toplumda en kırılgan olanın hayatı güvende değilse, hiç kimse gerçekten güvende değildir.
Ve belki de en önemlisi:
Her bir kadının hikâyesi yarım kaldı, ama onların bıraktığı mücadele tamamlanmak zorunda.
Bu, sadece bir yas değil; aynı zamanda bir direniş çağrısıdır.
AABK Eşit Başkanı
Filiz Çağlar-Selçuk