Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

SİSTEMİN KORKULU DÜNYASI: BİZ KADINLAR !

Amerika“da köleliğin yaygın olduğu zaman, 1849 yılında, Harriet Tubman adlı Kadın arkadaşımız ‘Kadın Köleleri’ esaretten kurtarmak için gizli bir örgüt kurar ve 700’e yakın köleyi esaretten kurtarır. Bu konuda öncü bir lider olan kendisine “Köleleri kurtarmak için en zor adım nedir?” diye sorulduğunda, derinden iç çekerek: “Bir insanı köle olmadığına ikna etmektir“ diye yanıt verir.

“Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır”. Kadın var edendir. Kadın kosmosun,toprağın, varoluşun, hayatın ta kendisidir.

Anadolu’nun ilk çağ uygarlıklarında insanların tanrıçası Kibele neden kadındır? Doğayı neden “Doğa Ana” olarak adlandırırız? Kadın doğanın ve doğurganlığın simgesi, kutsal bir varlık olarak görülürken günümüze nasıl ataerkil bir toplum olarak geldik. İlk çağlarda erkekler avcılık, kadınlar toplayıcılık yaparak yaşamlarını sürdürürken, tarım da sabanın kullanılmaya başlamasıyla erkek üretim gücüde ön plana çıkar. Erkek gücünün ön planda olduğu yerleşim yerleri, zamanla köyler, kasabalar ve kentler oluşur. Bu süreç erkeğin doğaya ve kadına hükmetmeye başlaması olarak kabul edilebilir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Kadının Güçlenmesi

İnsanlar arasında ırkına, rengine cinsiyetine, dinine, diline, siyasi kanaatlerine bakılmaksızın herkesin aynı statüye sahip olması ve insan haklarından herkesin eşit faydalanması insanlığın en büyük özlemidir. Bu bağlam da Kadın Hakları, ayrıcalıklı bir hak talebi değil, Erkek-Kadın her insanın toplumsal yaşamın her alanına eşit katılımlarıdır.

Kadın yurttaştır, bireydir, sosyal hayatta var olandır, çalışandır, eşit olması gereken insandır.

Eşitlik, bireyin bütün yeteneklerini tam ve özgürce geliştirebilecekleri ekonomik ve toplumsal ortamın yaratılması, bu ortamın önünde ki bütün ekonomik, toplumsal ve siyasal engellerin ortadan kaldırılması olarak tanımlanabilir..

Kadın ve erkek arasındaki genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerinden kaynaklanan farklılıklar eşitsizlik sebebi değildir. Cinsiyet doğuştan gelen, toplumsal cinsiyet ise sonradan öğrenilen ve cinsiyete toplum tarafından biçilen rol, sorumluluk ve davranış beklentileridir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelinde ki yapı patriyarkal sistemdir. Yani ekonomik, toplumsal, politik, kurumsal ve din öğesi ile kadını emeği ve bedeniyle birlikte baskı altına almayı ve denetlemeyi içeren zihniyet bütünlüğüdür. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği Patriyarkal yapının sonucudur.

Patriyarkalı, aileden devlete uzanan ve tüm toplumsal düzenlemelerde kendini yeniden üreten, kadını emeği ve bedeniyle birlikte ekonomik, toplumsal, politik olarak baskı altına almayı, denetlemeyi içeren zihniyet ve ilişkiler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Kadınların rızası olmaksızın patryarkal sistemi sürdürmek mümkün değildir. Bu rıza da başta toplumsal cinsiyet rollerinin hem erkek hem kadınlar tarafından kabulü ile birlikte üretilir.

Biz kadınlar bizlere aktarılan geleneksel kadınlık ideolojisini içselleştirerek, çocukluğumuzdan itibaren kendimize verilen kadınlık rolünü benimsediğimiz söylenebilir.

Namus kavramı gene ataerkil sistemin kadının erkek tarafından kontrol edilmesini sağlamak için, ayrımcılık ve şiddet üreten bir kavramdır.

Biyolojik cinsiyetten farklı olarak farklı cinsel yönelim, LGBT+İ de toplumsal Cinsiyet Eşitliği savunucunun ana dayanağıdır.Toplumsal cinsiyet rollerine patriyarkal yapı erkeklik modelinde “ideal-hegomonik erkeklik”ölçütlerini topluma dayatarak tüm erkeklerin de buna uymasanı bekler.

“Erkekler öldürdüğünde yaşamı korumak için savaşmak biz kadınlara düşer” ​​​​​​​​​ Clara ZETKİN

Biz, kadınlar; kaderimizin kimsenin iki dudağı arasında olamayacağı eşitliğin her alanda güvence altına alındığı, kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçların cezasız kalmadığı, savaşların, ayrımcılığın olmadığı, eğitimin ve sağlığın sorun olmayıp hak olduğu güvenli bir gelecek ve barış içinde bir dünya istiyoruz.

Ne çaresizliğe sığınacağız, ne de direncimizi kırmalarına izin vereceğiz.

Biliyoruz, vermek istemiyecekler…. Ama bilsinler ki bizim de esarete ve karanlığa rızamız olmayacak…., istediğimiz haklarımızı alana kadar hayatın içinde her platformda mücadeleye devam edeceğiz. Bu da böyle bilinsin….

Kadınların kendi kararlarını belirleme hakları ve erkek şiddetinin binbir türü içinde, özellikle fiziksel, cinsel ve ekonomik şiddete karşı mücadele, her zaman her ülkede enternasyonalist bir dayanışma içinde verildi.

Son eylemlerde, öncekilerden farklı olarak, kadınların somut hayatlarında yaşadıkları iç içe geçmiş tüm sorunları kapsamaya çalışması ve her coğrafyanın kendi sorunuyla bütünleşerek daha fazla konuyu içinde barındırıp anında farklı coğrafyalara yansıyabilmesidir. Bir süre önce ABD’den yükselen cinsel tacize karşı başlayan Metoo (ben de) hareketi, tüm dünyada gerçekleşen kadın grevleri, kadın katliamlarına karşı Arjantin’de, daha sonra birçok Güney Amerika ülkesine, oradan da Avrupa’ya diğer coğrafyalara sıçradı. “Bir Eksik Olmayacağız” Ni Una Menos eylemleriyle 25 Kasımda Şili’deki ‘La Tesis Dansı’ sınırları aşıp bir anda tüm dünya kadınlarının eylemi oldu. Hayatlarımız ve Onurlarımız için, bir kez daha kendi renklerimiz ve taleplerimizle sokakları gökkuşağına çevirmeli ve taleplerimizi ve öfkemizi hep bir ağızdan haykırarak mücadelemizi büyütmeliyiz.

Kadınlar olarak yıllardır verdiğimiz mücadelelere rağmen 21.yüzyılda hala toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanamayıp, toplumsal statümüz ev içi hizmetleri ve çocuk doğurup büyütmekle sınırlanmakta.

Emeğimiz hala değersiz, hala ucuz hala yedek işgücüyüz. LGBT+İ’ler hâlâ toplumda kabul görmemekte. Hâlâ bedenlerimiz üzerinde söz ve karar sahibi olmamız engellenmekte, cinsel obje olarak görülmekte, taciz ve tecavüze maruz kalarak erkekler tarafından katlediliyoruz.

Kadına yönelik şiddetin, kadın katliamların, işyerindeki mobbingin, ezilen, sömürülen toplumun en yoksullarını kadınların oluşturması, Mussolini ve Hitler”in 3K politikalarının İtalya örneğinde olduğu gibi tekrar horlatılarak, kürtaj üzerindeki tartışmaların yükseltilmesi de tesadüf değil. Kürtajla ilgili, Ceza yasasının 218. paragrafında kadınların danışma hizmeti almadan kürtaja karar vermesi engelleniyor. Bu kuruluşlar arasında bulunan dini kurumlar kadınları ikna etmeye yönelik çalışıyor. Bu zihniyet ile Devlet ve Din Kadın bedeni üzerinde söz ve karar verme mercisinde kadını özne durumundan nesne durumunda değerlendiriyor. Geleceğin kurtuluşu kadınların isyanından geçiyor. Kadın kadınsı özelliklerinden utanmadan yaşamaya başlamadan, erkek kendisine öğretilen ve aslında doğuştan getirmediği artık bilimsel olarak da gösterilen erkeksi özelliklerini bir kenara bırakmadan, 6 bin yıl önceki mutlu, huzurlu ve hiçbir şey yapmak zorunda olmadan, sadece var olmaktan keyif alan, birbirini sahiplenmeyen, hayatı birbirlerine cehenneme çevirmeyen kadın ve erkeklerden oluşan ve aslında hiçbir şekilde ütopik olmayan dünya düzenine geri dönebilmemiz imkansız değil.

 

Şiddetin ‘Kadın Yüzü’

Kriminoloji, kadına yönelik şiddeti fiziksel, psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve cinsel şiddet türleri olarak ilişkilendiriyor. Freud”un şiddetin insanın içgüdüsel bir davranış olmasına yönelik olan yorumuna karşı, Archer ve Gartner saldırganlığın öğrenilmiş bir toplumsal davranış biçimi olarak yorumlar. Prof. Çotuksöken ise şiddetin tek başına bir varoluşu olmadığını, şiddetin, başlangıç noktası olarak, düşüncede, dilde olduğunu, tarihte ve kültürde olduğunu ifade eder.

Kadınları fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik şiddetin her türüne maruz bırakarak, kadını güçsüzleştiren, nesneleştiren, ikincileştirilen zihniyetin öznesi erkek egemen sistemdir. Şiddet, insanın uygarlık tarihi boyunca yarattığı tüm kavramlar içinde bugün aşılması hiç de kolay olmayan bir duvar olarak modern dünyanın önünde duruyor. İnsanlık geliştikçe antik çağlara oranla şiddet istatistik olarak azalsa bile modern dünya içinde kazandığı çok boyutluluk ve sınırsızlık şiddetin araç olmaktan çok amaç olarak da insanı kuşattığını gösteriyor. Şiddetin modern dünyada yarattığı terör kavramı ise insanın ve toplumların korkusunu esir alarak geleceğimizi tehdit ediyor. Doğadaki tüm canlı türlerinin hayatta kalmak için kullandığı savunma ve saldırı birçok bilim insanına göre içgüdüsel şiddet olarak kabul ediliyor. İnsan ise bugün şiddeti güçlü olmak, kontrol altına almak ve yok etmek için kullanıyor.

Şiddet günümüze kadar sözlü, kültürel, fiziksel, psikolojik, toplumsal, bireysel, devletten kadına, erkeğe, çocuğa, toplumlara, ülkelere, bireye, doğaya, diğer canlılara, insanın kendi kendisine yönelik olarak büyüyerek ve sınırsızlaşarak devam ediyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) 2019 Küresel Cinayet Raporu’na göre 2017’de 87 bin kadın kasten öldürüldü. Rapor, bu kadınların yarısından fazlasının (50 bin) eşleri, sevgilileri ya da aile üyeleri tarafından öldürüldüğünü ortaya koydu. Bu da 2017’de dünya genelinde her gün 137 kadının kendi aile üyeleri tarafından öldürüldüğü anlamına geliyor. Öldürülen kadınların dünya genelindeki oranlarına bakıldığında Asya ülkeleri 20 bin cinayetle listenin başında yer alıyor. Asya’yı , Afrika (19 bin), Amerika (8 bin), Avrupa (3 bin) ve Okyanusya ülkeleri (300) izliyor.

2020 Cinsiye Eşitliği Raporu’na göre 153 ülkeden 130. sırada ki Türkiye”de ise 2018 “de 440, 2019 yilinda 474 kadın erkekler ve yasalarla bu ataerkil toplumu savunan ve yine bu yasalarla koruyan sistem tarafindan öldürülmüstür.

Kadınlar, güçsüz oldukları için değil, can güvenliğini sağlamakla yükümlü olanların görevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle yaşamlarını yitirmektedirler. Şiddet nedeniyle dayanışma merkezlerine başvuran kadınlar düşünüldüğünde; güçlenmenin ne kadar önemli olduğu açık olup, yaklaşım; güçlenmeyi bireysel ve kolektif süreçler olarak birlikte ele almayı hedeflemektedir.

Sosyolojik yaklaşım, şiddetin kaynağını sosyo-kültürel çevre faktörlerinde görmektir. Bu teoriye göre kadın ve erkek arasındaki güç farklılığı ve eşitsizliği, kadına yönelik şiddetin sürekliliğini sağlamaktadır. Ülkemizde kadınlar sosyalleşme süreci içinde erkeğin egemenliğini kabul etmeyi, erkekler ise kadının hayatını yönetebilme ve kontrol etme hakkına sahip olduklarını öğrenirler. Kadınlar da ilişkilerinde yanlış gidişatın sorumlusu olarak kendilerini görerek büyürler. Sosyologlar, şiddetin kaynağı olarak çevre faktörlerini ve toplumsal yapıyı ileri sürerler. Şiddet, bir ceza yöntemi olarak kullanıldığı gibi, ayrıca üstünlük ve otorite göstergesi olarak da kullanılmaktadır. Hiçbir toplumsal olay kendiliğinden veya tek bir itici faktör neticesinde gerçekleşmez. Aile içi şiddet, bir sosyal sistem problemidir. Aile içi iletişimsizlik ve ilişkilerdeki başarısızlık, şiddeti doğurur. Erkek, istekleri karşılanmadığında veya otoritesinin tehlikeye girdiğini düşündüğünde, konumunu kaybetmemek, gücünü ispatlamak için şiddete başvurur. Çocukken kızlara hanım hanımcık olma, uyumlu olma, dik başlı olmama öğretilir iken erkek çocuklarına kavgada dayak yiyen taraf olmama (o bir vurursa sen iki vur gibi öğretilir.) Böylece erkek çocuk ezilmemek- altta kalmamak- için şiddetin gerekli olduğunu öğrenir.

Psikolojik yaklaşım; şiddete uğrayan kadına ilişkin önemli iki teori hakkında değerlendirmeler yapmaktadır. Bunlar “Bilişsel Çelişki Teorisi ve “Saldırganlık Teorisi” dir.

  1. a) Bilişsel Çelişki Teorisi: Şiddete maruz kalan kadınların uzun yıllar şiddetin sürdüğü ortamda yaşadığı bilinmektedir. Saldırgan ile aynı ortamı paylaşmayı sürdüren kadında gerginlik durumu artar. Yaşadığı durumu anlamlandırmaya çalışırken kendi gerçekliğinden şüphe duymaya başlar.

Giderek şiddeti uygulayan kişinin görüşünü benimsemesiyle iki karşıt görüş arasındaki çatışmayı en aza indirgemeye çalışır. Bu nedenle şiddet mağduru olan birçok kadın, şiddetin sürdüğü ortamda yaşamını sürdürdüğü sürece şiddetin nedenlerini kendisinde arar, kendini suçlama eğilimi gösterir .

  1. b) Saldırganlık Teorisi: Şiddetin temelinde yer alan saldırganlık (agresyon) güdüsü, değişik biçimlere bürünebilen, değişebilen kadın bakış açısının pratiğe de dökülmesine, eğitim aracını kullanarak kadının niteliklerini güçlendirip arttırmasına, kadının yasaları bilmesine, kadının üretim araçlarına ulaşabilme, kullanabilme yetisi kazanmasına, kendi gücünün farkına varmasına, kendine güveninin ve saygısının artmasına, bütünsel olarak kapasitesini geliştirmesine olanak sağlamaktır .

Tüm bu değişimleri yürürlüğe sokarken feminist argümana yani şiddet davranışının arkasındaki sebeplere, genel bağlamına, davranışın biçim ve sonuçlarına yani yapısal koşullara vurgu yapmak gerekmektedir. Yoksa Somersan’ın dediği gibi, şiddet iktidarın yapışık ikizidir. Gücün koruyucusudur. Kurumların savunmasıdır. Üniversitedeki, kütüphanedeki polisin varlığı, sadece üniforması ile ortada duruşu, ya da “sivil” olarak hiçbir şey yapmadan oradaki varlığı bile şiddettir. Şiddeti çağrıştırır. İnsanların kafalarını karıştırır, iktidarlardan, güçlülerden yana bile olanın, okuduğunu anlamayı zorlaştırır.

Fiziksel ve psikolojik şiddet günümüzde giderek artan önemli bir toplumsal sorunlardan biridir. Dünya sağlık örgütü (WHO) şiddetin tanımını “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması ya da açma ihtimali bulunması” olarak yapmaktadır.

Kadına yönelik şiddetin aldığı boyuttan görünmeyen emeğin sömürüsünün derinleşmesine , kadınların on yıllardır verdikleri mücadele sonucu elde ettikleri kazanımlara tek tek el konulmasına ataerkil aile ve sömürücü sistemin iç içe geçmişliğinin izdüşümlerini yaşamayı sürdürürüz..

Alevilikte Kadın

“Erkek dışı sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde”

​​​​​​Hacı Bektaş Veli

Kadın, 2000 yıldan buyana Alevi İnancın da kutsallaştırılmıştır. Bizim İnancımızda ”Ata Erkil” düşüncesi yerine ”Ana Erkil” olarak yerini almakla kadının yüceliği vurgulanmış ve kadının yeri cemlerde ayrıcalık kazanmıştır

Kadim zamanlardan gelen ve kendine ait ritüelleri olan Ekolojik düzende sevgi odaklı, İnsan odaklı, doğa odaklı olan bizim İnancımızda kadın ve erkek ayırımı yoktur. Zira biz “Can” deriz. Can kavramında herhangi bir cinsiyet iması olmadığı gibi bu doğada can taşıyan tüm canlılar da bizim nazarımızda eşdeğerdir. Bu çerçeveden de anlaşılmak üzere Aleviliği en genel olarak bir “Doğa Dini” olarak ele almak gerekir.

Alevilik İnancında, kadın ve erkek eşitliği teolojik ve teorik olarak vardır. Ama maalesef sistemin içinde asimile edilerek patriyarkal ve erkek egemen sistemin etkisinde kalmıştır. Alevilik öğretisinde “Eşbaşkanlık”, “Eşitlik” sistemi vardır. Pir Analar ve dedeler beraber cem yönetir. Postta ikisi olmadan cem bağlanmaz.

Bilimsel, antropolojik, tarihi veya sosyolojik yaklaşım: Kadın

Bilimsel antropolojik, tarihi veya sosyolojik olarak kadın, avcı-toplayıcı dönemlerden tutun, bugüne değin ana-erkil, ata-erkil vb dönemler içinde değerlendirilmiş ve bu görüşler içinde, kadının sosyal-dini-ailevi yaşam içindeki rolü hakkında saptamalar yapılmıştır.

“Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini,

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini,

Rahmini, göğüslerini ve basını,

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini,

Parçalayıp açtım.”​​​​Henry Vaughan

17.yüzyılın Britanyalı şairlerinden Henry Vaughan açıkça burada doğa ile kadın arasında yadsınamayacak büyüklükte bir benzerlik kuruyor. Ekoloji ile feminizmi birleştiren bir hareket olarak ekofeminizmin derinlerine inmeyi seçersek, hareketin temelinde kadının ezilmesi, baskılanması ile doğanın sömürülmesinin aynı anlayış ve zihniyet tarafından gerçekleştirildiği düşüncesinin yattığını görebiliriz. Ekofeminizm bu zihniyete “ataerkil düzen” diyor. Dolayısıyla da, kadının ve doğanın aynı zihniyet sebebiyle ezildiğinden yola çıkıyor ve bu konu özelinde bir mücadele verilmesinin ancak kadın ve doğanın bir araya gelmesiyle mümkün olabileceğini savunuyor.

Corona virüs ve Kadına yönelik şiddet

Evlerin, kadınlar için hiçbir zaman “mutlak güvenli” yerler olmadığı aksine Birleşmiş Milletler raporlarında da belirtildiği gibi kadınlar için en tehlikeli yerlerin yine kendi evleri olduğu açıklanmıştır. BM Genel sekreteri Güterres’in açıklaması salgın dolayısıyla, sokağa çıkma yasakları döneminde aile içi şiddette küresel ölçekte ‘korkutucu bir artış’ şeklindedir.

Savaş, ekonomik kriz, deprem ve salgın hastalıklar gibi olağan durumlarda en çok etkilenen kesim, yoksul mülteci kadın ve çocuklardır. Normal zaman diliminde de varlığını sürdüren toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı bu sorunlar maalesef katmerleşiyor, başta kadına yönelik şiddet olmak üzere kadın bedeni, emeği üzerinde bir dizi baskı ve sömürü politikası devam ediyor.

Pandemide şiddetin önlenmesine yönelik politikalar daha etkin olarak uygulamaya kullanılmalı, şiddete maruz kalan kadınlar sağlık hizmetleri ve adli hizmetlerden de etkin bir biçimde yararlanmalıdır. Şiddet başvuru hatları etkin kullanılıp şiddet uygulayan erkek evden uzaklaştırmalıdır.

Kadına yönelik her türlü şiddete karşı Kadın Dayanışması yaşatır.

Işığı takip eden Günebakan Çiçekleri, güneşin her aldığı pozisyona göre durumlarını değiştirir. Güneşin tamamıyla kapandığı bulutlu ve yağmurlu havalarda ise yüzlerini asla toprağa, umutsuzluğa, çaresizliğe çevirmezler. Böyle zamanlarda enerjilerini, umutlarını, hayallerini paylaşmak ve birbirlerine umut çare olmak için yüzlerini birbirlerine dönerler….

Son derece şaşırtıcı olan doğanın bu mükemmelliginden öğreneceğimiz çok şey var…En savunmasız, çaresiz, yalnız hissetiğimiz zamanlarda birbirimizin ışığı olabilmeliyiz….

Biz, Kadınlar örgütlenmeli, birbirimizi desteklemeli, yaralarımıza merhem olmalı ve mücadeleyi büyütüp dayanışmayı güçlendirmeliyiz.

Çaresiz iseniz, Çare yine biziz!

Zeliha Altuntaş

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir