Sal. Şub 3rd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesine Giden Yol ( 11)

| Sadık Erenler | Araştırmacı – Yazar/S.Erenler@web.de |

Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın, Demokrasinin Dayanılmaz Ağırlığı adlı kitabında şu tesbiti yapıyor: “12 Eylül aynı zamanda ABD’nin dünya çapındaki müdahaleler zincirinin bir parçasıydı. O zamanlar ABD ile SSCB arasında Soğuk Savaş yaşanıyordu. Bu Soğuk Savaş çerçevesinde taraflar kendi kamplarındaki ülkeleri ne pahasına olursa olsun koruma yoluna gidiyorlardı. 1979’da  hem İran hem Afganistan ABD açısından kaybedilmişti. Türkiye ise, sol hareketin hızla güçlendiği ‘istikrarsız’, ‘kaybedilmeye aday’ bir konuma sürükleniyordu. Dönemin güçlü işçi hareketi, hem ekonomik hem de siyasal mücadelenin etkili bir odağı olmuştu. Sosyalist hareket yanı sıra güçlü bir Kürt hareketi oluşmuş ve tüm bunlar ülkenin hak vermez rejimini ciddi anlamda geri adım atnaya zorluyordu.

   Türkiye tarihinde görülmemiş denli büyük bir kitle hareketi, sadece kendisinin değil, sevgili ülkesinin kaderine el koyuyordu. Bunun sonucu reel ücretler artıyor, kullanılan haklar artıyor, toplum tebaalıktan gerçek anlamda kurtuluyordu. Bunlar ise sadece emperyalizmin değil, devletin ve sermayenin kabullenemeyeceği bir şeydi. Bundandır ki faşist milis ve onun kullanıldığı saldırılarda yaygın bir terör uygulanıyordu. Ancak yaygın faşist teröre rağmen rejimin istikrarı bir türlü sağlanamıyordu. Özetle gerek ABD gerekse de  yerli muktedirler açısından kabul edilemez, her ne pahasına olursa olsun bastırılması gereken bir durum söz konusuydu. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgede oluşan boşluğu giderecek bir istikrar odağı kılınması ve kapitalist, yeniden üretimin gereksinimlerine uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Bunun için sol siyasal muhalefetin dağıtılması, emekçilerin örgütsüz ve en az ücretle çalışmaya razı hale getirilmesi, farklı kimlikten yurttaşların hak taleplerinin ezilmesi, özetle toplumun bir bütün olarak dizginlenmesi, çıktığı şişeye tekrar sokulması gerekiyordu.

   İşte bu amaçlara varabilmek için bir yandan yasadışı bir şiddetle toplumsal dinamiklerin ezilmesi, diğer yandan da ‘Yeşil Kuşak ‘ projesi çerçevesinde din yoluyla toplumun muhafazakar ve tevekkülcü bir bilinç çarpıtılmasına uğratılması gerekiyordu. 12 Eylül askeri darbesinin neden ve uygulamalarının çerçevesi işte bu gereksinimlerce oluşturuluyordu.”

Yapılan bu tesbit de gösteriyor ki 12 Eylül Askeri Darbesi’nin asıl amacı kardeş katlini ve anarşiyi engellemek değil, asıl nedenin zaafa uğramış olan adaletsiz ve faşizan rejimin yeniden organize edilmesi ve güçlendirilmesi olduğunu gösteriyor. 12 Eylül kime karşı yapıldı sorusuna gelince; tabii ki emekçilere, muhaliflere, demokrasiye ve  laikliğe karşı yapılmıştır. Kimler tarafından sorusunun yanıtı da; yasadışı ama resmi bir terör estirerek.

Darbeyi yapanlar açıklamalarında “Anayasal düzeni yeniden tesis etmek” olduğunu söylemektedirler. Ama darbeyi yapanların ilk işi anayasal düzeni lağvetmekti.

12 Eylül sonrası yapılanların bilançosuna bakıldığında dehşet verici bir görüntünün varlığı ortaya çıkmaktadır.

Gözaltı süresi 3 aya çıkarılarak ve gerek duyulduğunda bu süre uzatılarak ülke bir işkencehaneye dönüştürüldü. Resmi rakamlara göre, 650 bin kişi gözaltına alınmıştı. 1.630 bin kişi fişlenmişti. 171 kişi işkencede, 144 kişi kuşkulu bir şekilde, 74 kişi çatışmada, 16 kişi kaçarken, 14 kişi açlık grevinde ve 50 kişi de idam edilerek öldürüldü. 14 bin kişi vatandaşlıktan atıldı. Alevi köylerine zorla cami yapıldı. Binlerce köyün, mezranın, binlerce dağın, ırmağın adı değiştirildi. Kürtçe yasaklandı. Yerden fışkırır gibi Kur’an Kursu ve İmam Hatip Okulu açıldı. Diyanet bütçesi diğer bakanlıkların bütçesini kaç kat katlayacak şekilde artırıldı. Mantık ve Felsefe  Dersleri seçmeli yapılırken, diğer inançlar gözönüne alınmadan din dersi zorunlu yapılıp Hanefi İslam inancı öğretimi ders müfredatına konuldu. Önceki darbe döneminde topluma lüks ilan edilip sağ hükümetler tarafından kısmen değiştirilmeye başlanan özgürlükçü ve insan hakları  yanı ağır basan  1961 Anayasası toptan lağvedilerek yerine süreğen bir sıkıyönetim ve polis rejimi getiren 12 Eylül Anayasası getirildi. Üniversitelerin kısmi özerkliği ortadan kaldırılarak YÖK sistemiyle yüksek öğretim kontrol altına alındı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile yargı bağımsızlığı ortadan kaldırıldı. İşçilerin eylemleri sonucunda kaldırılmak zorunda kalınan Devlet Güvenlik Mahkemeleri yeniden kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, Latin Amerika ülkeleri olan Arjantin ve Şili gibi askeri darbenin sahneye koyduğu  baskıcı, sindirici, yıldırıcı ve ölümcül bir korkunun içinde yaşadı.

Anayasayı fiilen ilga edenler, muhalif örgütleri ve sendikacıları “Anayasayı  İlga etmek” suçlamasıyla  suçsuz yere yargılandılar. 12 Eylül Askeri Darbesi ile halka karşı psikolojik savaş uygulayan ve devlet içinde gizli örgütlenmeye gidenler, muhalifleri gizli örgüt kurmakla suçlayıp yargıladılar.

Birbirleriyle husumeti olanlar 12 Eylül darbesinin  getirdiği puslu havadan yararlanarak birbirlerini koministtir, teröristtir, sağcıdır, solcudur diye ihbar etmeye başladı. Ülke yeniden Aldülhamit jurnalciliği dönemini yaşıyordu. Askeri idarenin birilerini  suçlu olarak tutuklaması yetmiyor, özgürlük ve insan hakları düşmanları da kıyasıya ihbar mekanizmalarını işletmekle yarışıyorlardı. Türkiye’nin dört biryanında ihbarcılar kol geziyor, kendilerine “öte git” diyen birisi olduğu anda polise “ bu kişi kominist” diye ihbarda bulunuyorlardı.

Özgürlük düşmanları 12 Eylül Askeri Darbesini demokrasinin yeniden inşası olarak görüyorlardı. Bu düşmanca zihniyet, 1961 Anayasasıyla verilen, topluma, bireylere bağışlanan demokratik hak ve özgürlüklerden rahatsız olduklarından yeni anayasayı kendi özlemlerine kavuşma olarak görüyorlardı. 1978 de Sivas-Ali Baba olayları, 1978 Maraş Katliamı ve 1980 Çorum katliamı 12 Eylül Askeri darbesinin bir gerekçesi olarak görüldü.

12 Eylül Askeri Darbesinin lideri General Kenan Evren, ortamın kıvamına gelmesi için bir hayli beklediklerini kendi tarzıyla ifade ediyordu. Olayların tamamiyle kanla sulanmasının ardından darbe yaptıkları gün gibi ortadaydı. 13 Eylül’de ortam bir anda durulmuştu. Halkın bir derin nefes aldığı hissediliyordu. 11 Eylül’de her türlü gücü elinde bulundurmasına rağmen kılını bile kıpırdatmayan  asker, ortalığın bir cehenneme çevrilmesinden sonra kurtarıcı rolüyle ortaya çıkıp ülke yönetimine el koyarak kahramanlıklarını ilan etmişlerdi. Cuntanın lideri Kenan Evren’in deyimiyle, “sabreden derviş muradına ermiş,” idi.

Halka güven gelmiş, sokaklar sessizleşmiş, huzur ortamı yeniden sağlanmıştı. Ve bu ortamın sağlanması suçsuz gençlerin doğru dürüst yargılanmadan ipe çekilmesiyle sağlanıyordu. 12 Mart askeri darbesinin ardından bu kez de 12 Eylül’ün  yargısız infazları ülkenin aydınlık, devrimci gençlerini idam sehpalarına sürüklüyordu. Nice Deniz Gezmişler, Yusuf Aslanlar, Hüseyin İnanlar idam edilecek ve ülkenin geleceği bir kez daha siyasi nedenler bahane edilerek karartılacaktı.

Kafa aynı kafa, zihniyet aynı zihniyetti. 12 Eylül’ün darbecibaşı Kenan Evren Muş gezisinde şunları halka haykırıyordu: “Yani asmayalım da besleyelim mi?”  bu hüküm 50 gencin idam sehpalarında can vermelerine neden oluyordu.

Askeri Cunta darbe yapmalarının amaçlarını şöyle anlatıyorlardı: “Demokrasiyi rayına oturtmak, kanlı kardeş kavgasını durdurup güven ve huzur ortamını sağlamak.”

Huzuru sağlamak isteyen cunta kendilerine “Milli Güvenlik Konseyi” adını vererek huzur adına hareket ettiklerine halkı ikna etme çabaları terör devleti çarkını işletmekle başlamıştı. Asıl amaç korku toplumu yaratmaktı. Kitleleri sindirmek amacıyla işkence çarkları dönmeye başlamış, öldürmelerin yanında sağ yakalananlar için idam sehpaları kurulmuş,  herkes herkesi terörist veya komünist diyerek  ihbarcılık alıp başını gitmiş, iki kişinin bir araya gelişi bile kuşku uyandırmaya başlamıştı.

12 Eylül’ün ilk idam infazı, 08.10.1980 Çarşamba günü oldu. Devrimci gençlerden Necdet Adalı sabaha karşı idam edildi.

Necdet Adalı 10 Temmuz 1977 gecesi Ankara’da İsmetpaşa semtinde genellikle sağcıların devam ettiği Güneyli Kahvehanesinin dışardan taranmasıyla aranıyordu. O silahlı taramada iki kişi ölmüştü. Bir ihbar üzerine  bir arkadaşıyla birlikte yakalanmıştı. Asıl taramayı yapan arkadaşı ise sonradan teslim olarak kendisinin MİT ajanı olduğunu ve polisle işbirliği yaptığını itiraf etmiş olsa da MİT bu iddiayı reddedip öyle birini tanımadıklarını belirtmişlerdi.

12 Eylül öncesinde, MİT olsun, polis olsun bir çok ajan ve provokatör kullanmışlardı, ama yakalandıkları zaman kendilerine sahip çıkılmayacağı da önceden söyleniyordu.  Darbe ortamı da bu işbirlikçilerin sayesinde hazırlandı. Sol ve sağ örgütlere sızan ajanlar eylemlerin yapılması için  aktif bir çalışma içindeydiler. Örgütlerin gözüne girebilmek için eylemler bile düzenliyorlardı. Ayrıca örgüt içinde etkin olan insanlarla derin bağlar kuruluyor, o an geldiği zaman da harekete geçiyorlardı. 12 Eylül darbesinin ardından örgüt elemanlarının birer birer toplatılması, bu kişilerin kim olduğu ve nerelerde ikamet ettikleri önceden bilindiği içindi ve göz yumuluyordu ki ortam gerilsin, kan gölüne dönsün, halk da kurtarın bizi diye haykırmaya başlayınca kurtarıcılar meydana çıkıp bir anda herşeyi güllük gülstanlık hale çevirsinler. 12 Eylül sürecine o halde gelindi.  Terör durdu, halk huzura erdi, asker kahraman oldu.

Necdet Adalı idamla yargılandı ve  darbenin üzerinden bir ay dahi geçmemişken idam hükmü infaz edildi.

Necdet Adalı idam edileceğinden kısa bir süre önce, “aileme mektup yazmak istiyorum” isteğine infaz savcısı “olur” dedi.

   “Sevgili anneciğim ve babacığım,

   Sizleri ve ezilenler uğruna verilen mücadeleyi erken bıraktığım için üzgünüm. Ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Ve şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, ezilenler uğruna verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım. Bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi, bizler hiçbir zaman savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık. Fakat onların bizi böyle göstermeleri, faşistlerle aynı kefeye koyarak cezalandırmaları, bizim kişiliğimizde ezilenlerin mücadelesine yapılan bir saldırıdır. Anneciğim, babacığım, yukarda da sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık ve üzüntü duymuyorum. Sizlerin de ezilenler uğrunda verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi isterim. Ablamlara da yazmak isterdim. Fakat buna olanak yok. Kendilerine çok selamlar… Buradan satırlarıma son verirken hürmetle ellerinizden öperim. Arkadaşlara selam… Hoşça kalın…

                                Necdet Adalı   

Necdet Adalı cellatın boynuna ipi geçirmesinden sonra etrafına bakınarak son kez bağırıyordu:

“Kahrolsun Faşizm, Kahrolsun sömürgecilik…”

12 Eylül’ün ilk kurbanıydı Necdet Adalı…

İkinci kurban sağ taraftan çıkıyordu Mustafa Pehlivanoğlu adıyla.

Mustafa Pehlivanoğlu Alparslan Türkeş’in vurucu timindendi. İsa Armağan ile birlikte 10 Agustos 1978 gecesi Ankara’nın Balgat semtinde ardı ardına dört kahveyi tarayarak 5 kişiyi öldürmüş, 13 kişiyi de yaralamıştı.

Balgat Katliamı adıyla anılan olaydan günlerce sonra yakalanan Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan askeri mahkemece ölüm cezasına çarptırılmışlardı. Fakat bu kişiler 26 Temmuz 1980’de Mamak Özel Askeri Cezaevi’nden kaçırılmışlardı. Mustafa Pehlivanoğlu bir süre sonra Kütahya’nın Çal ilçesinde yakalanmış, İsa Armağan ise izini kaybettirip İran’a geçmişti.

Mustafa Pehlivanoğlu’nun itiraflarda bulunması koşuluyla kurtulacağı söylendi. Devleti yönetenlerin kurtulacaksın şeref sözü karşısında MHP’nin yapısı ve eylem birlikleri hakkında detaylı bilgiler vermesi bile onu idam sehpasından uzak tutamadı. Şeref sözü verenler onunla oyun oynamışlardı ve o bunu idam sehpasına çıkarıldığında anladı ki, kandırılmış.

Necdet Adalı’dan boşalan ipe çekilen Mustafa Pehlivanoğlu’nun avukatı da yoktu. Ailesinin bulunmasına da izin verilmemişti. O yapayalnızdı. Hiçbir tanığı da yoktu. “İtiraflarda bulunursan seni kurtarırız” diyenler ortada gözükmezken, o, darağacının altında puştluktan yakınıyor, oyuna getirildiğini söylüyor, küfürler savuruyordu.

Bu ülkede yaşayan herkes askeri cuntanın oyununa gelmişti ve şimdi top onlardaydı, hakemliği de onlar yapıyordu.

12 Eylül darbecileri aynı cezaevinde, aynı idam sehpasında bu kez bir sağcıyı sallandırarak, “biz sağ-sol ayrımı yapmıyoruz. Bakın bir onlardan bir sizden” imajını kamuoyuna vermeye çalışıyorlardı.

İşkencehanelerde de aynı imajı allayıp pulluyorlardı. Solcuların gördüğü işkence ne denli şiddetli ise, sağcıların gördüğü işkence de o denli göstermelikti.

Olağanüstü koşulların yarattığı 12 Eylül darbesi sonrası, yitirilen toplumsal düzenin yeniden sağlanacağı, birliğin ve bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek darbecilerin ideolojik ufkunu Türk- İslam sentezi çizdi.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir