Cum. Tem 24th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

TURKUAZ OPERASYONU VE HUKUKUN İŞLEVSELLİĞİ

⌈Avukat Zeki Rüzgar⌉

Son günlerde Türkiye’de birçok kişi, sabahın karanlığında kapıları kırılarak gözaltına alınıyor.

Aralarında öğrenciler, sendikacılar, dernek yöneticileri, çevreye duyarlı derneklerin üyeleri, siyasi parti yöneticileri, avukatlar, mühendisler, kimi ararsanız var.

Gözaltına alınanlar ise büyük oranda tutuklanıyorlar.

Tutuklananlar arasında üç avukat meslektaşım Doğa İncesu, Semra Demir ve Kürşat Bafra da var.

Savcılık ve Adalet Bakanlığı her ne kadar yasadışı örgütlere yönelik operasyon olarak duyursa da, toplumda herkes bu gözaltı ve tutuklamaların NATO toplantısı öncesi bir “temizlik operasyonu” olduğu konusunda hem fikir.

Malum 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında “36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesi” Ankara’da yapılacak.

Dünyanın en büyük savaş makinesi olan NATO’nun toplantılarının yapıldığı her ülkede bugüne kadar hep büyük gösteriler ve karşı toplantılar yapıldı. Ankara’da yapılacak zirveye karşı da Türkiye ve Dünya’daki birçok kurum etkinlik çağrısı yapıyor.

Kuruluş bildirisine göre NATO üyesi ülkeler her yıl, milli gelirlerinin en az %2”si kadar bir miktarı silah harcamalarına yatırmak zorunda. Yani bu ülkeler her yıl halkından topladığı vergilerin önemli bir bölümünü silaha harcamak zorunda.

Bütün dünyada ekonomiler küçülürken; ekonomik zorluklar nedeniyle yüzyıllar süren mücadeleler sonucunda kazanılmış olan sosyal haklar bir bir yok edilirken; yoksula, işçiye, emekliye verilen haklar geri alınırken, her yıl silah tüccarlarına trilyonlarca dolar aktarılıyor.

Bunu bilen, farkında olan ve karşı çıkan insanların basit bir gösterisine bile tahammül edilmiyor.

ANKARA EMNİYETİNİN İTİRAFI

Ankara’daki gözaltılara emniyet itiraf gibi yaratıcı bir isim vermiş Turkuaz Operasyonu.

Nede olsa Turkuaz, Fransızcadaki Türk kelimesinden gelir ve Türk Mavisi olarak da bilinir. Mavi de NATO’nun rengidir.

Bu operasyon sebebiyle gözaltına alınan avukatlar, gazeteciler, öğrenciler, mühendisler, öğretmenler, sendikacılar, İŞİD’lilerle birlikte mahkeme sırasına dizilmek zorunda kaldılar.

Ancak bu gözaltılar bize çok önemli bir fırsat sunuyor.

“Hukuk denilen şey gerçekte nedir? İktidarın kullanışlı bir aparatı olarak nasıl bir işlev görüyor?” sorularına kolayca cevap bulmamıza imkan veriyor. Şöyle ki:

Bu gözaltı ve tutuklamalardan en çok konuşulanlar TEMA Vakfı gönüllüleri oldu. Yaşları 60 ile 79 arasında değişen 42 TEMA Vakfı gönüllüsü gözaltına alındı. Aralarında Ankara İl temsilcisi de var. Türkiye’nin ilk kadın mühendislerinden biri olan 79 yaşındaki Tuğba K.’da var.

En çok konuşulan ise, Ankara Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim üyesi Doc. Dr. Emel Memiş Parmaksız oldu.

GENERALİN TERÖRİST GELİNİ

Elbette Emel Hanımın bir akademisyen, bilim insanı olması değildi, onu öne çıkaran. Onu tutuklanan yüzlerce insanın arasından öne çıkaran ve birçok gazetede ana başlıkta adının geçmesine neden olan şey, Emekli Generallerden Alaattin Parmaksız’ın gelini olması.

Alaattin Parmaksız, “Türk Ordusunda General Olmak” kitabının da yazarıdır. Aynı zamanda Genel Kurmay Başkanlığı İstihbarat ve Karşı İstihbarat Daire Başkanlığından emeklidir ve 2015 yılında yaşamını yitirmiştir.

Emel Hanımın, Türkiye Kominist Partisi/Marksist-Leninist (TKP-ML) Örgüt üyeliğinden ve terörist sıfatıyla tutuklanması olayı daha ilginç hale getirmektedir. Çünkü bu durum hukukun işleyişi açısından çok önemli iki meseleyi barındırmaktadır.

YAKICI SORULAR

Bu meseleleri anlayabilmek için iki soru sormaya ihtiyaç vardır:

Birincisi, istihbarat ve karşı istihbarat daire başkanlığı yapmış bir generalin gelini olan ve aynı zamanda bir akademisyen olan bilim insanı bir kadın, Terör Örgütü üyesi olabilir mi?

İkincisi ise özellikle bazı gazeteler (Mesela Sözcü Gazetesi) bu insanın tutuklanmasını duyururken neden “Generalin Gelini” sıfatını öne çıkarma ihtiyacı duydular? Bu ne anlama geliyor?

Birinci sorunun cevabı çok küçük bir ihtimalle de olsa elbette evet olabilir. Ancak hayatın doğal akışına aykırı olduğunu kabul etmek gerekir.

Emel Hanım’ın Ankara Üniversitesinde dersler verirken, bir yandan İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Samsun Büyükşehir Belediyesi (SBB) ve AKP Kadın kollarında yüzlerce seminer vermiş bir biliminsanı olduğu göz önüne alınınca, soruya verilecek evet cevabının imkansızlığı çok daha net görülebiliyor.

Bu arada bu sorunun cevabının bir an için evet olduğunu düşünsenize. Genel Kurmay İstihbarat ve Karşı İstihbarat Daire Başkanı kendi gelininin terörist olduğunu bile anlamamış. Bu da yetmezmiş gibi bu terörist, elini kolunu sallaya sallaya devletin ve iktidar partisinin kalbinde gezip, insanlara akıl vermiş. Bu çok daha korkunç bir ihtimal olmaz mıydı?

Ben Emel Hanımın adını ilk defa bu haberlerle duymama rağmen, bu soruya verilmesi gereken cevabın “Mümkün değil” olması gerektiğini söylüyorum.

O zaman da devlet bu akademisyene neden böyle bir suçlamada bulunuyor, sorusuna cevap bulmak gerekiyor.

AKADEMİSYEN’İN SİVİL ÖLÜMÜ

Emel Hanımın adını internete yazdığınız anda cevap karşınıza çıkıyor.

Bu suçlama ile karşı karşıya kalmasına neden olan iki olay var. Barış Akademisyenleri olarak anılan akademisyenlerin hazırladığı “Barış Bildirisi” imzacılarından biri ve aynı zamanda çalışma yürüttüğü TEMA Vakfı gönüllülerinden biri olarak, çevre duyarlılığı nedeniyle NATO’ya karşı yapılacak etkinliklere katılma kararı almış.

Barış Bildirisine imza atmış olsa da bu bildiriye imza atanlar hakkında tüm davalar düştü. Ancak, arkadaşlarıyla NATO karşıtı eylemlere katılma kararı alması sonun başlangıcı olmuş. Ne akademik unvanları, ne de generalin gelini olması onu gözaltına alınıp tutuklanmaktan kurtaramamış.

Kendisi savunmasında “Ömrünü terörle mücadeleye adayan bir adamın kızıyım” demiş olsa da tutuklanmış.

TEMA Vakfı’ndan arkadaşlarının tümü gibi TKP-ML üyeliğinden tutuklanmaları da devletin uzun bir süre tutuklu kalmalarını istememesinden olsa gerekir. Yoksa DHKP-C veya PKK üyeliği daha kullanışlı bir suçlama olurdu.

Böylece kısa bir süre sonra (NATO zirvesinin hemen ardından) serbest bırakılması mümkün olacaktır. Ancak, sakıncalılar listesine eklendiği için, bir daha hiçbir bakanlık veya AKP Kadın Kolları Başkanlığında seminer vermesi mümkün olmayacaktır. Muhtemelen, Ankara Üniversitesindeki görevinden de emekliye ayrılması istenecektir. Yani bir nevi sivil ölüme terk edilmiş olacaktır.

Yıllardır birçok gazeteci, akademisyen, sendikacı, milletvekili, belediye başkanı, avukat benzer kumpaslarla gözaltına alınıyor, çeşitli örgütlere üye oldukları ileri sürülerek tutuklanıyor ve hayatları böyle allak bullak ediliyor.

Bunu nereden mi biliyorum? Çünkü, ben de onlardan biriyim. Yıllarca benzer birçok dava ile mücadele ettim. Sonuçta açılan onlarca davadan birinde ceza verilerek sürgüne zorlandım.

Şimdi ise benzer akıbeti yaşayan onlarca avukat arkadaşım, gazeteciler, sendikacılar, akademisyenler, belediye başkanları ve milletvekilleriyle birlikte memleketimize hasret yaşam mücadelesi veriyoruz.

Bu kısım bize hukukun, muhalif olmaya karar verenlere karşı nasıl bir silah olarak kullanıldığının açık göstergesidir. Sistem, sizi tehlikeli bir mühalif olarak tanımladıktan sonra, hiçbir sıfatınızın önemi kalmıyor. Sistem size artık yaşam şansı bırakmıyor.

HUKUKUN VARLIK SEBEBİ

İkinci soruya verilecek cevap ise, hukuk denilen mekanizmanın gerçek varlık sebebini ortaya koyuyor.

Düşünün, “Emekli generalin gelini olmak” bir insanın suç işlemeyeceğinin garantisi olabilir mi?

Sonuçta tarihte örnekler bulmak mümkündür. Mesela Monica Ertl gibi bir örnek var tarihte. Nazi Almanyasında doğan ve Hans Ertl gibi Nazi Döneminde önemli bir figür olan bir babanın kızı. Buna rağmen daha sonra babası ile kaçtıkları Bolivya’da devrimcilere (ELN) katıldı ve Che Guevara’nın intikamını almak için, Che’nin ölümünden sorumluluğu olan Bolivya’nın Almanya’daki Büyükelçisini makamında öldürdü.

O zaman bir insanın gözaltına alınması nasıl böyle duyurulabiliyor?

Emekli bir “Generalin gelini olmak” nasıl “Akademisyen” kimliğinin önüne geçebiliyor?

Emekli bir generalin gelini olmak, nasıl bir hukuki koruma sağlayabilir?

Neden bu sıfat, önemli bir itiraz olarak ileri sürülebiliyor?

Toplumda yaratılan hukuk-adalet ilişkisine dair genel kanının aksine, hukuk her zaman devleti kuran egemen güçlerin en kullanışlı silahlarından biri olmuş ve her zaman sistemin devamına hizmet etmiştir.

İktidar güçleri arasında farklı sınıfların varlığı söz konusu ise mahkemelere ihtiyaç duyulmuş, yoksa bu ihtiyaç ortadan kalkmıştır. Egemenlik güçleri tek adamın elinde toplandığı anda da artık o adamın sözü kanun olur. Tıpkı şu anda ülkemizde olduğu gibi.

Yasaların, meclis gibi kurumların, hatta mahkemelerin varlığı bunu değiştirmez. Çünkü bunların tümü zaten iktidarı korumak amacıyla oluşturulmuş kurumlardır. Ülkemiz bir istisna da değildir.

VATANDAŞLARA AYRILAN HUKUK KORUMASIZDIR

Devletin sahiplerince kurulmuş sistemi tehdit eden sıradan vatandaşların arada mahkemelerce tutuklanarak sistem dışına itilmeleri veya insanlar arasındaki bazı hukuki sorunlarının bu mahkemeler eliyle çözüme kavuşturulması bu gerçeği değiştirmez.

Bağımsız yargı, savunma veya kitle örgütlenmeleri vatandaşlar için bir güvence ise de her zaman işe yaramaz.

Mahkeme kararınız mı var, kimin umurunda? Tapunuz mu var? Bir gecede binlerce insanın tapu haklarının elinden alınması bir imzaya bakar.

Sıradan insanlara tanınmış olan haklar ve mahkemeler aracılığıyla adalet dağıtıldığı algısı, onları sistemin bir parçası oldukları inancıyla, olan biten her şeye sessiz kalmalarını sağlamak dışında hiçbir anlam ifade etmez.

Ta ki, kendi hakları için bir araya gelmeyi başarana kadar.

Bunu, son günlerde ellerindeki mahkeme kararları görmezden gelinenler; tapuları ellerinden alınanlar; haklarını alamayan işçiler; atanamayan memurlar; köylerindeki ağaca sahip çıkamayan köylüler, karşılarına dikilen jandarma ve polisin coplarının yakıcılığıyla çok iyi hissediyorlardır.

HALKIN GÜCÜ

Farklı güç odakları söz konusu olduğunda hukuk kaçınılmazdır. Hukukla sistemin sınırları çizilir. Böylece iktidar sahiplerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmesi için, savaş dışında bir yol bulunmuş olur. Hukuk ile mücadele savaştan daha az maliyetlidir ve bu şekilde iktidar sahipleri, kavgalarla güçlerinin zayıflamasından kaçınmış olur.

Bugünlerde iki farklı güç odağının sözcüleri olan AKP ve CHP gibi iki farklı gücün sözcüleri arasındaki çekişmelerin sadece hukuk yoluyla çözüme kavuşturulmaya çalışılması buna güzel bir örnektir.

Her iki kesimin sözcüleri her gün halk adına mücadele ettikleri konusunda neredeyse yemin etmelerinin sebebi de budur. Büyük görkemli mitingler toplayıp halk desteklerini diğerlerinin gözüne sokmalarının nedeni de budur.

Her iki taraf da yalan söylüyor, ancak halkı kendi tarafına çekmek için çaba gösteriyorlar.

Her iki tarafın da çatışmayı kaybetmesi halinde kaybı büyük olacak. O nedenle her iki taraf da terazinin kefesini kendi lehine ağırlaştıracak olan halkı, kavgada kendi tarafına çekmeye çalışıyor. AKP’nin bugün iktidarını sürdürüyor olmasını sağlayan, halkın önemli bir kesiminin desteğine sahip olmasıdır.

Eğer kavga etmeyi tercih ederlerse iç savaşa yol açmaları mümkündür. Ancak bu yola gitmezler. Yoksa ikisinin de kaybetme ihtimali vardır. AKP’nin elini güçlendiren budur.

AKP yandaşı çetelerin, hatta valilerin, milli eğitim müdürlerinin sık sık ağır silahlarla sosyal medyada fotoğraf paylaşmalarının nedeni de budur. Savaş ihtimalini göze aldıklarını göstermek istiyorlar. Ancak CHP, en azından şimdilik buna hazır değil.

TÜRKİYE’Yİ OLİGARŞİ ADI VERİLEN GÜÇ GRUPLARI YÖNETİR

1950’den sonra ülkemize ilişkin bütün tahliller, oligarşik bir güç yapılanması olduğuna dair tespitler barındırır. Önceleri devlet eliyle güçlendirilen burjuvazi ve asker vardı. Ancak, II. Dünya Savaşı yıllarında ülkemiz, savaşa dahil edilmeyerek savaşan ülkelerin tahıl ambarı olarak kullanıldı ve bu durum toprak ağalarının çok büyük bir güç kazanarak iktidarda söz istemelerine sebep oldu.

Nihayetinde, tek partili devletin sonu geldi. Böylece burjuvalar ve askeri bürokrasi arasında paylaşılmakta olan iktidar ortakları arasına, toprak ağaları da eklendi. Buna uygun olarak çok partili yaşam düzenlendi, basın tek sesli olmaktan çıkarıldı. Farklı güç odaklarının gazete çıkarmasına imkan verildi. Böylece bu grupların da halka ulaşma imkanı oldu. Hukuk da bu yeni duruma uygun olarak yeniden düzenlendi.

Bugün teknolojik gelişmeler, bankalar ve borsa aracılığıyla başka güç odakları bunların arasına katıldı. Ancak halen temel güçler aynıdır.

ASKERLER HER ZAMAN, OLİGARŞİK YAPILANMADA YER ALDI

İşte tam burada Emel Hanımın bir generalin gelini olması önem kazanıyor. Ve tam o anda askeri bürokrasinin sözcüsü olan gazeteler hep bir ağızdan isyan ediyor:

“Emekli Generalin Gelinini bile tutukladılar.”

Kapalı kapılar arkasından konuşma imkanı olsa, başlık elbette şöyle olurdu: Generalin gelinini tutuklayamazlar.

Ancak şimdi, bazı kesimler kapalı kapılar arkasında konuşma hakkını kaybetti. AKP oyunun kurallarını bozdu ve onlara artık pazarlık izni vermiyor. O nedenle paylarını kaybedenler, her başları sıkıştığında olduğu gibi halkı desteğe çağırmak zorundalar. Bu nedenle başlığı olduğu gibi de asla söylemezler. Yoksa, bütün oyun ifşa edilmiş olur ve sistem zarar görür.

Elbette sistemin zarar görmesini de istemezler. Çünkü, payları düşmüş olsa da, ortaklık halen tam olarak bozulmuş değildir. Hukuk aracılığıyla kavga devam ediyor. Her şey halk üzerindeki etkiye bakıyor.

Anlayacağınız, birçok insan tarafından çok naif, hatta haklı bir itiraz olarak kabul görecek olan bu itiraz, “Hukukun Sahibi” olan bir sınıfa ait birine karşı, hukuk kullanılamaz itirazıdır.

Sıradan insanların bu soruyu soranların yanına dizilmesinin sebebi de maruz kaldıkları propagandalarının yarattığı etkiden başka bir şey değildir.

HALKIN HUKUKUNU ANCAK HALK KURABİLİR

Ülkemizde özellikle 2016 yılından bu yana fabrikatörlere, iş adamlarına ya da onların korumasında olanlara karşı açılan her davada, benzer savlar ileri sürüldü.

İş adamı tutuklanır mı? Bilmem hangi aile üyesi tutuklanır mı? General tutuklanır mı?

Bu sıfatların öne çıkarılmaya çalışılmasının nedeni, zımni bir anlaşmanın ihlal edilmekte olmasıdır. Bu çığlığı her atan kendi sınıfından diğerlerine bir çağrı yapıyor. Yardıma gelin. Ama asıl olarak da halkı yanına çekmeye çalışıyor. Çünkü en küçüğünden en büyüğüne tüm gruplar biliyor ki, halk desteği olmayanlar iktidar ortaklığını koruyamaz.

Bugünlerde birçok üretim aracını yandaşlarının mülkiyetine geçirerek, kendi burjuvazisini kurup, toprak ağalarını oluşturan, kendisinden olmayanları da, askeri bürokrasiyi yanına alarak etkisiz hale getirmeyi başarmış olan AKP, tamamen hakimiyetine geçirdiği hukuku her kesimin üzerinde bir tırpan gibi kullanmaya devam edecektir.

Çünkü eli güçlüdür ve iktidarda kalmasına yetecek kadar halk desteğine sahiptir. Gerekirse eline silah alıp ülkeyi iç savaşa sürebilecek, sonradan güç sahibi olmuş yandaşları da vardır.

Ta ki, hakimiyeti tamamen kazanıncaya kadar.

Ya da halk kitleleri tüm bu sömürücüleri başından atıp, kendi hukukunu kurmaya karar verene kadar.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir