AABK: “Ortaca Katliamı Yalnızca Geçmişin Değil, Hesabı Sorulmamış Bir Hakikatın Parçasıdır”
⌈AHA⌉ Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Muğla’nın Ortaca ilçesi ile Fevziye köyünde 1966 yılında Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen saldırılara ilişkin kapsamlı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Ortaca olaylarının sıradan bir “mezhep gerilimi” ya da “münferit olay” olarak değerlendirilemeyeceği vurgulanırken; yaşananların Alevilere yönelik tarihsel baskı, yerinden etme ve mülksüzleştirme politikalarının önemli halkalarından biri olduğu ifade edildi.
AABK, Ortaca’da yaşanan saldırıların yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olmadığını; aynı zamanda ekonomik, demografik ve toplumsal sonuçları olan sistematik bir yönelim taşıdığına dikkat çekti. Açıklamada, olayların ardından çok sayıda Alevi yurttaşın yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldığı belirtilirken, geride bırakılan mülklerin ve ekonomik kayıpların bugüne kadar araştırılmadığına işaret edildi.
Açıklamada ayrıca Türkiye’de Alevilere yönelik saldırılar sonrasında kullanılan resmi inkâr dilinin Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarında da tekrarlandığı belirtilerek, “münferit olay”, “mezhep kavgası olamaz” ve “dış mihrak” söylemlerinin devletin sorumluluğunu görünmez kılmaya hizmet ettiği ifade edildi.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Ortaca Katliamı ve Tesadüfi Olmayan Sessizlik
Haziran 1966’da Muğla’nın Ortaca ilçesinde ve Fevziye köyünde yaşanan olayların üzerinden elli sekiz yıl geçti. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak, yaşananları bir kez daha kamuoyunun gündemine taşımayı bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Ortaca’da başlayan olaylar, dönemin iktidarı tarafından manipüle edilmek maksadıyla küçük bir arazi anlaşmazlığı ve münferit bir olay olarak kapatılmaya çalışılsa da; kısa sürede bu çerçevenin çok ötesine geçmiş; Alevi Türkmen yurttaşlara yönelik ağır bir şiddet dalgasına dönüşmüştür.
Alevi yurttaşlara evler, tarlalar ve işyerleri saldırıya uğramış ve bir Alevi kadın, eşinin gözleri önünde cinsel şiddete maruz bırakılmıştır. Fevziye köyünün dış dünyayla bağlantısını sağlayan köprü defalarca tahrip edilmiş; köyde yaşayan kadınlar ve çocuklar temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirilmiştir. Alevi köylüler, geceli gündüzlü nöbet tutmak zorunda bırakılmıştır. Olaylar sonucunda pek çok Alevi yurttaş evini, işyerini ve toprağını terk etmek zorunda kalmış, yerinden edinilmiştir.
1966 Ortaca olayları yalnızca anlık bir şiddet dalgası olarak okunamaz. Yaşananlar, çok daha derin bir örüntünün halkalarından biridir.
Alevi Tahtacı Türkmenler, onlarca yıllık emekleriyle bataklık arazileri tarıma elverişli hale getirmiş ve Ortaca’nın bugünkü yerleşim dokusunun temellerini atmışlardır. Bölgede ekonomik ve toplumsal olarak görünür hale gelen Alevi yurttaşlar, 1966’da hem şiddetle hem de mülklerinden ve topraklarından koparılmayla yüz yüze gelmiştir.
Burada sormamız gereken soru şudur: Şiddet sonrasında bölgeyi terk etmek zorunda kalan Alevi yurttaşların geride bıraktığı topraklar, mülkler ve işyerleri kimin eline geçmiştir?
Bu soru bugün hâlâ yanıtsızdır. Ve yanıtsız kaldıkça Ortaca olayları yalnızca tarihsel bir şiddet vakası olarak değil, hesabı sorulmamış bir ekonomik ve demografik dönüşümün belgesi olarak durmaya devam edecektir.
Bu örüntü Ortaca’ya özgü değildir. Onlarca yıl sonra, 1978 Maraş katliamında da benzer bir tablo yaşanmıştır. Ekonomik olarak güçlenen Alevi yurttaşlar hedefe konulmuş, şiddet dalgasının ardından aileler evlerini ve kentlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Maraş’ta katliam sonrası evine dönen bir Alevi aile, bütün eşyalarının komşuları tarafından yağmalandığını görmüştür. O aile de doğduğu toprakları, can güvenlikleri olmadığı için terk etmiştir. Geride bıraktıkları her şeyi yok pahasına satmak zorunda kaldıkları ise bir çocuğun bile tahmin edebileceği bir gerçektir.
Ortaca’dan Maraş’a uzanan bu örüntü bize şunu söylemektedir: Alevilere yönelik şiddet hiçbir zaman yalnızca mezhepsel bir öfkenin ani tezahürü olmamıştır. Arkasında her seferinde bir yerinden etme, bir mülksüzleştirme ve bir demografik dönüşüm yatmaktadır.
1966 Ortaca olayları bir siyasi boşlukta yaşanmadı. Dönemin koşullarına bakıldığında tablo son derece çarpıcıdır.
1965’te iktidara gelen Süleyman Demirel liderliğindeki AP hükümeti, Nurcu kadroları devletin en kritik din kurumuna yerleştirmiştir. Diyanet İşleri Teşkilatı Başkanlığı’na bu cemaate mensup İbrahim Elmalı, Başkan Yardımcılığı’na ise Cemalettin Kaplan atanmıştır. Siyasi iktidardan aldığı güçle İbrahim Elmalı, yüzyıllardır Alevilere karşı kullanılan ‘mum söndü’ iftirasını çağrıştıran ‘Alevilik sönmüştür’ deme cüretinde bulunmuştur. Bu açıklama Aleviler arasında derin bir tepki dalgasına yol açmış; üniversiteli Alevi öğrenciler DİT Başkanı Elmalı’yı protesto eden bildirgeler yayımlamıştır.
Tam da bu gergin siyasi iklimin içinde, 1966 Haziran’ında Ortaca’da Alevi yurttaşlara yönelik şiddet dalgası patlak vermiştir. Ve dönemin yetkilileri bu şiddet karşısında tarihe geçecek bir sorumsuzluk sergilemiştir.
Başbakan Süleyman Demirel olayları ‘münferit vakalar’ olarak nitelendirmiş, İçişleri Bakanı Mehmet Faruk Sükan ‘Türkiye’de mezhep kavgası olamaz’ demiş, Muğla Valisi Hasan Basa ise cinsel şiddeti ‘olayla ilgisi olmayan münferit bir hadise’ olarak tanımlamıştır.
Güvenlik güçlerinin olaylar boyunca pasif kalması yalnızca bir ihmal değil, yaşananların üzerini örten bir tutum olarak kayıtlara geçmiştir. Bu tutum, Alevi yurttaşların can ve mal güvenliğini devletin koruması gereken bir mesele olarak görmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu resmi inkâr dili de Ortaca’ya özgü değildir. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta hep aynı dil konuşulmuştur. ‘Münferit vaka’, ‘dış mihrak’, ‘mezhep kavgası olamaz.’ Değişen yalnızca şehrin adıdır.
Hakikat Yolu’nun öğrettiği gibi, söylenen söz yerini bulmalı, görülen haksızlık dile gelmeli ve unutturulan acı gün yüzüne çıkmalıdır. Musahiplik bağı yalnızca bireyler arasında değil, topluluklar arasında da bir sorumluluk ve dayanışma yüküdür. Bu yük, geçmişin tanığı olmayı ve gelecek için hakikati canlı tutmayı zorunlu kılar.
1966 Ortaca olayları, akademik çevrelerde yeterince çalışılmamış, kamuoyunda yeterince konuşulmamış ve hesabı sorulmamış bir tarihin parçasıdır. Olayları yaşayan birinci kuşak tanıkların büyük çoğunluğunu artık aramızda göremiyoruz. Geride kalan tanıklıklar ve belgeler ise yıllarca yalnızca küçük yerel yayınlarda yer bulabilmiştir.
Bu sessizlik tesadüf değildir.
Unutmak yüzleşmekle mümkündür; örtmekle değil. Bir toplumun geçmişiyle yüzleşmemesi o geçmişi ortadan kaldırmaz. Yalnızca yarayı açık bırakır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1966 Ortaca olaylarını resmi düzeyde tanımalı ve yaşananlar bağımsız bir tarihsel araştırmanın konusu haline getirilmelidir.
Devlet arşivleri başta olmak üzere dönemin tüm belgeleri araştırmacılara açılmalıdır.
Olaylar sonrasında bölgeyi terk etmek zorunda kalan Alevi yurttaşların uğradığı mülkiyet kayıpları ve ekonomik mağduriyetler kayıt altına alınmalı ve bu kayıpların akıbeti soruşturulmalıdır.
Ortaca ve Fevziye’de yaşananlar, okul müfredatında Türkiye tarihinin bir parçası olarak yer bulmalıdır.
Dergah kapısı herkese açıktır; hakikat de öyle olmalıdır. Yaşananları ne büyütmek ne de küçümsemek bize düşer. Bize düşen, belgelenmiş gerçekleri kararlılıkla dile getirmek ve hesabın sorulması için durmaksızın çalışmaktır.
1966’da Ortaca ve Fevziye’de acı yaşayan, yerinden edilen, yitirilen tüm canların hatırasını saygıyla anıyoruz. Benzer acıların bir daha hiçbir yerde ve hiçbir toplulukta yaşanmaması için demokratik mücadelemize devam edeceğimizi bir kez daha ilan ediyor, tüm canlarımızı geçmişine, toplumuna ve kurumlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Haziran 2026”

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler