Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

ZİNİ GEDİĞİ KATLİAMI

  • Daimi DOĞAN

Bundan tam 79 yıl önce 6 Ağustos 1938’de Erzincan-Dersim arasındaki Zini Gediği denilen mevkide, 97 masum-u pak insanımız Dersim Harekâtı’nın devamında katledilmiştir.
Katliamlardan hiç biri, şüphesiz ki diğerlerinden daha az ya da daha çok önemli değildir, fakat bu katliamların detaylarına inilmesi, her bir katliamın soykırım halkalarından birini oluşturduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir.
Cemal Süreya’nın ifadesiyle; “tarih öncesi köpeklerinin havladığı zamanlardı.”
25 Aralık 1935’te İsmet İNÖNÜ tarafından çıkarılan “Tunceli Kanunu” ile Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilmiş ve Eylül 1937 tarihi ile 3 büyük harekât ve sonunda da temizlik harekâtı düzenlenmiştir.
Dersim 1938 sonuna kadar yangın yerine çevrilmiş ve Başbakan Erdoğan’ın itirafı ile 50 binden fazla insan katledilmiştir. Peki bu katliamlar Dersim halkına neden reva görülmüştü?
Çünkü Dersim halkı, etnik ve inançsal açıdan Türk-İslam ideolojisinin ulus-devlet modeline uygun değildi.
Onlara göre; Osmanlı döneminde yapılan 11 büyük sefer (Ayşe HÜR’e göre; toplamda 108 sefer) eksik planlanmıştı. Bu defa cerahati hepten temizlemek lazımdı. Bunun gereği olarak bölgeye asker yığılmış, olağan üstü yetkilerle komutanlar atanmış ve her şey düşünülmüştü. Uçaklarla, toplarla, tüfeklerle saldırılmış ve onların deyimiyle, şakiler inlerinde telef edilmişlerdi!
Elbette bu katliamdan Erzincan ve çevresinde yaşayan Alevi-Kürtler de nasiplerini alacaktı. İsmet Paşa’nın 1935 yılında hazırladığı “Şark Seyahati Raporu’nda” küçük Dersim olarak adlandırdığı, Erzincan’ın Alevi köylerinin bulunduğu yerlerin ezilmemesi düşünülemezdi. Sorgusuz sualsiz onlarca insan iş yerinden, evinden, tarlasından farklı gerekçeler uydurularak alınmış ve Erzincan merkeze bağlı Kılıçkaya (Sürbahan) mevkiinde kurulan kampa götürülmüşlerdi. Kampa götürülenler arasında 90 yaşında insanlardan, 19 yaşında gençlere kadar toplam 97 insan bulunuyormuş. Bunlar arasında en ilginç olanlardan biri de askerlik iznini kullanmak için gelen bir askerdir. Önce üç gün ahırlarda aç ve susuz bırakılmış, sonra katliam bölgesine götürülmüşlerdir. Fakat arazi koşulları uygun olmayınca, tutsaklara kendi infazlarına götürecek taş yol yaptırılmıştır. Üstelik bunu, ‘dağın öte yakasında bir araba devrilmiş, onu kurtarmaya gidiyoruz’ diyerek, masum insanları vicdanları ile vurmuşlardır. Gediğe getirilen 97 kişiden 95’i ilk ateşle öldürülmüşlerdir. Cesetlerin altında sağ kalan iki kişi fark edildiklerinde, kafaları taşla ezilerek vahşice katledilmişlerdir.
Sürbahan, Mağaçur, Kismikör, Balıbey, Kiştim ve şehir merkezinden toplanan pek çok Alevi-Kürt’e, toplu bir mezar dahi layık görülmemiş ve cesetleri oracıkta kuşa kurda yem olsun diye bırakılmıştır. Büyük Dersim’e reva görülenler eksiksiz olarak Küçük Dersim’de de uygulanmıştır.
Katliamdan geriye kalanlar ise, tıpkı Dersim’de yapıldığı gibi batı illerine sürgüne gönderilmiştir. Gittikleri yerlerde, insan yiyen canavarlar olarak aşağılanmaları, sağ kalanlara ölümden de beter ızdıraplar yaşatmıştır. Katliamın üzerinden yıllar geçtikten sonra mağdurların yakınlarından ilki, 1950 yılında, katledilen yakınların için dilekçe ile başvurmuş, fakat dikkate alınmamıştır. Daha sonra 1960 da yine bir mağdur yakını, babası ve dedesinin mezarını ve onurunu isteyerek dilekçe vermiş, yine sonuç alamamıştır.
Mağdur yakınları son olarak, 2011’in Temmuz ayında avukatları ile birlikte, Erzincan Cumhuriyet Savcılığına dilekçe ile başvurmuş ve 73 yıl sonra 2011 in Türkiye’sinde bazı vicdanların sızlayabileceğini düşünmüşlerdir. Cumhuriyet savcılığı 19 gün sonra , ‘1938 yılındaki olayların asayiş sorununa ilişkin olduğunu, üçüncü kuşağın anlatımı kapsamında kalan soyut beyanlar olduğunu, dönemin yasalarında soykırım suçu bulunmadığını, zaten bir kasıttan bahsedilemeyeceğini, bahsedilse bile zamanaşımının söz konusu olduğunu’ söyleyerek takipsizlik kararı vermiştir.
Savcılığın ‘asayiş sorununa ilişkindir’ hükmü, bugün de bu tür katliamların olmayacağını garanti etmiyor. Sormak lazım, asayiş sorunu olunca katliamlar, soykırımlar meşru mudur acaba?
Geçmişte cezasal karşılığı yokmuş diye, kimse ölülerine sahip çıkmamalı mı?
Şüphesiz bu bir başlangıçtır. İtirazdan da sonuç alınmaması nedeniyle dava 2011 yılında AİHM’e götürülmüştür. AİHM ön inceleme de dawayı kabul etmiş ve esastan incelemesini devam ettirmektedir. Davanın bu hukuksuz ve adaletsiz yönü ile kazanılacağı kesindir. Fakat 2014 Türkiye’sinin bu utançtan kendi iradesi ile kurtulamayacak olması, öncelikle mağdur yakınlarını sonra da bizleri çocuklarımızın geleceği konusunda karamsarlığa sürüklemiştir.
Beklentimiz öncelikle bir karış toprağın dahi çok görüldüğü ölülerimize birer mezar hakkının tanınmasıdır. Bu isteği reddeden vicdanların sızlamaması mümkün değildir.
“Biz gördük, siz görmeyin” diyen katliam tanıkları için, ölülerimizin onuru için ve kalanların vicdanı için, herkes elini taşın altına koymalıdır.
Daimi DOĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir