Cum. Tem 24th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Soruya Soruyla Cevap Vermek

⌈Haydar Selçuk⌉

Siyasette en önemli erdemlerden biri hesap verebilirliktir. Özellikle uzun yıllar bir partinin genel başkanlığını yapmış bir siyasetçinin, kamuoyunun karşısına çıktığında sorulara açık, net ve tutarlı cevaplar vermesi beklenir. Ancak son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun televizyon programlarında sergilediği tutum, birçok kişide soru işaretleri yaratmaktadır.

Bir siyasetçi kendisine yöneltilen sorulara cevap vermek yerine yeni sorular yöneltmeye başladığında, bu durum çoğu zaman cevap vermekten kaçınma veya tartışmayı başka bir alana çekme çabası olarak değerlendirilir. Sözcü TV’de katıldığı programda da kamuoyunun dikkatini çeken noktalardan biri buydu. Sorulara doğrudan cevap vermek yerine yeni sorularla karşılık verilmesi, kamuoyunun merak ettiği konuların açıklığa kavuşmasını sağlamadığı gibi, mevcut tartışmaları daha da derinleştirmektedir.

Örneğin dokunulmazlıkların kaldırılmasını savunurken, geçmişte bu kararın Türkiye siyasetine ve özellikle muhalefete nasıl sonuçlar doğurduğuna ilişkin eleştirilere net cevaplar verilmedi. Aynı şekilde “arınma” söylemi üzerinden CHP’li belediye başkanlarının tutuklanmalarına ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, hukuken henüz suçluluğu kesinleşmemiş kişiler hakkında peşin hükümler içeren ifadeler kullanılması da dikkat çekiciydi.

Dahası, bugün haklarında soruşturma yürütülen veya tutuklanan bazı belediye başkanlarının görev yaptıkları ve aday gösterildikleri dönemlerin önemli bir kısmı, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olduğu yıllara denk gelmektedir. Bu durumda kamuoyunun sorması gereken soru şudur: Eğer ortada bir sorun varsa, bu kişileri aday gösteren ve yıllarca parti yönetiminde tutan siyasi iradenin hiç mi sorumluluğu yoktur?

“Arınma” söylemi başka bir açıdan daha tartışmalıdır. Çünkü bugün Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alan, geçmişte milletvekilliği, belediye başkanlığı veya çeşitli görevlerde bulunmuş bazı isimler hakkında da kamuoyuna yansımış davalar, soruşturmalar ve çeşitli iddialar bulunmaktadır. Eğer arınma gerçekten ilkesel bir yaklaşım ise, bunun yalnızca belirli kişilere veya siyasi rakiplere yönelmemesi gerekir. Aynı ölçütlerin herkese eşit biçimde uygulanması beklenir. Aksi hâlde arınma söylemi, ilkesel bir duruştan çok siyasi bir araç olarak algılanır.

Bir diğer çelişki ise hukuki süreçlere ilişkin değerlendirmelerde ortaya çıkmaktadır. “İddianameleri okumadım” diyen bir siyasetçinin, aynı zamanda gizli tanık ifadelerini esas alarak insanlar hakkında kanaat belirtmesi ciddi bir tutarsızlık olarak görülmektedir. Hukukun temel ilkesi, suçluluğun mahkeme kararıyla kesinleşmesine kadar herkesin masum sayılmasıdır. Bu ilke siyasi görüşlere göre değişmez. İddianamelerin okunmadığının ifade edildiği bir durumda, yalnızca iddialar ve gizli tanık beyanları üzerinden siyasi sonuçlara ulaşılması, savunulan hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

Son dönemde dikkat çeken bir başka husus da kullanılan dil ve çizilen siyasi perspektiftir. Yıllarca hukukun üstünlüğünü, masumiyet karinesini ve demokratik siyaseti savunan bir siyasetçinin, bugün kullandığı bazı ifadelerin ve yaptığı değerlendirmelerin iktidarın yıllardır muhalefete karşı kullandığı söylemlerle benzeşmesi dikkat çekmektedir. Henüz yargı süreci tamamlanmamış kişiler hakkında peşin hükümler kurulması, soruşturmaların siyasi sonuçları üzerinden değerlendirmeler yapılması ve muhalefetin uzun yıllardır eleştirdiği dilin yeniden üretilmesi, kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.

Daha da önemlisi, Türkiye’nin geleceğine ilişkin ortaya konulan siyasi perspektif ile iktidarın yıllardır savunduğu yaklaşım arasındaki benzerlikler giderek daha görünür hâle gelmektedir. Bu durum ister istemez şu sorunun sorulmasına neden olmaktadır: Eğer kullanılan dil, yöntem ve siyasal yaklaşım iktidarın söylemleriyle büyük ölçüde örtüşüyorsa, seçmen neden onun yerine benzerinin peşinden gitsin? Çünkü muhalefetin varlık nedeni, iktidarın dilini ve siyaset tarzını tekrarlamak değil; ona demokratik, özgürlükçü ve umut veren bir alternatif sunabilmektir.

CHP Genel Merkezi’ne yönelik müdahalelerde kullanılan yöntemlerin doğru olmadığını söylemek de tek başına yeterli değildir. Eğer bir uygulamanın yanlış olduğu düşünülüyorsa, o uygulamanın sağladığı siyasi sonuçlardan faydalanırken de aynı eleştirel tavrın sürdürülmesi gerekir. Aksi hâlde ortaya ilkesel değil, konjonktürel bir siyaset anlayışı çıkar. Bir taraftan uygulamayı eleştirip diğer taraftan o uygulamanın ortaya çıkardığı sonuçlardan yararlanmak, kamuoyunda samimiyet tartışmalarını beraberinde getirmektedir.

Belki de en büyük tartışma, CHP’nin kurultay süreci üzerindedir. Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi yeniden toparlamak ve arındırmak istediğini ifade etmektedir. Ancak CHP delegelerinin büyük çoğunluğu tarafından yapılan seçimde Özgür Özel tercih edilmiştir. Siyasetin temel kuralı, demokratik yarışın sonucunu kabul etmektir. Kazanmak kadar kaybetmeyi bilmek de demokratik olgunluğun bir göstergesidir.

833 delegenin oyuyla ortaya çıkan iradenin sürekli tartışmaya açılması, yalnızca mevcut yönetimi değil, aynı zamanda parti içi demokrasiyi de tartışmalı hâle getirmektedir. Delegelerin açık iradesiyle gerçekleşen bir kurultayın sonucunun hâlâ kabul edilmemesi, parti tabanında ve kamuoyunda yeni tartışmalara neden olmaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun sıkça vurguladığı “Ben CHP’yi arındırmaya geldim” söylemi de bu noktada sorgulanmaktadır. Çünkü CHP’ye dönüşü, parti örgütlerinin, üyelerinin ve delegelerinin güçlü bir talebiyle gerçekleşmiş değildir. Aksine, kurultayda ortaya çıkan irade açık biçimde başka bir yönetime işaret etmiştir. Buna rağmen ortaya çıkan tablo, seçim sonucunu kabullenmek istemeyen bir anlayışın siyaseti belirlemeye çalıştığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.

Üstelik bugün kamuoyu araştırmalarının önemli bir bölümü de CHP seçmeninin büyük çoğunluğunun Kılıçdaroğlu’nun yeniden partinin başına geçmesini istemediğini göstermektedir. Parti örgütlerinde, delegelerde ve seçmen tabanında güçlü bir karşılığı bulunmayan değil, karşılığı giderek zayıflayan bir siyasi çizginin nasıl iktidar alternatifi olabileceği sorusu da cevap beklemektedir.

Bugün gelinen noktada şu soru giderek daha fazla sorulmaktadır: Parti örgütlerinde, delegelerde, seçmende ve toplumda karşılığı giderek azalan bir siyasi çizgiyle nasıl yeni bir başarı hikâyesi yazılabilir? Siyaset yalnızca geçmiş görevler ve eski unvanlarla sürdürülemez. Toplumun verdiği mesajı doğru okumak gerekir.

Bu nedenle mesele kişilerden çok ilkeler meselesidir. Soruya soruyla cevap vermek tutarsızlıkları ortadan kaldırmaz. Arınma söylemi seçici uygulandığında inandırıcılığını yitirir. Hukuk devleti savunulurken peşin hükümler kurulamaz. Demokratik iradeden söz edilirken delegelerin tercihi yok sayılamaz.

Ve belki de bütün bu tartışmaların sonunda seçmenin zihninde beliren temel soru budur:

“Aslı varken sahtesine ne gerek var?”

Siyasette güven netlikten, tutarlılıktan ve demokratik iradeye saygıdan doğar. Bunlar olmadığında geriye cevaplardan çok sorular kalır.

Âşk ile…

20.06.26

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir