33 Yıllık Cezasızlık Sona Ermeli, Adalet Sınırları Aşmalıdır: Sivas Katliamı’nın Almanya’da Yaşayan Firari Sanıkları Neden Hâlâ Yargılanmıyor?
Giriş
2 Temmuz 1993…
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık günlerinden biri.
Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın, sanatçı, yazar ve ozan ile 2 otel emekçisi yakılarak katledildi. Binlerce kişinin saatlerce süren saldırısı, güvenlik güçlerinin seyirci kalması ve devletin vatandaşlarını koruma yükümlülüğünü yerine getirememesi, yalnızca Türkiye’nin değil, uluslararası insan hakları hukukunun da hafızasına geçen ağır bir insan hakları ihlali olarak tarihe geçti.
Aradan 33 yıl geçti.
Ancak geçen yıllar, yalnızca acıyı büyütmedi; cezasızlığı da derinleştirdi.
Katliamın ardından açılan davalarda çok sayıda sanık yargılandı. Bazıları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ancak yargılama süreci boyunca yaşanan eksiklikler, firari sanıkların yakalanamaması, bazı hükümlülerin zaman içinde tahliye edilmesi ve firari sanıklar yönünden davanın zamanaşımına uğraması, mağdur ailelerinin ve Alevi toplumunun adalet beklentisini karşılamadı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, yalnızca eksik kalan bir yargılamadan değil; cezasızlığın kurumsallaşmasına yol açan bir süreçten söz etmek mümkündür.
Madımak Katliamı, sıradan bir toplumsal olay ya da bireysel suçlar zinciri olarak değerlendirilemez. Katliam, inanç kimliği nedeniyle hedef alınan insanların, örgütlü bir nefret saldırısıyla yaşamdan koparıldığı bir olaydır. Bu nedenle Alevi kurumları, insan hakları savunucuları ve çok sayıda hukukçu, yıllardır Sivas Katliamı’nın insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
İnsanlığa Karşı Suçlarda Zamanaşımı Uygulanmaz!
Bu ilke, uluslararası ceza hukukunun en temel kurallarından biridir. Çünkü insanlığa karşı işlenen suçlar yalnızca doğrudan mağdurlara değil, bütün insanlığa yönelmiş kabul edilir. Bu nedenle devletlerin görevi, bu suçları zamanın aşındırıcı etkisine terk etmek değil; failleri nerede olurlarsa olsunlar etkili biçimde soruşturmak ve yargı önüne çıkarmaktır.
Tam da bu nedenle bugün yanıt bekleyen en önemli sorulardan biri şudur: Almanya’da yaşadığı bilinen Sivas Katliamı’nın firari sanıkları neden hâlâ yargılanmıyor?
Aralarında Murat Sonkur’un da bulunduğu dokuz firari sanığın uzun yıllardır Almanya’da yaşadığı çeşitli dava dosyalarına, avukat beyanlarına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere konu oldu. Buna rağmen bu kişiler hakkında bugüne kadar Almanya’da sonuç doğuran bir ceza yargılaması yürütülmedi. Bu durum yalnızca Almanya açısından değil, Türkiye açısından da ciddi soruları beraberinde getiriyor.
Türkiye, firari sanıkların iadesi konusunda uluslararası hukukun bütün imkânlarını etkili biçimde kullandı mı? Hazırlanan iade dosyalarında, Madımak Katliamı’nın insanlığa karşı suç niteliği ve uluslararası hukuk boyutu yeterince ortaya konuldu mu? Yoksa dosyalar, yalnızca klasik ceza hukuku çerçevesinde değerlendirilerek uluslararası hukukun sağlayabileceği daha güçlü imkânlardan yararlanılamadı mı? Bu soruların yanıtları, yalnızca geçmişin muhasebesi açısından değil; bundan sonra yürütülecek hukuk mücadelesinin yönünü belirlemek açısından da büyük önem taşıyor.
Öte yandan, Türkiye’deki yargılama süreci de adalet duygusunu derinden yaralayan gelişmelere sahne oldu. Firari sanıklar yönünden davanın zamanaşımına uğraması, kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zamanaşımı kararının ardından söylediği “Milletimiz için hayırlı olsun.” sözleri ise özellikle katliamda yakınlarını kaybeden aileler ve Alevi toplumu tarafından, cezasızlığın siyasal olarak da benimsendiği yönünde değerlendirildi. Bu sözler, aradan geçen yıllara rağmen Madımak davası denildiğinde en çok hatırlanan açıklamalardan biri olmayı sürdürüyor.
Madımak Davası, Yalnızca Türkiye’nin İç Hukuku İle Sınırlı Bir Dava Değildir
Bu dosya aynı zamanda uluslararası hukukun, evrensel yargı ilkesinin, devletlerin ağır insan hakları ihlallerini soruşturma yükümlülüğünün ve cezasızlıkla mücadelenin de sınandığı bir dosyadır.
Almanya, geçmişte Ruanda, eski Yugoslavya, Irak ve özellikle Suriye’de işlenen ağır uluslararası suçlar bakımından evrensel yargı ilkesi kapsamında önemli davalar yürüttü. Peki aynı ülke, neden Sivas Katliamı’nın Almanya’da yaşayan firari sanıkları konusunda benzer bir hukuki irade ortaya koymadı? Bu sorunun hukuki ve siyasi boyutları açıklığa kavuşturulmadan, 33 yıllık adalet arayışının eksik kalacağı açıktır.
Bu araştırma dosyası, yalnızca geçmişte yaşananları yeniden anlatmayı amaçlamıyor. Asıl amacı, 33 yıldır yanıtsız bırakılan sorulara hukuki belgeler, uluslararası sözleşmeler, dava dosyaları ve uzman görüşleri ışığında yeniden bakmak; cezasızlığın nedenlerini ortaya koymak ve bundan sonra nasıl bir mücadele hattı izlenebileceğini tartışmaktır.
Çünkü Madımak’ta yakılan yalnızca insanlar değildi. Hukukun üstünlüğüne olan güven, eşit yurttaşlık inancı ve toplumsal barış umudu da ağır yara aldı. O güvenin yeniden inşa edilebilmesi ise ancak hakikatin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması, cezasızlığın sona erdirilmesi ve firari sanıklar dâhil tüm sorumluların hukuk önünde hesap vermesiyle mümkün olacaktır.
Planlı Bir Kıyımdan Cezasızlığa Uzanan Yol: Madımak’ta Ne Yaşandı?
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşananlar, kendiliğinden gelişen bir toplumsal infial ya da anlık bir öfke patlaması olarak açıklanabilecek bir olay değildir. Aradan geçen otuz üç yıl boyunca ortaya çıkan tanık anlatımları, dava dosyaları, mahkeme kararları ve insan hakları örgütlerinin raporları birlikte değerlendirildiğinde, Madımak Katliamı’nın uzun saatlere yayılan, önlenebilir olduğu hâlde önlenmeyen ve sonuçları bakımından yalnızca mağdurların değil, bütün toplumun hafızasında derin izler bırakan organize bir saldırı olduğu görülmektedir.
Katliamın hedefinde yalnızca Pir Sultan Abdal Şenlikleri‘ne katılan aydınlar, sanatçılar ve ozanlar yoktu. Hedef alınan aynı zamanda Alevi inancı, farklı düşünce ve ifade özgürlüğü, laik yaşam anlayışı ve bir arada yaşama iradesiydi. Bu nedenle Madımak Katliamı, Türkiye’nin demokratikleşme tarihinde yalnızca bir toplu cinayet dosyası değil; inanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık ve devletin vatandaşını koruma yükümlülüğü bakımından da tarihsel bir kırılma noktasıdır.
O gün Madımak Oteli’nin önünde toplanan kalabalık saatler boyunca nefret söylemleriyle saldırıyı büyüttü. Güvenlik güçlerinin olayları engellemekte yetersiz kaldığı, otelin kuşatılmasının uzun süre devam ettiği ve yangının büyümesine kadar etkili bir müdahalenin gerçekleştirilemediği, dava süreci boyunca da tartışılan temel başlıklardan biri oldu. Yaşananlar, yalnızca saldırıyı gerçekleştirenlerin sorumluluğunu değil, kamu otoritelerinin olayları önleme ve yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü de gündeme getirdi.
Madımak’ta yaşamını yitiren 33 aydın ve sanatçı ile iki otel çalışanının ölümü, tesadüfi bir olayın sonucu değildi. İnsanlar, saatler boyunca kuşatma altında bırakıldı; otel ateşe verildi ve içeride mahsur kalanlar kurtarılamadı. Bu nedenle katliamın mağdurları ve yakınları, yıllardır yalnızca saldırganların değil, ihmali ve sorumluluğu bulunan tüm kamu görevlilerinin de etkili biçimde yargılanmasını talep etti. Ancak takip eden yıllarda yaşanan hukuki süreç, bu beklentiyi karşılamadı.
Açılan davalarda çok sayıda sanık hakkında mahkûmiyet kararları verildi. Bununla birlikte, davanın bütün boyutlarıyla aydınlatıldığı ve adaletin eksiksiz sağlandığı yönündeki beklenti hiçbir zaman gerçekleşmedi. Kamu görevlilerinin sorumluluğu, firari sanıkların yakalanamaması, yargılamanın uzun yıllara yayılması ve daha sonra yaşanan zamanaşımı kararları, Madımak dosyasını Türkiye’de cezasızlık tartışmalarının en önemli örneklerinden biri hâline getirdi.
Bu noktada üzerinde durulması gereken temel meselelerden biri de katliamın hukuki niteliğidir. Alevi kurumları, mağdur aileleri ve çok sayıda hukukçu, Madımak Katliamı’nın yalnızca Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilemeyecek kadar ağır bir suç olduğunu savunmaktadır. Bu toplumsal kesimler göre bu saldırı, belirli bir inanç grubunu hedef alan yaygın ve örgütlü niteliği nedeniyle insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşımın en önemli sonucu ise açıktır: İnsanlığa karşı suçlarda zamanaşımı uygulanamaz!
Madımak davasında yıllardır süren en temel hukuki tartışma da burada düğümlenmektedir. Eğer bu katliam insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmiş olsaydı, firari sanıklar yönünden zamanaşımı uygulanması mümkün olmayacak, faillerin aradan geçen uzun yıllara rağmen yargılanmalarının önünde zamana dayalı bir engel bulunmayacaktı.
Bu nedenle mağdur aileleri ve Alevi kurumları, zamanaşımı kararını yalnızca hukuki bir karar olarak değil, adalet duygusunu zedeleyen ve cezasızlığı pekiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendirmektedir.
Aradan geçen otuz üç yıl boyunca değişmeyen gerçek şudur: Madımak Katliamı, yalnızca geçmişte kalmış bir dosya değildir. Firari sanıkların bir bölümünün hâlen yargı önüne çıkarılamamış olması, davanın hukuken ve vicdanen tamamlanmadığını göstermektedir. Özellikle Almanya’da yaşadığı belirtilen sanıklar bakımından yürütülen tartışmalar, Madımak dosyasını ulusal sınırların ötesine taşımış; uluslararası ceza hukuku, evrensel yargı ilkesi ve devletlerin ağır insan hakları ihlallerini soruşturma yükümlülüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir mesele hâline getirmiştir.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca “1993’te ne oldu?” değildir. Asıl soru şudur: Otuz üç yıl sonra, firari sanıkların bir kısmının nerede yaşadığı bilinmesine rağmen neden hâlâ etkili bir uluslararası yargılama gerçekleştirilemedi?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca Almanya’nın hukuk sisteminde değil; Türkiye’nin yürüttüğü adli süreçlerde, uluslararası hukuk mekanizmalarının işletiliş biçiminde ve cezasızlıkla mücadele konusundaki siyasal iradede aranmalıdır.
İşte bu nedenle, Madımak Katliamı dosyası geçmişte yaşanmış ve kapanmış bir dava değildir. Tam tersine, adalet arayışının ulusal sınırları aşarak sürdüğü, insan hakları mücadelesinin en önemli dosyalarından biri olmayı bugün de sürdürmektedir.
Adalet Gecikti, Cezasızlık Derinleşti: Türkiye’deki Yargılama Süreci ve Zamanaşımı Kararı
Sivas Katliamı’nın ardından Türkiye kamuoyunun en büyük beklentisi, yalnızca saldırıyı gerçekleştirenlerin yakalanması değil, katliamın bütün yönleriyle ortaya çıkarılması ve sorumluların eksiksiz biçimde yargı önüne çıkarılmasıydı. Çünkü Madımak’ta yaşananlar, sıradan bir toplumsal olay değil; onlarca insanın yaşamını yitirdiği, devletin vatandaşlarını koruma yükümlülüğünün ağır biçimde sorgulandığı tarihsel bir kırılma noktasıydı. Ancak yargılama süreci, daha ilk yıllardan itibaren kamuoyunda tartışmalara neden oldu.
Davada çok sayıda sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verildi. Bazı sanıklar farklı sürelerde hapis cezalarına mahkûm edildi. Buna karşın katliamın tüm yönleriyle aydınlatıldığı ve adaletin tam anlamıyla sağlandığı yönündeki beklenti hiçbir zaman karşılanmadı. Mağdur aileleri ve onların avukatları, soruşturmanın olayın organizasyonunu, ihmalleri ve kamu görevlilerinin sorumluluğunu yeterince ortaya koymadığını savundu.
En önemli tartışmalardan biri ise firari sanıklar konusunda yaşandı. Katliamdan sonra haklarında yakalama kararı bulunan bazı sanıklar uzun yıllar boyunca yakalanamadı. Dosyaları ana davadan ayrıldı. Aradan geçen yıllar içinde bu kişilerden bazılarının Almanya’da yaşadığına ilişkin bilgiler kamuoyuna yansıdı. Ancak ne Türkiye’de ne de Almanya’da bu sanıkların yargılanmasını sağlayacak etkili bir süreç işletilebildi. Bu durum, mağdur ailelerinin yıllardır dile getirdiği “eksik adalet” duygusunu daha da derinleştirdi.
Yargılama sürecinde yaşanan bir başka önemli gelişme ise, hüküm giyen bazı sanıkların yıllar içinde tahliye edilmesi oldu. Cezalarını tamamlayanlar ya da infaz hükümlerinden yararlananlar özgürlüklerine kavuşurken, katliamın acısını yaşayan aileler açısından adalet duygusu giderek zayıfladı. Çünkü onların gözünde mesele yalnızca verilen cezalar değil, katliamın bütün sorumlularının hesap vermesiydi. Ancak kamu vicdanını en derinden yaralayan gelişme, firari sanıklar yönünden verilen zamanaşımı kararı oldu.
13 Mart 2012 tarihinde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, firari sanıklar yönünden davanın zamanaşımına uğradığına karar verdi. Mahkemenin bu kararı, yalnızca hukuk çevrelerinde değil, Türkiye’nin dört bir yanında büyük tepkiyle karşılandı. Duruşma salonunda bulunan aileler ve avukatlar kararı protesto etti. Alevi kurumları, insan hakları örgütleri ve demokratik kitle örgütleri, bunun bir hukuk kararı olmanın ötesinde cezasızlığı kurumsallaştıran bir karar olduğunu savundu. Çünkü mağdur yakınlarına göre zamanaşımına uğrayan yalnızca dava değildi; devletin adalet borcuydu.
Katliamın üzerinden henüz 19 yıl geçmiş olmasına rağmen, firari sanıklar yönünden dosyanın kapatılması, adalet arayışını yeni bir evreye taşıdı. O tarihten sonra mücadele yalnızca Türkiye mahkemelerinde değil, uluslararası hukuk alanında da sürdürülmeye başlandı.
Zamanaşımı kararının hemen ardından dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama ise kamuoyunda yeni bir tartışma başlattı. Erdoğan’ın, “Milletimiz için hayırlı olsun.” sözleri, özellikle katliamda yakınlarını kaybeden aileler ve Alevi toplumu tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Bu açıklama, yalnızca bir siyasi değerlendirme olarak değil, devletin cezasızlık politikasına yaklaşımının simgesi olarak hafızalara kazındı. Aradan geçen yıllara rağmen, bu sözler Madımak Katliamı denildiğinde en çok hatırlanan açıklamalardan biri olmayı sürdürüyor.
Oysa uluslararası insan hakları hukuku, yaşam hakkı ihlalleri ve ağır uluslararası suçlar söz konusu olduğunda devletlere yalnızca soruşturma açma değil, etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü de yüklemektedir. Etkili soruşturma, yalnızca bazı faillerin cezalandırılmasıyla sınırlı değildir. Suçun bütün boyutlarının ortaya çıkarılması, firari sanıkların yakalanması, varsa ihmali bulunan kamu görevlilerinin hesap vermesi ve mağdurların adalet duygusunun tatmin edilmesi de bu yükümlülüğün ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle Madımak davası, birçok hukukçu tarafından “eksik yargılanmış bir dava” olarak tanımlanmaktadır.
Yıllar sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar da, bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Mahkeme, başvurucuların adil yargılanma ve etkili başvuru haklarına ilişkin değerlendirmelerde bulunarak başvurucular lehine tazminata hükmetti. Ancak karar, mağdur ailelerinin en temel talebi olan katliamın insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmesi ve firari sanıklar bakımından cezasızlığın ortadan kaldırılması yönünde bir sonuç doğurmadı.
İşte tam bu noktada Türkiye’deki hukuk mücadelesi ile Almanya’da sürdürülen girişimler birbirine bağlanmaktadır. Çünkü Türkiye’de zamanaşımı kararı verilmiş olması, uluslararası hukuk bakımından bütün yolların kapandığı anlamına gelmemektedir. Özellikle Almanya’da yaşadığı belirtilen firari sanıklar bakımından, evrensel yargı ilkesi, uluslararası ceza hukuku ve devletlerin ağır insan hakları ihlallerini soruşturma yükümlülüğü yeniden tartışılmayı gerektirmektedir. Bu nedenle bugün cevap bekleyen soru artık yalnızca “Türkiye’de ne oldu?” değildir.
Asıl soru şudur: Türkiye’de adaletin eksik kaldığı noktada, uluslararası hukuk devreye girebilir mi? Almanya’da yaşayan firari sanıkların yargılanmasının önünde gerçekten aşılması imkânsız hukuki engeller mi vardır, yoksa eksik kalan siyasal ve hukuki irade midir? Bu soruların yanıtı, Madımak Katliamı’nın 33 yıllık adalet mücadelesinin bundan sonraki yönünü de belirleyecektir.
Almanya’da Yaşayan Firari Sanıklar: Dokuz İsim, Otuz Üç Yıllık Cevapsız Sorular
Madımak Katliamı’nın üzerinden otuz üç yıl geçti. Bu otuz üç yıl boyunca değişmeyen en önemli gerçeklerden biri, katliamın bütün faillerinin hukuk önüne çıkarılamamış olmasıdır. Türkiye’de açılan davalarda çok sayıda sanık hakkında mahkûmiyet kararları verilmiş olsa da, haklarında yakalama kararı bulunan bazı sanıklar hiçbir zaman yargı önüne çıkarılamadı. Dosyaları ana davadan ayrıldı ve yıllar içinde kamuoyuna yansıyan bilgiler, bu kişilerden bazılarının Almanya’da yaşamlarını sürdürdüğünü ortaya koydu.
Bugün kamuoyunda ve dava dosyalarında adı geçen dokuz firari sanık şunlardır:
- Murat Sonkur (Songur)
- Eren Ceylan
- Murat Karataş
- Ömer Demir
- Harun Kavak
- Mehmet Yılmaz
- Süleyman Toksun
- Mustafa Düzgün
- Sedat Yıldırım
Bu isimlerin ortak özelliği, Madımak Katliamı davasında haklarında yakalama kararı bulunmasına rağmen Türkiye’de yargılanamamış olmalarıdır. Aradan geçen uzun yıllar içinde bu kişilerin Almanya’da yaşadığı yönünde bilgiler kamuoyuna yansıdı. Özellikle baş sanıklardan Murat Sonkur’un ikamet ettiği yerin tespit edildiğine ilişkin açıklamalar, dosyanın uluslararası boyutunu daha da görünür hâle getirdi.
Ancak asıl tartışma da burada başladı. Eğer firari sanıkların nerede yaşadığı biliniyorsa, neden bugüne kadar etkili bir yargılama gerçekleştirilemedi? Bu soru, yalnızca mağdur ailelerinin değil, insan hakları savunucularının, hukukçuların ve Alevi kurumlarının da yıllardır yanıt aradığı temel sorulardan biridir.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), uzun yıllardır bu konuda sistemli bir hukuk mücadelesi yürütüyor. AABF adına süreci takip eden Avukat Mahmut Erdem’in açıklamalarına göre, Almanya’da bulunduğu belirtilen firari sanıklar hakkında Alman makamlarına başvurular yapıldı; dosyalar hazırlandı ve hukuki girişimlerde bulunuldu. Erdem, özellikle Murat Sonkur’un Almanya’daki adresinin tespit edilmiş olmasına rağmen, Türkiye tarafından etkin bir iade süreci işletilmediğini ve bu durumun Alman makamlarınca kendilerine bildirildiğini kamuoyuyla paylaştı.
Bu açıklamalar, dosyaya yeni bir boyut kazandırdı. Çünkü tartışma artık yalnızca “Firariler Almanya’da mı?” sorusundan çıkmış, “Türkiye bu kişilerin yargılanması için uluslararası hukukun bütün imkânlarını kullandı mı?” sorusuna dönüşmüştü. AABF ve davayı takip eden hukukçuların yıllardır dile getirdiği en önemli eleştirilerden biri de budur.
AABF ve davayı takip eden hukukçulara göre mesele yalnızca iade talebinde bulunulup bulunulmaması değildir. Esas mesele, hazırlanan dosyaların hangi hukuki zemine oturtulduğudur. Eğer Madımak Katliamı, yalnızca bireysel öldürme suçları kapsamında ele alınırsa, uluslararası hukuk bakımından kullanılabilecek bazı imkânlar sınırlı kalabilir. Buna karşılık katliamın insanlığa karşı suç niteliğiyle değerlendirilmesi hâlinde, hem zamanaşımı tartışması farklı bir zemine taşınacak hem de uluslararası ceza hukuku mekanizmalarının işletilmesi yönündeki talepler güçlenecektir. İşte AABF’nin yıllardır savunduğu temel görüşlerden biri budur.
AABF, Madımak Katliamı’nın yalnızca Türkiye’nin iç hukukunu ilgilendiren bir dava olarak değil, bütün insanlığı ilgilendiren ağır bir uluslararası suç olarak ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Bu nedenle Almanya’da yaşayan firari sanıkların yalnızca iadesi değil, gerekirse Alman mahkemelerinde veya uluslararası hukuk mekanizmaları çerçevesinde yargılanmaları gerektiği yönünde çağrılar yapılmaktadır.
Bu noktada Avukat Mahmut Erdem’in dile getirdiği bir başka öneri de dikkat çekmektedir. Erdem, yıllardır Sivas davasını takip eden avukatların ellerindeki bilgi ve belgelerin Alman yargı makamlarıyla paylaşılmasının önemli olduğunu belirtmektedir. Çünkü uluslararası nitelik taşıyan ağır suçlarda, yalnızca diplomatik yazışmalar değil, kapsamlı delil dosyaları ve hukuki değerlendirmeler de soruşturma süreçlerini etkileyebilmektedir.
Bütün bu gelişmelere rağmen, otuz üç yılın sonunda değişmeyen gerçek şudur: Almanya’da yaşadığı belirtilen firari sanıkların hiçbiri hakkında, Madımak Katliamı nedeniyle sonuçlanmış bir ceza yargılaması bulunmamaktadır. Bu durum ister istemez yeni soruları gündeme getirmektedir.
Alman hukuk sistemi, geçmişte Ruanda, eski Yugoslavya, Irak ve özellikle Suriye’de işlenen ağır uluslararası suçlar nedeniyle kendi mahkemelerinde çok sayıda dava açarken, neden Madımak Katliamı dosyasında aynı kararlılığı göstermedi?
Sorunun kaynağı hukuki engeller midir? Yoksa Türkiye ile Almanya arasında yeterince işletilemeyen adli iş birliği mi? Hazırlanan dosyaların hukuki niteliği mi? Ya da uluslararası hukuk yollarının bugüne kadar yeterince zorlanmamış olması mı?
Bu soruların her biri, Madımak dosyasının bundan sonraki seyrini belirleyecek önemdedir. Çünkü bugün artık mesele yalnızca dokuz firari sanığın nerede yaşadığı değildir. Asıl mesele, insanlığa karşı işlendiği ileri sürülen böylesine ağır bir katliamın failleri hakkında uluslararası hukuk mekanizmalarının neden bugüne kadar etkili biçimde işletilemediğidir.
AABF’nin Uluslararası Hukuk Mücadelesi: Adalet Arayışı Sınırları Aştı
Madımak Katliamı’nın ardından yürütülen hukuk mücadelesi uzun yıllar Türkiye mahkemeleriyle sınırlı kaldı. Ancak firari sanıkların yakalanamaması, davanın eksik bırakıldığı yönündeki eleştiriler ve firari sanıklar hakkında zamanaşımı kararı verilmesi, mağdur ailelerini ve Alevi kurumlarını uluslararası hukuk yollarını aramaya yöneltti.
Bu sürecin en önemli aktörlerinden biri, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) oldu. AABF, yıllardır yalnızca Avrupa’daki Alevilerin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda Madımak Katliamı’nda adalet arayışının uluslararası alandaki en güçlü takipçilerinden biri olarak mücadele yürütüyor.
AABF temel yaklaşımı açık ve nettir: Madımak Katliamı yalnızca Türkiye’nin iç hukukunu ilgilendiren bir dava değildir. İnanç temelinde gerçekleştirilen bu katliam, uluslararası hukukun konusu olan ağır bir insan hakları ihlalidir ve failleri nerede bulunursa bulunsun hukuk önünde hesap vermelidir.
Bu anlayış doğrultusunda AABF, yıllar içinde Alman yargı makamlarına çeşitli başvurularda bulundu. Suç duyuruları yapıldı, hukukçular görevlendirildi, dava dosyaları hazırlandı ve Alman savcılıklarının soruşturma başlatması talep edildi.
Bu çalışmaların koordinasyonunda uzun yıllardır önemli rol üstlenen isimlerden biri de Hamburg’da yaşayan Avukat Mahmut Erdem oldu. AABF adına Madımak dosyasını takip eden Erdem, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, Almanya’da yaşadığı belirtilen firari sanıkların durumuna dikkat çekti. Özellikle baş sanıklardan Murat Sonkur’un Almanya’daki ikamet yerinin tespit edildiğini, buna rağmen etkin bir yargılama sürecinin işletilemediğini belirtti. Erdem’in açıklamalarına göre, Alman makamları Türkiye tarafından yürütülen iade ve adli yardımlaşma süreçlerine ilişkin bilgi paylaşımında bulunurken, sürecin etkinliği konusunda soru işaretleri doğuran hususlar da ortaya çıktı.
Bu açıklamalar, Alevi kamuoyunda yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Acaba sorun Almanya’nın yargılama iradesinin eksikliğinden mi kaynaklanıyordu? Yoksa Türkiye, firari sanıkların yargılanmasını sağlayacak uluslararası hukuk mekanizmalarını yeterince etkili kullanmamış mıydı?
İşte AABF’nin yıllardır üzerinde durduğu temel noktalardan biri de buydu. AABF göre, mesele yalnızca firari sanıkların Türkiye’ye iadesi değildir. Asıl mesele, insanlığa karşı işlendiği değerlendirilen böylesine ağır bir suçun uluslararası hukuk bakımından doğru şekilde tanımlanması ve buna uygun hukuki mekanizmaların işletilmesidir.
Bu nedenle AABF, yalnızca siyasi açıklamalar yapmakla yetinmedi. Alman kamuoyunda farkındalık oluşturmak için toplantılar düzenledi, hukuk çevreleriyle temas kurdu, milletvekilleriyle görüştü ve konunun Alman Federal Meclisi’nin gündemine taşınmasına katkı sundu. AABF, Katliamın 33. yılı dolayısıyla Alman Federal Meclis yerleşkesi içinde 25 Haziran günü toplantı düzenlendi. Toplantıya AABF Genel Sekreteri Av. Ufuk Çakır, AABF yöneticileri, Alevi gençlik örgütünün temsilcileri, AKM – Cemevi Köln Başkan Gökhan Berk ve yöneticiler, Porz AKM Başkanı Abbas Fidan ve yöneticiler, SPD Federal Meclis milletvekilleri Sanae Abdi, Hakan Demir, Macit Karaahmetoğlu, Serdar Yüksel ve Derya Türk-Nachbaur ile Sivas Katliamı davasının müdahil avukatlarından Şenal Saruhan, katliamdan sağ kurtulan tanık Serdar Doğan, Berlin Alevi Toplumu-Cemevi Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Genel Sekreter Deniz Yıldırım Caliman ve Sayman Haydar Narin’in yanı sıra çok sayıda AABF üyesi derneklerin yöneticileri ve kardeş sivil toplum kuruluşunun temsilcileri katıldı.
AABF yürüttüğü mücadele, aynı zamanda Avrupa’daki Alevi toplumunun adalet talebinin uluslararası alanda görünür hâle gelmesini sağladı. Ancak bütün bu çabalara rağmen beklenen sonuç henüz alınamadı.
Alman savcılıklarına yapılan başvuruların önemli bir kısmı soruşturmaya dönüşmedi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Alman makamları çeşitli hukuki gerekçelerle ceza soruşturması açılmasına gerek görmedi ya da başvuruların federal ceza hukuku bakımından aranan koşulları karşılamadığı değerlendirmesinde bulundu.
İşte tam bu noktada, dosyanın hukuki boyutu daha da önem kazanmaktadır. Çünkü burada cevap aranması gereken soru yalnızca “Neden soruşturma açılmadı?” değildir. Asıl tartışılması gereken konu şudur: Başvurular hangi hukuki zemine oturtuldu?
Eğer başvurular yalnızca klasik ceza hukuku hükümleri çerçevesinde değerlendirildiyse, uluslararası ceza hukukunun sağladığı bazı imkânların devreye girmemiş olması mümkündür. Buna karşılık Madımak Katliamı’nın insanlığa karşı suç niteliği esas alınarak hazırlanacak kapsamlı uluslararası hukuk dosyalarının farklı sonuçlar doğurup doğuramayacağı, bugün hâlâ tartışılan önemli bir hukuk sorusudur.
Avukat Mahmut Erdem de yaptığı açıklamalarda, yıllardır Madımak davasını takip eden hukukçuların ellerindeki bilgi ve belgelerin uluslararası hukuk platformlarında daha etkin kullanılmasının önemine dikkat çekmektedir. Çünkü uluslararası nitelik taşıyan ağır suçlarda yalnızca diplomatik girişimler değil, ayrıntılı delil dosyaları, tanık beyanları, mahkeme kararları ve uluslararası hukuk uzmanlarının hazırladığı değerlendirmeler de belirleyici rol oynayabilmektedir.
Otuz üç yıllık mücadeleye rağmen bugün gelinen noktada açık olan bir gerçek vardır: Madımak Katliamı dosyası kapanmamıştır. Aksine, Türkiye’de eksik kalan adalet arayışı Avrupa’da ve uluslararası hukuk alanında yeni bir mücadele biçimine dönüşmüştür.
Bu mücadele yalnızca dokuz firari sanığın yargılanmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda insanlığa karşı işlendiği ileri sürülen ağır suçlarda cezasızlığın kabul edilip edilmeyeceği sorusunun da mücadelesidir. Bu nedenle AABF’nin yıllardır sürdürdüğü hukuk mücadelesi, yalnızca Alevi toplumunun değil; evrensel hukuk ilkelerine inanan herkesin yakından izlemesi gereken önemli bir insan hakları mücadelesi olarak değerlendirilmelidir.
Ancak bu mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için bir başka sorunun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir: Alman hukuku, geçmişte Suriye, Ruanda ve eski Yugoslavya’da işlenen ağır uluslararası suçlar konusunda evrensel yargı yetkisini kullanırken, Madımak Katliamı dosyasında neden aynı yol işletilmedi?
Alman Hukuku Neden Devreye Girmedi? Evrensel Yargı İlkesi, Hukuki Engeller ve Cevap Bekleyen Sorular
Sivas Katliamı’nın ardından geçen otuz üç yıl boyunca en çok sorulan sorulardan biri şudur: Almanya, topraklarında yaşadığı belirtilen firari sanıklar hakkında neden etkili bir ceza yargılaması başlatmadı?
Bu soru, ilk bakışta yalnızca Almanya’nın hukuk sistemine yönelik bir eleştiri gibi görünse de, gerçekte çok daha kapsamlı bir hukuki ve siyasal tartışmayı içinde barındırmaktadır. Çünkü mesele yalnızca firari sanıkların Almanya’da bulunması değildir.
Asıl mesele, bu kişilerin hangi hukuki statüyle değerlendirildiği, Türkiye’nin Alman makamlarına hangi hukuki çerçevede başvurduğu, Alman savcılıklarının bu başvuruları hangi gerekçelerle değerlendirdiği ve uluslararası ceza hukukunun sunduğu imkânların neden bugüne kadar sonuç doğuracak biçimde işletilemediğidir. Tam da bu nedenle Madımak dosyası, bugün yalnızca Türkiye’nin değil, uluslararası hukukun da sınandığı dosyalardan biri olarak görülmektedir.
Evrensel Yargı İlkesi Ne Anlama Geliyor?
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelişen uluslararası ceza hukuku, bazı suçların yalnızca işlendiği ülkeyi değil, bütün insanlığı ilgilendirdiği anlayışını benimsedi. Soykırım, savaş suçları, işkence ve insanlığa karşı suçlar, bu anlayışın temelini oluşturan suç kategorileri arasında yer almaktadır. Bu yaklaşımın sonucu olarak birçok ülke, kendi ulusal hukukunda evrensel yargı ilkesine yer verdi.
Bu ilkeye göre, belirli ağır uluslararası suçlar bakımından suçun nerede işlendiğine veya mağdurun ya da failin vatandaşlığına bakılmaksızın yargılama yapılabilmesi mümkündür. Almanya da bu alanda en kapsamlı yasal düzenlemelerden birine sahip ülkelerden biridir. Nitekim Alman mahkemeleri son yıllarda Suriye’de işlenen işkence suçları, DEAŞ üyelerinin eylemleri ve Ruanda’daki uluslararası suçlarla ilgili önemli davalara bakmış; bazı sanıklar Almanya’da yargılanarak mahkûm edilmiştir.
Bu nedenle doğal olarak şu soru gündeme gelmektedir: Madem Almanya evrensel yargı yetkisini başka dosyalarda kullanabiliyor, neden Madımak Katliamı bakımından benzer bir süreç işletilmedi?
Hukuki Tartışmanın Merkezi
Bu sorunun tek cümlelik bir cevabı bulunmamaktadır. Kamuoyuna yansıyan açıklamalar ve bugüne kadarki süreç birlikte değerlendirildiğinde birkaç temel tartışma öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, Türkiye’den gönderilen adli yardım ve iade dosyalarının kapsamıdır.
AABF adına süreci takip eden Avukat Mahmut Erdem’in kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin firari sanıkların yargılanması konusunda yeterince etkin davranmadığı yönünde değerlendirmeler yer almaktadır. Özellikle hazırlanan dosyaların, Madımak Katliamı’nın uluslararası hukuk bakımından taşıdığı ağırlığı ortaya koyacak nitelikte hazırlanıp hazırlanmadığı uzun yıllardır tartışılmaktadır.
Eğer bir devlet, uluslararası nitelik taşıdığı ileri sürülen ağır bir suçu yalnızca klasik ceza hukuku kapsamında ele alırsa, diğer devletlerin değerlendirmeleri de çoğu zaman bu hukuki çerçeve içinde şekillenmektedir. Bu nedenle bazı hukukçular, Madımak dosyasının başından itibaren insanlığa karşı suç perspektifiyle uluslararası hukuk zeminine taşınması gerektiğini savunmaktadır.
Yalnızca Hukuk Değil, Siyasal İrade de Tartışılıyor
Madımak dosyasında cevap bekleyen sorular yalnızca hukuki değildir. Otuz üç yıl boyunca ne Türkiye’de ne de Almanya’da firari sanıklar bakımından sonuç doğuracak bir yargılama gerçekleştirilememesi, ister istemez siyasal irade tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Çünkü uluslararası adli yardımlaşma mekanizmaları yalnızca mahkemelerin değil, hükümetlerin, adalet bakanlıklarının ve diplomatik makamların da etkin iş birliğini gerektirir.
Bu nedenle bugün yalnızca “Alman mahkemeleri neden dava açmadı?” sorusu değil; “Türkiye bu davanın uluslararası alanda takipçisi oldu mu?” sorusu da aynı derecede önem taşımaktadır.
Madımak Dosyası Yeniden Değerlendirilebilir mi?
Birçok hukukçuya göre bu sorunun cevabı evettir. Çünkü insanlığa karşı suçlar bakımından uluslararası hukuk sürekli gelişmektedir. Son otuz yıl içinde Avrupa’da evrensel yargı yetkisi daha etkin kullanılmaya başlanmış, uluslararası suçların soruşturulması konusunda yeni içtihatlar oluşmuştur. Bu nedenle Madımak dosyasının da uluslararası hukuk bakımından yeniden değerlendirilmesini isteyen görüşler her geçen yıl daha fazla dile getirilmektedir.
Burada özellikle üzerinde durulan nokta şudur: Eğer Madımak Katliamı’nın belirli bir inanç grubuna yönelen sistematik ve örgütlü bir saldırı olduğu hukuken ortaya konulabiliyorsa, bunun uluslararası ceza hukuku bakımından doğuracağı sonuçların yeniden değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır.
Bu değerlendirme, yalnızca geçmişte yapılan başvuruların tekrarı anlamına gelmez. Aynı zamanda yeni hukuki argümanlarla, yeni delillerle ve uluslararası hukuk alanındaki güncel gelişmeler ışığında yeni girişimlerin de mümkün olabileceği tartışmasını beraberinde getirmektedir.
Asıl Soru Hâlâ Yanıt Bekliyor
Otuz üç yıl sonra hâlâ şu soruya kesin ve tatmin edici bir cevap verilebilmiş değildir: Almanya’da yaşadığı belirtilen firari sanıklar hakkında bugüne kadar neden sonuç alıcı bir yargılama gerçekleştirilemedi? Bu sorunun cevabı yalnızca geçmişi anlamak için değil, gelecekte yürütülecek hukuk mücadelesinin yönünü belirlemek açısından da hayati öneme sahiptir.
Çünkü Madımak Katliamı yalnızca Türkiye’nin geçmişiyle ilgili bir dosya değildir. Bu dosya aynı zamanda uluslararası hukukun, insan haklarının ve cezasızlıkla mücadelenin samimiyetini de sınayan bir dosyadır.
Eğer ağır insan hakları ihlallerinde faillerin yıllar boyunca yargı önüne çıkarılamaması olağan kabul edilirse, bu yalnızca Madımak mağdurları açısından değil, evrensel adalet ilkesi açısından da ciddi bir zafiyet anlamına gelecektir.
İşte bu nedenle, Madımak dosyasında bundan sonraki mücadele yalnızca geçmişte yaşananları hatırlatmakla sınırlı kalmamalıdır. Asıl hedef, uluslararası hukukun sunduğu bütün meşru yolları kullanarak cezasızlığın sona erdirilmesini sağlayacak yeni bir hukuk ve dayanışma hattı oluşturmak olmalıdır.
Çünkü adalet, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir. Adalet, toplumların hafızasını onaran, mağdurların vicdanını rahatlatan ve benzer suçların tekrarını önleyen en temel demokratik güvencedir.
Uluslararası Hukukta Yeni Bir Yol Mümkün mü? Alevi Hareketi ve Hukukçular Bundan Sonra Nasıl Bir Mücadele Yürütmeli?
Otuz üç yıldır süren adalet mücadelesi, Sivas Katliamı’nın yalnızca geçmişte yaşanmış bir acı olmadığını gösteriyor. Her 2 Temmuz’da yeniden yükselen adalet talebi, Madımak’ta yaşamını yitirenlerin anısını yaşatmanın ötesinde, cezasızlığa karşı sürdürülen ortak bir hukuk ve demokrasi mücadelesini ifade ediyor.
Ancak otuz üç yılın sonunda şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Türkiye’de yürütülen yargı süreci, mağdur ailelerinin ve Alevi toplumunun adalet beklentisini karşılamadı. Firari sanıkların tamamı yargı önüne çıkarılamadı. Davanın firari sanıklar yönünden zamanaşımına uğraması, kamu vicdanında derin yaralar açtı. Bu nedenle bugün tartışılması gereken soru, yalnızca “Neden adalet sağlanamadı?” değildir.
Asıl soru şudur: Bundan sonra ne yapılabilir? Bu sorunun cevabı, yalnızca hukuk metinlerinde değil; toplumsal mücadelede, uluslararası dayanışmada ve uzun soluklu bir adalet arayışında yatmaktadır.
Uluslararası Hukuk Mücadelesi Yeniden İnşa Edilmeli
Madımak Katliamı konusunda bugüne kadar önemli hukuki girişimler yapıldı. Ancak uluslararası hukuk sürekli gelişen bir alandır. Son otuz yılda özellikle evrensel yargı ilkesi konusunda Avrupa’da yeni içtihatlar oluştu; ağır uluslararası suçların soruşturulması konusunda yeni uygulamalar ortaya çıktı.
Bu nedenle Madımak dosyasının da günümüz uluslararası hukukunun ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirme, geçmişte yapılan başvuruların tekrarlanması anlamına gelmez. Aksine, uluslararası hukuk uzmanları, insan hakları hukukçuları ve ceza hukuku alanında çalışan akademisyenlerin katkısıyla yeni ve kapsamlı bir hukuki strateji oluşturulmasını gerektirir.
Uluslararası Bir Hukuk Komisyonu Kurulabilir
Bugüne kadar verilen mücadele büyük ölçüde Alevi kurumlarının ve davayı takip eden hukukçuların özverisiyle yürütüldü. Ancak gelinen noktada daha geniş katılımlı, uluslararası nitelikte bağımsız bir hukuk komisyonunun oluşturulması önemli bir adım olabilir.
Bu komisyonda;
- Türkiye’den hukukçular,
- Almanya’dan ceza hukuku uzmanları,
- Uluslararası ceza hukuku alanında çalışan akademisyenler,
- İnsan hakları örgütlerinin temsilcileri,
- Avrupa’daki Alevi kurumlarının hukuk danışmanları bir araya gelerek Madımak dosyasını yeniden değerlendirebilir.
Böyle bir çalışma, bugüne kadar yürütülen mücadelenin yerine geçmez; aksine onu güçlendirir ve uluslararası alanda daha görünür hâle getirir.
Alman Kamuoyu Daha Güçlü Bilgilendirilmeli
Madımak Katliamı, Türkiye’de geniş kesimler tarafından bilinse de Almanya kamuoyunda aynı ölçüde tanınan bir dava değildir. Oysa Almanya’da yaşadığı belirtilen firari sanıklar üzerinden yürüyen tartışmalar, bu dosyayı Alman kamuoyunun da ilgi alanına sokmaktadır.
Bu nedenle Almanca hazırlanacak raporlar, konferanslar, akademik toplantılar ve medya çalışmaları, konunun daha geniş çevrelerde tartışılmasına katkı sunabilir. Adalet arayışı yalnızca mahkeme salonlarında değil, kamuoyunun vicdanında da karşılık bulmalıdır.
Parlamentolar ve Uluslararası Kurumlar Sürece Dâhil Edilmeli
Avrupa’daki Alevi örgütleri bugüne kadar çeşitli parlamentolarda ve uluslararası platformlarda önemli girişimlerde bulundu. Bu çalışmaların daha sistemli biçimde sürdürülmesi mümkündür.
Avrupa Parlamentosu üyeleri, ulusal parlamentolar, Avrupa Konseyi’nin ilgili organları ve Birleşmiş Milletler’in insan hakları mekanizmaları nezdinde yapılacak girişimler, hukuki sürecin uluslararası görünürlüğünü artırabilir.
Böyle bir mücadele, yalnızca firari sanıkların yargılanmasını talep eden bir kampanya olarak değil, cezasızlıkla mücadele konusunda evrensel hukuk ilkelerinin uygulanmasını isteyen bir insan hakları girişimi olarak yürütülmelidir.
Toplumsal Hafıza ve Hukuk Mücadelesi Birbirinden Ayrılmamalıdır
Madımak Katliamı yalnızca mahkeme dosyalarından ibaret değildir. Bu dava aynı zamanda toplumsal hafızanın, demokrasi mücadelesinin ve eşit yurttaşlık talebinin de bir parçasıdır. Bu nedenle hukuk mücadelesi ile hafıza mücadelesi birbirini tamamlamalıdır.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun yapımcılığını üstlendiği “Çok Kötü Bir Şey Oldu” adı Sivas Katliamı belgeseli, her yıl yapılan anmalar, genç kuşaklara aktarılan tanıklıklar, kitaplar, akademik araştırmalar ve gazetecilik çalışmaları, cezasızlığa karşı mücadelenin en önemli dayanaklarından biridir. Unutulan suçlar, cezasızlığa daha kolay teslim olur.Hatırlanan suçlar ise adalet talebini canlı tutar.
Adalet Talebi Yalnızca Alevilerin Meselesi Değildir
Madımak Katliamı’nın aydınlatılması ve bütün sorumluların yargı önüne çıkarılması, yalnızca Alevi toplumunun talebi olarak görülmemelidir. Bu mücadele; hukuk devletine, insan haklarına, eşit yurttaşlığa ve demokratik değerlere inanan herkesin ortak sorumluluğudur. Çünkü bugün Madımak’ta cezasız kalan bir suç, yarın başka bir toplumsal kesime yönelik ağır ihlaller karşısında da aynı cezasızlık kültürünü besleyebilir. İnsan hakları mücadelesi, ancak herkes için adalet talep edildiğinde evrensel bir anlam kazanır.
SONUÇ VE ÇAĞRI
Adalet Gecikirse Vicdan Yaralanır, Cezasızlık Sürerse Demokrasi Kaybeder
Otuz üç yıl…
Bir insan ömrünün neredeyse yarısı…
Madımak Oteli’nde yükselen alevlerin üzerinden otuz üç yıl geçti. O gün yaşamını yitiren 33 aydın, sanatçı, yazar ve ozan ile iki otel emekçisinin aileleri, dostları ve milyonlarca insan, aradan geçen onca zamana rağmen aynı soruyu sormaya devam ediyor:
Gerçek adalet ne zaman sağlanacak?
Bu araştırma dosyası boyunca yalnızca geçmişte yaşananları hatırlatmaya çalışmadık.
Aynı zamanda, neden hâlâ adaletin tamamlanamadığını sorguladık.
Türkiye’de yürütülen yargılamaları…
Eksik bırakılan soruşturmaları…
Firari sanıkları…
Zamanaşımı kararını…
Uluslararası hukuk tartışmalarını…
Almanya’da sürdürülen hukuk mücadelesini…
Ve otuz üç yıldır cevabı verilemeyen soruları birlikte değerlendirdik.
Ortaya çıkan tablo, ne yazık ki umut verici değildir.
Çünkü bugün hâlâ haklarında yakalama kararı bulunan sanıkların tamamı hukuk önüne çıkarılmış değildir.
Bugün hâlâ mağdur aileleri, adaletin eksik bırakıldığını söylemektedir.
Bugün hâlâ Madımak Katliamı, cezasızlık tartışmalarının en önemli örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.
Oysa hukuk devletinin temel ilkesi açıktır.
Hiç kimse işlediği iddia edilen ağır suçlar nedeniyle yalnızca zamanın geçmesine güvenerek hesap vermekten kurtulmamalıdır.
İnsan haklarının temel mantığı da budur.
Adalet, yalnızca suç işlendikten hemen sonra değil; yıllar geçse de gerçekleşebilmelidir.
Bu nedenle Madımak Katliamı dosyası yalnızca Türkiye’nin geçmişine ait kapanmış bir dava değildir.
Bu dosya, bugün de yaşayan bir hukuk ve demokrasi meselesidir.
Madımak, Yalnızca Alevilerin Meselesi Değildir
Madımak’ta yakılanlar Alevi toplumunun yetiştirdiği değerlerdi.
Ancak Madımak’ta saldırıya uğrayan yalnızca Aleviler değildi.
Hedef alınan düşünce özgürlüğüydü.
İnanç özgürlüğüydü.
Laiklikti.
Bir arada yaşama iradesiydi.
Demokrasiydi.
Bu nedenle Madımak’ta adalet aramak, yalnızca Alevilerin değil; hukuk devletine, insan haklarına ve demokratik yaşama inanan herkesin ortak sorumluluğudur.
Çünkü cezasız kalan her ağır suç, gelecekte işlenebilecek yeni suçlara zemin hazırlar.
Adaletin eksik bırakıldığı her dosya, toplumun hukuka olan güvenini biraz daha zayıflatır.
Uluslararası Toplumun Sorumluluğu
Madımak Katliamı’nın ardından yıllar boyunca sürdürülen uluslararası hukuk mücadelesi, yalnızca firari sanıkların yargılanmasını amaçlamamaktadır. Asıl amaç, ağır insan hakları ihlallerinde cezasızlığın olağanlaştırılmasına karşı çıkmaktır.
Eğer insanlığa yönelen ağır suçlar karşısında uluslararası hukuk mekanizmaları işletilemiyorsa, yalnızca mağdurlar değil; uluslararası hukuk düzeninin inandırıcılığı da zarar görür. Bu nedenle Avrupa’daki hukuk çevrelerinin, insan hakları kuruluşlarının, parlamentoların ve uluslararası kurumların Madımak dosyasını yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olarak değil, evrensel hukuk ilkeleri açısından da değerlendirmesi önem taşımaktadır.
Çağrı
Otuz üç yıllık mücadele göstermiştir ki adalet kendiliğinden gelmiyor. Her hukuki kazanım, yıllara yayılan kararlı bir mücadelenin sonucu olarak elde ediliyor. Bu nedenle bundan sonraki süreçte de Avrupa’daki ve Türkiye’deki Alevi kurumlarının, hukuk örgütlerinin, insan hakları savunucularının ve demokratik kamuoyunun ortak hareket etmesi büyük önem taşıyor.
Madımak Katliamı yalnızca yıldönümlerinde anılan bir acı olarak bırakılmamalıdır. Hukuk mücadelesi süreklilik kazanmalıdır. Yeni kuşak hukukçular yetiştirilmelidir. Uluslararası hukuk yolları sonuna kadar değerlendirilmelidir. Akademik çalışmalar desteklenmelidir. Avrupa kamuoyu daha güçlü biçimde bilgilendirilmelidir. Çünkü hakikat unutulursa adalet zayıflar.Hakikat savunulursa adaletin yolu açılır.
Son Söz
Madımak Oteli’nde yakılan yalnızca otuz beş insan değildi.
Yakılmak istenen, birlikte yaşama umuduydu.
Eşit yurttaşlık düşüncesiydi.
İnanç özgürlüğüydü.
Demokratik Türkiye özlemiydi.
Ancak otuz üç yıl sonra görüyoruz ki Madımak’ta yaşamını yitirenlerin anısı, adalet talebini de yaşatmaya devam ediyor.
Çünkü hakikatin üzeri örtülebilir.
Dosyalar yıllarca bekletilebilir.
Davalar eksik bırakılabilir.
Firari sanıklar yıllarca yargı önüne çıkarılamayabilir.
Ama toplumların adalet talebi zamanaşımına uğramaz.
Madımak’ta yaşamını yitirenlerin anısına duyulan saygının gereği, yalnızca onları anmak değil; gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılması ve tüm sorumluların hukuk önünde hesap vermesi için mücadeleyi sürdürmektir.
Bu mücadele, yalnızca geçmiş için değil; gelecekte hiçbir inancın, hiçbir halkın ve hiçbir düşüncenin benzer bir nefret saldırısıyla karşı karşıya kalmaması için de verilmelidir. Çünkü adalet, yalnızca geçmişin hesabını görmek değildir; geleceği güvence altına almaktır.
Ve unutulmamalıdır ki;
İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olmaz. Hakikat gecikebilir, adalet gecikebilir; ama insanlığın vicdanı, er ya da geç hesap sorulmasını talep etmeye devam eder.
Hazırlayan:
Alevi Haber Ağı (AHA) Yayın Kurulu

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler