⌈Erdal Boyoğlu⌉
Yaşanmışlıklar deyince çoğumuzun aklına çocukluğu gelir. Çocukluk belleğinin çok güçlü olmasından mı yoksa o günleri yeniden yaşamak istemesinden mi bilinmez, insanlar hep hatıralarına bu dönemleriyle başlarlar.
Ben de hane sayısı onu bulmayan, etrafı yüksek tepelerle çevrili küçük bir köyde dünyaya geldim. Daha köyümü ve merak ettiğim komşu köyleri tanımadan, gurbette çalışan babamın köye izinli gelmesiyle İstanbul’a göç edeceğimizi annemden öğrendim. İstanbul neresidir, nasıl gidilir, insanları nasıl yaşar; bizim köye benziyor mu? Mal, davar var mı? Kısacası hiçbir şey bilmiyordum. Sert bir mizaca sahip olan babamdan İstanbul’la ilgili merakımızı giderecek bir şeyler de soramıyorduk.
Beşinci yaşına daha yeni girmiş küçük bir çocukken, 1964 yılının bir yaz ayında babamın köye gelmesiyle yatak-yorgan, kap-kacak denkleştirildi. Sütünden faydalandığımız iki ineğimiz, birkaç koyun-keçimiz ile gücünden faydalandığımız bir çift öküzümüz satıldı. İstanbul’a gidiyor olmaktan mutluyduk ama yine de köyden ayrılmak ve sevimli hayvanlarımızdan ayrılmak içimi çok burktu. Altun ve Sümbül adlarını verdiğimiz ve bizi sütsüz bırakmayan iki ineğimizden ayrılıyor olmak sadece beni ve kardeşim Nusret’i değil, annem Male’yi de çok duygulandırmıştı.
Bir sabah erkenden komşuların katır ve atlarına yükledikleri ev eşyalarımızın üzerine ben ve benden iki yaş küçük kardeşim de bindirildik. Doğru dürüst yol olmayan, atların ve katırların bile güçlükle yol aldığı Pusans Köyü’nün değirmenine geldiğimizde, atların üzerindeki yükleri Hasan Dayı, Rıza Dayı, Pusans Köyü’nden Nusret ve İsmet Dayı indirdi. Eşyalardan önce biz iki kardeş aşağı indirildik. Sonra ailece beklemeye başladık. Civar köylerden gelen insanlar da vardı değirmende. Değirmenin üstündeki yolda niye bekliyorduk, neyi bekliyorduk bilmiyordum…
Ben ve benden küçük kardeşim taş ve toprakla oyuna dalmıştık. Belki de karıncaların yuvalarından çıkışıyla ve girişiyle ilgileniyorduk. Ne kadar beklediğimizi anımsamıyorum. Bir müddet sonra uzaktan duyulan “gar… gar…” sesiyle babamın “İşte geliyor” demesiyle hepimiz sesin geldiği yöne başımızı çevirdik. Gelen koca bir kamyondu… O ana kadar kamyonun ne olduğunu, ne işe yaradığını da bilmiyordum. Aceleyle önce eşyalar, daha sonra da bizleri uğurlamaya gelen köylülerimizle vedalaştıktan sonra kamyonun kasasına çıkarıldık. Eşyalardan sonra biz de yerimizi aldıktan sonra kamyonun kasasının üzeri sanırım toz topraktan korunmak için bir örtüyle kapatıldı.
Kapatılırken de şimdi kim olduğunu anımsayamadığım birisi, “Sıkı kapatın, bu çocuklar nerelerden geçtiklerini öğrenmesinler. Bakarsınız geri köye kaçarlar” diye espri yaptı. Ama benim ciddiye aldığım bu sözleri hâlâ unutamıyorum…
Yine yolculuğumuz ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Vardığımız yerde insan kalabalığı çoktu. Burası İstanbul muydu? Kamyondan nasıl indik, nereye gittik şimdi hiç anımsamıyorum. Sanırım bir otel odasıydı. Babam bizi bu otelin bir odasına yerleştirdi. İstanbul’a gitmek için tren bekliyorduk. Beklediğimiz yer Kemah’tı. Odanın camından meraklı gözlerle dışarıdaki hareketliliği anlamaya çalıştık. Köyümüze göre kalabalık bir yerdi.
Bir ara ellerimize birer bisküvi verildi. Bisküviyi ilk defa tadıyorduk. Çok güzel bir şeydi. Annem daha önce birkaç defa İstanbul’a gidip geldiği için yaşananlara yabancı değildi. Ben ve kardeşim Nusret ürkek bir şekilde olup bitenleri izliyorduk. Otel odasında da ne kadar kaldığımızı şimdi anımsamıyorum. “Haydi gidiyoruz” denilip bu kez de tren istasyonuna götürüldük. Tren istasyonunda beklemeye başladık.
Davarların peşine gittiğim zaman yanıma aldığım değneği hiç bırakmıyordum. Benim sadık arkadaşımdı. Şarkılarda adını bildiğimiz “kara tren”in düdüğüyle kardeşlerimle daldığımız oyundan kendimize geldik. Hakikaten kara tren düdüğünü çalarak geliyordu. Kara bir yılanı andıran upuzun tren önümüzde durdu. Babamlar telaşla eşyalarımızı trene yetiştirmeye çalışıyordu. Annem, ben ve kardeşim Nusret ise meraklı gözlerle baktığımız trenin bir odasına (kompartımanına) yerleşmek için bindik…
Kemah’tan bindiğimiz kara tren bizi İstanbul-Haydarpaşa’ya getirdi. Haydarpaşa Garı’nda babamın şoför olan amcası Hasan Amca karşıladı. Yanımda birlikte getirdiğim değneği Haydarpaşa’ya kadar getirmiştim. Hasan Amca, babamla birlikte çalıştıkları Merbolin Boya Fabrikası’na ait bir kamyonetle gelmişti. Kamyonetten inerken değneği bulamadım. Bulamadığım bu değnek için ağladığımı çok iyi hatırlıyorum.
Bizden üç beş sene önce İstanbul’a gelen dedem, babaannem, halam ve üç abim Cevizlibağ’da (Yeşil Kundura’nın olduğu yerde) kalmışlar. Mehmet Ağa’nın evinde kiracı olarak kalan Molaahmetler Köyü’nden Kadir Amca ve Firdes Hala ile torunları Mehmet, Kemah’ın Kerer Köyü’nden Mustafa Amca ve eşi Gıle bu iki katlı evde kalmışlar. Dedem, Kadir Amca ve Kemahlı Mustafa buradan Çiftehavuzlar’a taşınmışlardı.
Hasan Amca’nın kullandığı kamyonet bizi Çiftehavuzlar’a getirdi. Babamlar, amcaların bir ev aşağısında kiralık bir ev tutmuşlardı. Dedem, aldığı arsa üzerine ev yapmak için inşaatı başlatmış ama evin oturulacak hale getirilmesi için bazı eksikleri vardı. O eksiklerin giderilmesi için birkaç ay gerekiyordu. Eksiklikleri giderilinceye kadar dedem, babaannem ve halam Hasan Amcaların evinde kalıyorlardı. Dursun dedemin babası Şamil Dede de Hasan Amca’da kalıyordu.
Birkaç ay sonra amcamların iki ev yanındaki arsaya dedem ve babamın yaptırdığı müstakil, tek katlı ve üç odalı bir ev bitti.
Üst tarafında Davutpaşa Askeri Kışlası, karşı tarafında tarlalar ve fabrikaların, bir yanında mandıra çiftliğinin bulunduğu Çiftehavuzlar adını mandıra çiftliğindeki iki küçük havuzdan mı yoksa büyük bir ceviz ağacının altında akan sudan mı alıyor bilmiyorum ama Çiftehavuzlar semtinde hiç yabancılık çekmedik. Hemen hemen herkes birbirini tanıyordu. Şive konusunda biraz zorluk çeksek de semtin çocuklarıyla kısa zamanda kaynaştık.
Babam ve dedem oturduğumuz semte yakın iş yerlerinde çalışıyorlardı. Babama her öğlen benden büyük iki ağabeyim sefer tasıyla yemek götürürdü. Semtin diğer çocukları da ağabeylerimin yaptıklarını yaparlardı. O çocuklar da ya ağabeylerine ya da babalarına sefer taslarıyla yemek götürürlerdi.
Şişe Cam Fabrikası yapılmadan önce burası tarlaydı. Etrafı ağaçlarla çevriliydi. Merbolin Boya Fabrikası’na ve diğer iş yerlerine gitmek için buradan geçilirdi.
Tarlayı koruyan amcaya Keloğlan Amca derdik. Tarlada her türlü meyve ağacı vardı. Yer yer meyve ağaçlarını ziyaret ederdik. Çocukların yemek götürürlerken iki korkuları vardı; biri azgın mandaların boynuz darbesine hedef olmak, diğeri de üstü açık iki derin su kuyusuydu. Korkutuluyorlardı. Korkuturken de “Tanımadığınız kişiler sizi yakalarlarsa o büyük su kuyularına atarlar” ya da “Sizi iğneli fıçılara atıp yoğurt yayar gibi yayarlar, sonra da kanınızı içerler” diyorlardı. Yani sonradan öğrendiğimiz kan emici “vampir”lerin eline geçebileceğimizi ima ediyorlardı.
Dedeme yemek götürülmüyordu çünkü Davutpaşa Askeri Fırını’nda aşçıydı…
Şişe Cam Fabrikası’nın açılışına 1967 yılında Ayvalıdere İlkokulu öğrencileri olarak toplu götürüldük. Açılışa Süleyman Demirel gelmişti. Demirel’i ilkokul çocuklarına bol bol alkışlattılar. İlk orada görmüştüm emek düşmanı Demirel’i.
Hasan Amcamın oğlu Necati ile arkadaş olduk. Necati hastalanmıştı ve hastaneye kaldırdılar. Kısa bir süre sonra hastanede öldüğünü duydum.
Ben köydeyken babamın kardeşi Turan Amcamın da Cevizlibağ’da karşıdan karşıya geçerken bir arabanın altında kalarak can verdiği haberi gelmişti.
O müstakil tek katlı evimizde köyde duyduklarımı duyamaz oldum. Köyde dağlardan topladığımız ışkını, aluçu yiyemez oldum. Köydeki evimizde damlarımızı loğlardık.
Mahallemizde farklı kültürlerden, farklı yerlerden insanlar vardı. Laz’ın, Boşnak’ın, Arnavut’un, muhacirin-göçmenin ve Kürt’ün bir arada, iç içe yaşadığı bir yerdi Çiftehavuzlar.
Evimizde Kürtlük ve Alevilikle ilgili konuların pek konuşulmadığını fark ettim. Dersim ve Koçgiri üzerine anlatılanlar konuşulmaz oldu.
Hatırladığım kadarıyla yıl 1969’du. Kazım Dede’nin evinde Alevi-Kızılbaş geleneği olan Cem yapılmıştı. Biz çocuklar sokak aralarında bekletiliyorduk. Jandarma veya polisi gördüğümüzde Kazım Dede’nin evine haber ulaştıracaktık. O gün ne polis ne de jandarma göründü ama mahallemizde bir daha Cem yapıldığını ne duydum ne de gördüm…

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler