Şırıl şırıl akan suları, muhteşem doğası, 6 ay kışıyla göz kamaştıran Ardahan’ın bir dağ köyünde geçti çocukluğum. Elleri nasırlı kadınlar, çayın başında türküler söyleyerek çamaşır yıkayan genç kızlar, gelinler ve turna kuşları hiç aklımdan çıkmayanlardan.
Çocukken kendimi bildim bileli Babaannem Hanım ile çok özel bir ilişkim oldu. Üç etek giysileri içinde öyle güzeldi ki! Bir gün taş evimizin önünde buğday sergisini beklerken birden gözlerini gökyüzüne dikti:
“Nilgün yukarı bak. Turnalar uçuyor. Hey gidi turnalar hey. Nasıl da güzel semah dönüyorlar” dedi. Güzeller güzeli babaannem turnaların inancımızdaki önemini anlatmaya başlamıştı. Çakır gözleri ışıl ışıldı! Turnaları görmenin coşkusuyla cemde nasıl semaha durduklarını, kimin ne kadar güzel semah döndüğünü, deyişlerin kendisinde bıraktığı izleri anlattı. Semahın, deyişlerin, cemin ayrılmaz bir parçası olduğunu artık anlamıştım.
O günden sonra turna kuşlarından bahsedilince gökyüzünde o harika uçuşları aklıma gelir hep!
Dedem, küçük bir el kitapçığından Pir Sultan Abdal’ın şiirlerini okurdu.
“Açılın Kapılar Şah’a Gidelim”i ilk dedemden duymuştum.
Hızır Paşa bizi berdar etmeden,
Açılın kapılar Şah’a gidelim,
Siyaset günleri gelip çatmadan,
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Bunda bilmeyeni bildirirler mi
Eli bağlı namaz kıldırırlar mı
Yoksa Şah diyeni öldürürler mi
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Aslımız Muhammet kıyman cellatlar
Üstümüzde bite davacı otlar
Ölüm Allah emri ya eziyetler
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Sağlıklı mı ola dostun illeri
Karşıda görünen tozlu yolları
Şah’tan elçi gelmiş dem bülbülleri
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Her nereye gitsem, yolum dumandır
Bizi böyle kılan, ahd-ü amandır
Zincir boynum sıktı hayli zamandır
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Güzel Şah’ım çıktı m’ola köşküne
Can dayanmaz gayretine müşkine
Seni beni Yaradan’ın aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Kapısı yok bacasından bakarım
Gözlerimden hasret yaşı dökerim
Şah’a giden bir bezirgan tutarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Pir Sultan Abdal’ım güzel şah canım
Ağlamaktır benim demim devranım
Arşta melek yerde çeşm-i efgânım
Açılın kapılar Şah’a gidelim.
Can kulağıyla dinlerdim dedemi. Dedem aşkla okurdu Pir Sultan Abdal şiirlerini.
“Geçti Dost Kervanı” da zihnimde dedem sayesinde yer etti.
Şu karşı yaylada göç katar katar
Bir güzel sevdası gözümde tüter
Bu ayrılık bize ölümden beter
Geçti dost kervanı eyleme beni
Şu benim sevdiğim başta oturur
Bir güzelin derdi beni bitirir
Bu ayrılık bize ölüm getirir
Geçti dost kervanı eyleme beni
Pir Sultan Abdal’ım kalkın aşalım
Aşıp yüce dağı engin düşelim
Çok nimetin yedik helallaşalım
Geçti dost kervanı eyleme beni
Annem Saniye ile şiirler üzerine muhabbet ederdi dedem. Pir Sultan Abdal’ın asılması, direnişçi oluşu hep konuşulurdu. Hızır Paşa’nın zalim oluşunu ta o günlerde öğrenmiştim. Dedem kitapçığı gözü gibi saklardı.
Ali, Hüseyin ve Kerbela üzerine de bolca anlatımları olurdu dedemin. Hasan değil ama Hüseyin’in direnişini çok överdi. Muaviye’ye, Yezid’e, Ebu Suud gibi isimlere sık sık lanet ederdi.
Dedem ayrıca çok misafirperverdi, hürmetliydi. Komşu köylerden ‘yerliler’ dediğimiz Sünni köylüler atlarıyla evin yan tarafından geçtiğinde hemen eve davet ederdi. Güzel bir sofra kurar, yedirip içirip öyle yolcu ederdi atlıları! Kamil insandı dedem.
Köyümüzde dede/pir yoktu. Gözükızıl Ocağı’ndan olduğumuzu çok sonraları öğrendim. Henüz ben dünyada yokken cemler çok olurmuş. Antep’ten, Maraş’tan, Sivas’tan gelen pirler/dedeler cemleri yürütürmüş.
10 yaşıma kadar yaşadığımız Çat köyünde hemen herkes musahipti birbiriyle. “Analık, babalık, bacılık, kardeşlik” hitaplarını çok sık duyardım.
Babaannem Hanım ile Salman dedemin musahipleri Muhammet dede ile Melek teyzeydi (Melek ebe). Nasıl güzel insanlardı! Ya çocukları…Deste abla, Yusuf abi, Haççe(Hatice), gelinleri Dudu abla!
Candan yakınlığın, yardımlaşmanın, sevginin, saygının, fedakarlığın resmini yapıyorlardı adeta! Dedemle babaannemin her işine koştururlardı.
Babaanneme sıkça “Analık var mı bir isteğiniz, işiniz, yapalım” dediklerini hatırlıyorum.
Melek ebe uzun boylu, akıllı, saf bir kadındı. Devrile devrile yürüyerek bize gelir, muhabbet ederdi. Bir ihtiyacı varsa çekinmeden anneme söylerdi. Ekmeğimizi, yemeğimizi, evimizi paylaştığımız can insanlardı musahipler.
Canım sıkıldığında evimizden çıkıp, zıplaya zıplaya Melek ebelerin evinin yolunu tutardım. İstediğim vakit, istediğim gibi evlerine gidip sedire otururdum. Bambaşka bir yakınlıktı bu. Bende derin bir iz bıraktı. Musahipliğin yarattığı yakınlığı, sahiplenmeyi, candanlığı damarlarımıza kadar yaşıyorduk, yüreğimizde hissediyorduk!
İki ay yaz sıcaklığından sonra hava serinlemeye başlardı. Yayladan köye göç edilip, tarlalar biçilir, buğday ve saman elde edilirdi. Köyde kadın erkek birlikte çalışırdı, birlikte üretirdi. Çok hoşuma giderdi bu yapılan işler. Bolca seyrederdim.
Sonbaharda tüm işler bittikten sonra büyük birkaç evde köy halkı toplanırdı. Sohbetler edilir, deyişler söylenirdi. Babaannem ile dedem beni de götürürdü. Babaannemin kucağında oturup konuşmaları dinlerdim. Bu muhabbet saatlerce sürerdi. Kulağıma ninni gibi gelen konuşmalar eşliğinde babaannemin kucağında uykuya dalardım.
Babaannem çok erken kalkardı. Horoz ötümüyle uyanır, üstünü giyinmeye başlardı. Abartmıyorum, yarım saat sürerdi giyinmesi. Üç eteği giyinmesi, kuşağını, başını bağlaması epey de yorardı kendisini. Derin bir nefes alıp, “Ya Muhammet, Ya Ali” deyip işe koyulurdu. Babaannem bir işe başlarken “Fatma Ana’nın eli olsun” diyordu.
Muharrem ayında (Aşır ayı) 12 gün oruç tutulurdu. Köyde hemen çoğu insan 12 gün oruç tutardı. Aşır Orucunu hiç aksatmadan tutardı babaannem ile dedem de. Öyle kalpten, öyle sessizce tutarlardı ki! Akşam olduğunda oruçlarını zeytinle açarlardı. Bir tas ayran, bir dürüm, yufka ekmek yer, ya da bir kase çorba içerlerdi.
Farkına bile varmazdık oruç tuttuklarının. Biz torunlarına oruç tutun dediklerini hiç hatırlamıyorum. Herkes özgürdü. Annem ile babam da tutmazdı oruç.
Dedem ayrıca Sünni dostlarını misafir ettiğinde oruçluyken de onlara yemek yedirirdi. Hoşgörüyü, saygıyı, sevgiyi, dostluğu örüyordu dedem.
Ardahan’ın Alevi köylerinde yaşayanların birbirleriyle sıkı ilişkileri vardı. Evlilikler, kirvelikler, akrabalıklar yaygındı. Güvenin hakim olduğunu, hiçbir çocuğun başına kötü bir şeyin gelmediğini, muazzam bir dayanışmanın olduğunu belirtmem gerekir. Köylerdeki bazı yoksullar köy köy dolaşıp kış için yağ peynir toplardı. Ve bu asla ayıplanmazdı. Herkes elinden geldiğince katkıda bulunurdu.
Vermek, almak, dayanışmak, birlikte üretmek ve tüketmek…Hiç kimsenin birbirini sömürmediği zamanlar, yıllar! Özlemle, saygıyla anıyorum o güzel insanları, o muhteşem yaşamı!
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.
Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.