12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesine Giden Yol ( 10)
| Sadık Erenler | Araştırmacı – Yazar/S.Erenler@web.de |
70’li yıllar boyunca iki düşman kardeş gibi cenaze de bile el sıkışmayan Demirel ve Ecevit ve eşleri, askerler tarafından Hamzaköy’de ikamete zorlandıklarında bekleme salonunda yolları kesişti. Konuşmadılar bile. Askeri darbe yapanların propaganda amaçlı çekimlerinde mutsuz ve mağrur, burunlarından kıl aldırmayan iki lider vardı. Ortaoyununa dönüşecek o çekimlere izin vermediler. Hamzaköy’deki askeri kampın iki odasına yerleştirildiler. Darbe onları yine de birbirine yakınlaştıramamıştı. Acaba Ecevit ile birşey paylaşmışlar mıydı sorusuna Demirel’in yanıtı: “Sadece ikimiz de aynı denize bakıyorduk” oldu. Kendi kişisel kaprisleri yüzünden ülkeyi hangi karanlığa sürüklediklerinin farkında bile değildiler. Ülke artık ileriye değil, geriye dönük yürümeye başlamıştı. Ve bunun baş suçlusu Hamzaköy’de askerler tarafından gözaltına alınan iki liderdi. Eğer ki onlar ülkenin iki büyük partisi olarak anlaşsalardı, ne ülke kardeş kavgalarına sahne olur, ne de sisli havayı seven askerler tarafından alaşağı edilirlerdi.
Başbakan Demirel, 11 Eylül sabahı gözünü açtığında darbe fısıltıları kulağına gelmişti. Geceyarısına doğru telefon hattı kesildi. 04.00 ‘da bakan arkadaşı Nahit Menteşe kapıyı çalıyordu. Ordu Ükenin yönetimine el koymuştu ve eşi ile birlikte Hamzaköy’e gitmesi gerekiyordu. Demirel 27 Mayıs 1960 darbesinde edindiği deneyim ile, “eşim gelmesin, darbe zamanı kargaşadır. Karısının gözü önünde bir takım şeylerin yapılması insanlar için haysiyet kırıcı olabilir” diyerek itiraz ettiyse de kapıda bekleyen amiral eşini de götüreceklerini söyledi.
Demirel bir aylık zorunlu sürgünden sonra Güniz Sokak’taki evine geri döndü. Zorunlu olarak dinlenmeye çekilmişti. Evi dolup taşıyordu. Ziyaretçileri Demirel’i yalnız bırakmıyorlardı. Demirel’in evindeki bu hareketlilik askerin de gözünden kaçmamıştı. Demirel, Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun tarafından garnizona davet edildi. “Size gidip gelenler var, rahatsız oluyorlar” dedi. Demirel: “Ben o odaya sığmam. Türkiye bizi taşıyamamıştır, “ yanıtını verdi. Aslında kendisi Türkiye’yi taşıyamamış ve sonunda kayaya toslamıştı. Demirel’in askerlere verdiği yanıt onları tatmin etmemişti. Yeni sürgün yeri belirlenmişti. Bu kez çok sayıda eski siyasetçiler ve CHP’liler ile birlikte yolculuğu Çanakkale Zincirbozan’dı. Demirel yolculuğun nereye olduğunu öğrendiğinde uzun bir araba yolculuğu dışında seçenek olmadığını hesaplamış ve “Gelecek iktidarımızda Çanakkale’ye bir havaalanı yapalım,” demişti. Yeniden siyaset sahnesine çıkacağını adı gibi biliyordu ve şapkasından yeniden bir iktidar çıkaracaktı.
Devlet eliyle örgütlenen terör o derece başarılı olmuştu ki, örgütlü terörün sonucunda iyiden iyiye demoralize olan mücadele içindeki kitlelerin önemli bir kısmı bir askeri darbenin gerekliliğine inanacak ve ikna olacak noktaya gelmişlerdi. Yalnız ikna olmakla da yetinmeyip 12 Eylül Askeri Darbesi yapıldığında bu kitlelerin bir kısmı darbeye aktif destek verirken önemli bir kısım da pasif destek verdi. Böylece 12 Eylül Askeri Darbesi’ne karşı direnişin öznesi olabilecek iki temel güçten biri olan işçi sınıfı, daha darbe yapılmadan saf dışı bırakılmıştı.
Terörün insanları canından bezdirmesi ve o insanların terörü durduracak bir güce imdat diye sarılmaları 12 darbesini yapanların da elini rahatlatıyordu. Ve o noktada 12 Eylül Askeri Darbesi’ni örgütleyenler içten içe kaynayan kazana öylesine odun atıp başarılı olmuşlardı ki, darbe olduğunda darbeye karşı direnebilecek kesimlerin direnebilecek ne takatları ne de enerjileri kalmıştı. Bundan dolayıdır ki, toplum bu kadar kolay teslim alınabildi. Öyle ki, cezaevlerinde işkence altında inleyen devrimcilerin aileleri bile, cezaevlerindeki zulme rağmen, “buna da şükür, hiç değilse çocuklarımız yaşıyor” diyebilmekte ve bu yolla 12 Eylül paşalarına darbe yaptıkları için örtülü minnet bile duymaktaydılar.
12 Eylül Askeri Darbesi’nin temel hedeflerinden biri; örgütlenen işçi sınıfını, ezilenleri, Kürtleri ve Alevileri atomize etmek, üniversitelerdeki devrimci örgütlenmeleri saf dışı etmek idi. Ülke ezilenlerinin demoralize olup askeri darbeye karşı çıkmaması , hatta destek sunması darbecileri gereğince rahatlatmıştı.
Derin devletin örgütlü gücü olan Kontrgerilla, MHP’nin kitlesini de yedeğine alarak dört yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede bir askeri darbenin yapılma koşullarını fazlasıyla hazırlamakta hiç de zorlanmamışlardır. Ki MHP ilkelerinden kabul ettiği 3 K formülünü de bu dönemde yaşama geçirmekte zorlanmayıp devlet ile birlikte Sivas Ali Baba, Maraş ve Çorum katliamlarını yaratmakta geri kalmamıştır. Ülke kamuoyu da günbegün yaşanan ve kanla sonuçlanan kardeş kavgalarının bir oyunun sahnelenen bölümleri olduğunun farkına varmaksızın son bulması için gerekenin yapılmasında ısrarcı olma gayreti içine girmişlerdir. Yaratılan bu kamuoyu ile darbe yapma noktasına gelinmiştir.
Devrimci hareket ise, bu oyunu bozacak bir öngörünün sahibi olamadı. Kitlelerle kurulan bağ, dar güncel ihtiyaçlar üzerinden kurulmaktaydı. Örneğin “Hazine Arazisi” diye adlandırılan araziler kırsaldan şehirlere göç etmiş, elinde ekmeği, üstünde barınması gereken bir çatısı olmayan ezilenlere dağıtılıyor ve bu yolla onların güvenini kazanmaya çalışıyorlardı. Onlara başlarını sokacak gecekondular yapılıyor, o gecekonduları birbirine ve diğer mahallelere bağlayacak yollar yapılıyor, karınlarını doyurmak için yiyecekler getiriliyordu. Daha sonra ise, gecekondulardan oluşan yeni mahalleler örgütler tarafından bölgelere ayrılıp aralarında taksim ediliyordu. Her örgüt kendine düşen bölgeyi oranın devletiymiş gibi hareket yönetiyordu. İstediğini bölgesine sokuyor, istemediğini sokmuyor, mahkemeler kurup insanları yargılıyor, kurallar veya yasalar koyarak kendi küçük devletini yaratıyordu. Her devrimci grup kendi kurtarılmış bölgesine kapanarak kendini bu mahallenin hükümdarı ilan etmişti. Bırakalım devlet güçlerini ya da faşistleri bir yana, diğer devrimci grupların bile bu mahallelere girmesi yasaktı. Sanki herkes kendi küçük devletini ilan etmiş ve o arada mutlu, mesut yaşıyordu. Kurtarılmış bölge olarak tanımlanan bu mahallelerde yasa koyucu ve yargı, bu mahallenin hakimi olan devrimci gruptu. Hakim olan grup yasaları belirliyor, mahkemeler kuruyor, hatta kimlik kontrolü bile yapılıyordu. Asıl trajik olan ise, bütün bunlar “halk adına”, halksız ve halka rağmen, çoğu zaman da halka karşı yapılıyordu.
Devrimci grupların asıl amacı işçi sınıfı ve ezilen halkla bütünleşmek olmasına rağmen, halkla kurdukları bağ yok denecek kadar azdı. Buna karşın negatif anlamda işçi sınıfı ve ezilen diğer kesimler üzerindeki etkisi oldukça fazlaydı. Çünkü sol kendi içinde düşman kamplara bölünmüştü ve sosyalist gruplar birbirlerini “Sosyal Faşist”, “Goşist”, “Maocu Bozkurt” olarak tanımlayarak birbirlerini rahatça öldürebiliyorlar, bu davranışları da toplum tarafından kabul görmeyip yadırganıyor ve haklarını savunduklarını iddia eden kesimler tarafından da güvensizlik yaratıyordu.
Bu bağlamda emekçiler ve ezilenler hem devrimci hareketlere, hem de kendi çıkarlarına o denli yabancılaşmışlardı ki, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin en temel hedeflerinden biri, örgütlü işçi sınıfını, ezilenleri, Kürtleri ve Alevileri atomize etmek olduğu halde, işçi sınıfının ve ezilenlerin büyük çoğunluğunun yanında Alevilerin ve Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde de darbeye aktif, pasif ya da kerhen destek sunulmuştu. 1982 Anayasası’nın %92’lik bir kabul oyu alması bile, darbecilerin ne denli başarılı olduklarının bir kanıtıdır.
12 Eylül Askeri Darbesi’nn üzerinden 2 yıl geçtikten sonra Askeri Cunta tarafından hazırlanıp halka sunulan Anayasa’nın, grevlerin yasaklanmasına, toplu sözleşme hakkının ve her türlü örgütlenme özgürlüğünün ortadan kaldırılmış olmasına, ücretlerin dondurulmuş olmasına, orta öğretimde Din Dersi’nin zorunlu hale getirilmesine ve her türlü özgürlüğün ortadan kaldırılmış olmasına rağmen, darbeciler yine de halktan %92 güvenoyu almasını başarmışlardır.
Darbenin gerçekleşmesinden önce, son büyük toplumsal olay 23 Temmuz 1980’de İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etmesine tepki olarak 6 Eylül’de Konya’da yapılan Kudüs Mitingiydi. Yüz binden fazla kişinin katıldığı miting sırasında bir kısım göstericiler İstiklal Marşı’nı yuhalamışlar, laiklik karşıtı sloganlar atmışlardı. Bu “bardağı taşıran son damla” gelişmesi darbe koşullarının olgunlaşmasını bekleyen komuta kademesinin de işini kolaylaştırmıştı.
Binlerce insanın hayatına mal olan bu kanlı süreç, 12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve komuta kademesinin ülke yönetimine el koymasıyla son bulmuştu. 11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü durdu. Çatışmalar sona erdi. Bu durum darbe öncesi dönemde sıkıyönetim yetkisiyle güvenliği sağlamakla görevlendirilmiş olan ordunun görevini niçin yapmadığı sorusunu da gündeme getirdi. Bu soruyu ilk soran da askeri darbe ile iktidardan indirilen dönemin başbakanı Süleyman Demirel oldu. Yıllar sonra bu soruyu doğrudan Kenan Evren’e soran Süleyman Demirel, bu sorunun ardından Evren’e, “Kanın üzerinde oturuyorsun,” diyecek ve yaşanan çatışma ortamından, darbenin şartlarının olgunlaşmasından dönemin komuta kademesini sorumlu tutacaktı.
Asıl gerçek de buydu zaten. 12 Eylül Askeri darbesine geliş öyle kendiliğinden gelişen bir süreç değildi. Devlet mekanizması gizli bir el tarafından dizayn edilmeye başlanmıştı. ABD genel kurmayından bir general, darbenin dünyaya ilan edildiği dakikalarda ABD Milli Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Şefi Paul Henze’ye; “Paul, seninkiler nihayet yaptı” der. Hanze’nin “Neden söz ediyorsun?” sorusu üzerine general, “Senin generaller Türkiye’de darbe yaptı” diyerek sözünü tamamlar. ABD Başkanı J. Carter’in, “Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin de kaybedilmesini göze alamazdık,” ifadesi bile 12 Eylül darbesinin kimlerin çıkarları gereği gerçekleştirildiğinin ve darbe için kimlerin karar verdiğinin göstergesi oluyordu.
12 Eylül Askeri Darbesi’nin güçlü lideri Kenan Evren’in, “Darbe ortamını olgunlaştırabilmek için sıkıyönetim güçlerini harekete geçirmedim,” deyişi bile kardeşin kardeşe kırılması, Sivas, Maraş ve Çorum olaylarının katliama dönüşmesine göz yummanın hangi amaçla yapıldığını da açık açık kimlerin işine geldiğini, hatta bu kanlı senaryoların kimler tarafından hazırlanıp sahneye konulduğunu da anlayabiliyoruz.
O dönemin Türkiye İşveren Sendikaları Konfedarasyonu Başkanı Halit Narin darbe sonrası; “Yirmi yıldır biz ağladık onlar (işçiler) güldü, şimdi gülme sırası bizde!” demesi diğer demeçler kadar çarpıcı.
12 Eylül askeri Darbesi’nin ilk uygulaması Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünü onaylamak ve Türk – ABD Savunma ve İşbirliği Anlaşmasını imzalamaktı. Askeri Cunta’nın ülke sathında uygulamak istediği ise, Türkiye’deki faşist milisi (Kontrgerilla- sağcı gençlik) kenara çekip doğrudan devlet güçlerini kullanarak, başta emek örgütleri olmak üzere tüm muhalif kesimleri görülmemiş bir terörle bastırmaktı. Bu uygulamalar karşsısında MHP Lideri Alparslan Türkeş yargılandığı mahkeme kürsüsünde: “Bizler hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda,” demesi bile 12 Eylül darbesinin kime karşı yapıldığını yeterince gösteriyordu.
Darbe sonrası uygulamalara bakıldığında, darbenin kimin yanında, kime karşı yapıldığını da somut olarak ortaya koyuyordu. Toplumun sürekli tepki gösterip engellemeye çalıştığı IMF ekonomik paketi (24 Ocak Kararları) hayata geçirmekle başlayacaktı. O dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Bodur’un ifadesiyle, “24 Ocak kararlarının başarıya ulaşmasında en büyük pay 12 Eylül yönetimine ait’tir.”
Aşağıdaki örneklere bakarak 12 Eylül darbesinin kimin yararına olduğu ortaya çıkıyordu.
Bir işçinin günlük ücreti 1979’da 8.4 dolar iken 1985’te 4 dolara düştü.
Kar-faiz rant gelirleri 12 Eylül öncesi % 42.38 iken 57.3’e yükseldi.
Ücretlilerin gelir dilimi % 32.78’den % 13,70’e düştü.
1980-85 arasında sendikalı işçi sayısı 5.721.074’ten 1.711.074’e düşürüldü.
1980-88 arasında tarım gelirleri % 24’ten % 14’e düştü.
Bir dolar 1980’de 47.10 lira iken 1987’de 174.450 liraya yükseldi.
12 Eylül’ün başarısını alkışlayanlar arasında olan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç da, “12 Eylül harekatından önce her şeyi demokratik sistem içinde yapmak zorundaydık. Bu da karar almak ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. (…) Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlemontadan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığı için çok hızlı hareket edebilmesi, politik yaklaşımın olmaması,” ifadeleriyle askeri darbeye destek çıkıyordu.
DEVAMI VAR…

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler