Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

DÜŞLERİMDE ÖZGÜR KALAN

– Zarif Laçin –
Bir fotoğrafın karesine takıldı gözlerim.
Anlatıyordu aslında olup biten her şeyi, teker teker. Peki kaç kişi gördü, kaç kişi anladı o kareye sığmayanları, sığdırılmayanları…
Bir düşe dalar gibi daldım, o çocuğun gözlerine. Orda gördüm, orda anladım her şeyi…
Belki sabahın erken saatlerindeydi. Belki de gecenin karanlığındaydı.
Kimbilir…
Geldiler bir gün ansızın. Ve yerle bir ettiler bütün kenti. Evleri, sokakları, caddeleri…Böylece ölüm hükmünü vermişti bir kez daha; çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden…
Savuruyordu bütün öfkesini. “Kahrolmadan gel gör” diyordu yaşlı bir anne, ellerini gökyüzüne doğru açarak. Soğuk ve beçare zılgıtlar düşürüyordu, esmer yüzlü çocuklarının üzerine.
 “Ölüm hep bu yana mı düşer” diyordu bir baba, çocuğunun cansız bedeninin üzerine düşmeden önce. Nerdeyim ben, nedir bu yıkım. Hiç bir şey olması gerektiği yerde değil. İnsanlar, evler, caddeler, sokaklar…Hiç bir şey tanıdık değil artık. Peki ya; bu ses, bu çığlık, bu koku, gözgözü görmez bu toz bulutu… İrkiliyorum. Şaşkınım. Hangi yöne baksam acaba, hangi sese koşsam, hangi çığlığa yönelsem, hangi yarayı sarsam, bilmiyorum. Bir bilinmezliğin içinde öylece donup kalıyorum. Yürüyecek gücüm dahi yok, gördüklerim ve duyduklarım karşısında. Kalbim mi ağrıyor yoksa ruhum mu çürüyor, karar veremiyorum. Bir kıyametin ortasındayım adeta. Dalıyorum sadece bir düş sokağının ortasına; nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden. Ta ki; beni daldığım yerden tutup çıkaran, küçük bir çift göz önümde belirene kadar. O masum gözlere sabitliyorum bütün bakışlarımı. Bir süre öylece bekliyorum, hiç kıpırdamadan. Sonra bir kaç adım atıyorum, etrafı saran toz bulutlarını yararak. Kalan son gücümü de buna harcıyorum. İyice yaklaşıyorum. Evet bu bir çocuk diye bağırıyorum, avazım çıktığı kadar. Gelişi güzel kesilmiş, alnına düşen sarı saçlarıyla, üstü başı kirli ve yırtık, üç yada dört yaşlarında bir kız çocuğu bu. Başını hafifçe öne eğmiş ve donuk gözleriyle, gözlerimin içine bakıyor. Elleri havada, hiç kıpırdamadan öylece bana bakıyor. Ben ise gözlerindeki hüzne ve korkuya takılıp kalıyorum öylece. Ağlayacak gibi ama ağlamıyor, sadece korkuyor. Sanırım ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama biliyor gibi her şeyi “teslim ol” çağrısı zannettiği o fotoğraf makinesini gördüğünde. Kollarını da sıkı sıkıya havada tuttuğuna göre, daha önce de çok şeylere tanık olmuş.
Ama bu nasıl olur? Bu yaşta ki bir çocuk bunun anlamını nasıl bilebilir?. Elleri neden havada? Nasıl olur da, ölüm korkusu o küçücük bedenini sarmış bu yaşta? Neden o masum ruhuna bu kadar tanıdık gelmiş, korkunun o iğrenç kokusu.
Neden?
Kaç yaşındayken tanık oldu silahların gölgesinde yitip giden canlara, kaç ölüm, kaç yıkım gördü?
O minicik parmaklarını avucunun arasına saklayıp kollarını havaya kaldıracak kadar, kaç kişinin esaretine tanık olmuştu? Üstelik daha tam konuşamıyorken. Annesinin memesinde emdiği sütün kokusu dudağının kenarında kurumamışken…
Nasıl olurda kendisini çeken bir fotopraf makinesini bir ölüm makinesi zannedebilir?
Kimbilir, belkide defalarca hapsetmişti gözlerinin içine bütün bunları. Yoksa bu zeytin karası gözlerine, bu kadar korkuyu nasıl sığdırabilir ki?
Düşündükçe delirir insan bu gerçek karşısında. Bilmek istemedim o yüzden, kaç kez tanık olduğunu. Duymak da istemedim sayısını. Çünkü daha 4 yaşında ya vardı ya da yoktu. Bilemezdi bu yaşta ki bir çocuk. Bilmemeliydi. Çocuktu çünkü, daha çocuk…
Ve ben uzun bir süre, bu gerçek karşısında kıpırdayacak gücü hiç bulamadım kendimde. Ellerimi uzatsam dokunacak kadar yakındım aslında, ama zemheri bir ayazda donan bir ceset gibi, donup kaldım olduğum yerde. Bir süre öylece kalakaldım. Sonra da bırakıverdim tekrar kendimi sürgün bakışlı o çocuğun gözlerinin içine.
Ve ben ogün bugündür kayıp biriyim artık, o çocuğun korku dolu gözlerinde…
 O yüzden; ordan ayrılırken, düşlerimi ona emanet bıraktım. Göçebe kuşlar her kanat çırptığında,
o bakışların sahibi, korkularından arınıp özgürce bakabilsin, koşabilsin, oynayabilsin, büyüyebilsin diye…
Öyle oldu mu bilmiyorum ama, o günden sonra çocuk gülüşlerini asarım gökyüzüne her gece; kan kokusu onların gözlerine hiç değmesin diye…
Gül kokulu yanaklarınızdan öpüyorum çocuklar.
Bizleri affedin olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir