Cts. Şub 28th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Samandağ Üzerindeki Gölge ve İnsanlık Onuru

⌈Sabri Kalkan⌉
Ortadoğu, uzun süredir yalnızca devletler arası güç mücadelelerine değil; kimlikler, inançlar ve toplumsal hafızalar üzerinden yürütülen çok katmanlı bir dönüşüm sürecine sahne olmaktadır. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş, başlangıçta siyasal iktidar eksenli bir kriz olarak ortaya çıkmış olsa da zamanla mezhepçi ve radikal unsurların belirleyici olduğu, demografik ve kültürel sonuçlar doğuran bir çatışma alanına dönüşmüştür.

Savaşın ilerleyen yıllarında sahada etkinlik kazanan radikal selefi örgütler başta Heyet Tahrir-i Şam olmak üzere farklı inanç ve kimlikleri hedef alan söylem ve pratikleriyle yalnızca askeri değil, toplumsal bir tehdit üretmiştir. Bu tehdit; Aleviler, Kürtler, Ezidiler, Süryaniler, Dürziler ve Hristiyan topluluklar açısından zorla göç, dışlanma ve güvenlik kaygısı anlamına gelmiştir. Ortaya çıkan tablo, salt bir iç savaş dinamiği değil; aynı zamanda demografik mühendislik ve mezhepçi yeniden dizayn çabası olarak okunmalıdır.

Bu gelişmelerin etkisi Suriye sınırlarıyla sınırlı kalmamaktadır. Türkiye’nin güneyinde, Suriye’ye komşu bir sınır ilçesi olan Samandağ, coğrafi konumunun ötesinde kültürel ve inançsal bağları nedeniyle bu süreci doğrudan hissetmektedir. Sınırın ötesinde yükselen her silah sesi, burada yaşayanların hafızasında tarihsel bir yankı bulmaktadır.
Samandağ’daki Alevi toplumu açısından mesele yalnızca dış politika bağlamında ele alınabilecek bir konu değildir. Alevilik, tarih boyunca çeşitli dönemlerde dışlanma, inkâr ve hedef gösterilme deneyimleri yaşamış bir inanç geleneğidir. Alevi hafızasında zulme karşı direniş ve adalet arayışıyla iç içe geçmiştir. Bu nedenle mezhepçi radikalizmin güç kazandığı her dönem, tarihsel belleği yeniden harekete geçirmekte; var olma hakkına ilişkin kaygıları artırmaktadır.

Bugün Ortadoğu’da yeniden dolaşıma sokulan “ya bendensin ya düşman” anlayışı, çoğulculuğu reddeden ve farklı kimlikleri tehdit olarak gören bir zihniyetin güncel tezahürüdür. Bu zihniyet yalnızca Suriye’deki toplumsal dokuyu zedelememekte; sınır hattındaki yerleşimlerde yaşayan halkların psikolojisini de etkilemektedir. Samandağ’da hissedilen tedirginlik, bu nedenle soyut bir korkudan değil; tarihsel deneyimlerden beslenen somut bir hafızadan kaynaklanmaktadır.

Ancak bu noktada altı çizilmesi gereken temel ilke şudur: Güvenlik kaygısının dili nefret olmamalıdır. İnsanlık onurunu savunmak, başka halklara düşmanlık üretmek anlamına gelmez. Aksine, onur mücadelesi; tüm kimliklerin eşitliğini ve bir arada yaşama iradesini savunmayı gerektirir.

Savaş, hangi gerekçeyle yürütülürse yürütülsün, en ağır bedeli sivillerin ödediği bir yıkım biçimidir. Savaş; ölüm, göç, yoksulluk ve parçalanmış hayatlar demektir. Hiçbir jeopolitik hesap, bir çocuğun yaşam hakkından daha değerli değildir. Hiçbir ideolojik hedef, bir halkın varlığını tehdit etmeyi meşrulaştıramaz.

Ortadoğu’da uzun süredir uygulanan “böl, parçala, yönet” stratejisi; inançları ve etnik kimlikleri karşı karşıya getirerek siyasal alanı şekillendirmektedir. Oysa bu coğrafyanın tarihi, aynı zamanda birlikte yaşama pratiklerinin tarihidir. Samandağ’ın çok kültürlü yapısı, bunun somut örneklerinden biridir. Türk, Arap, Kürt; Alevi, Sünni, Hristiyan kimliklerinin yan yana var olabildiği bir toplumsal zemin, mezhepçi siyasetlerin iddia ettiği kaçınılmaz çatışma tezini boşa çıkarmaktadır.

Bu nedenle bugün savunulması gereken temel ilke; laiklik ve eşit yurttaşlık ilkesidir. Devletin herhangi bir mezhep ya da inanç lehine konumlanmadığı; hukukun tüm yurttaşlara eşit mesafede durduğu bir düzen, yalnızca Aleviler için değil, tüm toplum için güvence anlamına gelir. Barışı esas alan bir dış politika yaklaşımı da sınır hattındaki toplulukların kaygılarını azaltacak en önemli adımdır.
Samandağ’a yönelik duyarlılık, yalnızca yerel bir mesele değildir. Bu duyarlılık, insanlık onuruna sahip çıkma sorumluluğunun bir parçasıdır. Çünkü bir toplumun güvenlik ve eşitlik talebini görmezden gelmek, demokratik değerleri zayıflatır. Tersine, farklılıkların birlikte var olma hakkını savunmak; hem bölgesel barışın hem de toplumsal bütünlüğün temelini güçlendirir.

Bugün Samandağ’da yükselen kaygı, yalnızca bir inanç grubunun meselesi değildir; bu, birlikte yaşama kültürünün korunup korunamayacağına dair bir sınavdır. Mezhepçi radikalizmin ve savaş siyasetinin gölgesi karşısında susmak, normalleşmeye katkı sunmak demektir. Oysa insanlık onuru, sessizliğe değil; açık ve kararlı bir duruşa ihtiyaç duyar.

Bu nedenle barış talebi yalnızca bir düşünce değil, kamusal bir irade olarak görünür olmalıdır.
Samandağ’da, Hatay’da ve sınır hattında yaşayan halkların güvenlik ve eşitlik talebi, güçlü bir toplumsal dayanışmayla desteklenmelidir. Çünkü kalabalık olmak, yalnız olmadığımızı göstermektir. Yan yana durmak, korkuya karşı en büyük cevaptır.

Bugün yapılacak her barış çağrısı, yarının çatışmalarını engelleme iradesidir. Bugün atılacak her adım, insanlık onuruna sahip çıkma adımıdır. Bu nedenle tüm yurttaşları; siyasi görüşü, inancı, kimliği ne olursa olsun, barışın ve eşit yurttaşlığın yanında saf tutmaya davet ediyoruz.

Geliniz, Samandağ’ın yalnız olmadığını hep birlikte haykıralım. Geliniz, korkunun değil dayanışmanın çoğaldığı bir tabloyu birlikte gösterelim. Geliniz, barış iradesini yüzbinler olarak savunalım.
Çünkü kalabalık olduğumuzda umut büyür.
Çünkü yan yana geldiğimizde gölgeler dağılır.
Çünkü insanlık onuru, ancak birlikte savunulduğunda güçlenir.
Samandağ yalnız değildir.
Barış kazanacaktır.
Aşk ile

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir