Cum. Tem 24th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

TÜRKİYE’NİN GERÇEK GÜNDEMİ HALKIN EKMEĞİ, ADALETİ, ÖZGÜRLÜĞÜ VE BARIŞIDIR

⌈Ali Özcan⌉

Bugün Türkiye’de siyaset yine mahkemeler, parti içi tartışmalar ve iktidar-muhalefet arasındaki çekişmeler üzerinden şekilleniyor. CHP’de yaşanan hukuki süreçler, Özgür Özel’in mahkemelere yaptığı başvurular ve muhalefete yönelik baskılar elbette demokrasi açısından önemlidir.

Ancak ülkenin gerçek gündemini yalnızca siyasi partilerin genel merkezlerinde, mahkeme salonlarında veya televizyon tartışmalarında aramak büyük bir yanılgıdır.

Türkiye’nin gerçek gündemi; pazara çıkamayan emeklinin boş filesidir.

Gerçek gündem; aldığı ücret daha cebine girmeden kiraya, faturaya ve borçlara giden işçinin çaresizliğidir.

Gerçek gündem; iş bulamayan, geleceğini göremeyen ve ülkesinden ayrılmayı düşünen gençlerdir.

Gerçek gündem; toprağını ekemeyen köylü, siftah yapmadan dükkânını kapatan esnaf, güvencesiz çalışan emekçi ve yoksulluğa mahkûm edilen milyonlardır.

Bir ülkede sarayların ışıkları yanarken halkın mutfağında tencere kaynamıyorsa, orada ekonomik sorun değil, açık bir sınıfsal adaletsizlik vardır.

CEZAEVLERİNDEKİ DİRENİŞ, TÜRKİYE’NİN VİCDAN MESELESİDİR

Türkiye’nin gerçek gündemlerinden biri de cezaevleridir.

Bugün cezaevlerinde siyasi düşüncelerinden, örgütlenme faaliyetlerinden, gazetecilikten, sendikal mücadeleden veya demokratik eylemlerden dolayı tutulan binlerce insan bulunmaktadır. Hasta mahpusların tedaviye erişimleri, ağır tecrit koşulları, çıplak aramalar, mektup ve görüş yasakları, disiplin cezaları, keyfî sevkler ve infazı tamamlandığı hâlde ertelenen tahliyeler ciddi bir insan hakları sorunu olmaya devam etmektedir.

İnsan hakları kuruluşlarının 2026 yılı raporlarında da sağlık hakkına erişimdeki engeller, uzun süreli izolasyon, keyfî disiplin uygulamaları ve İdare ve Gözlem Kurullarının tahliyeleri erteleyen kararları belgelenmektedir. (⁠İnsan Hakları Derneği – İHD)

Açlık grevleri bir insanın kolaylıkla başvuracağı bir mücadele biçimi değildir. İnsan kendi bedenini açlığa yatırıyorsa, bu onun sesinin dışarıya ulaşmadığını, hukuki ve demokratik başvuru yollarının tıkandığını gösterir.

Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan Seda Baykan’ın, uzun süreli tecrit koşullarının sona ermesi ve sevk talebinin karşılanması amacıyla 1 Nisan 2026 tarihinde başladığı açlık grevinin yüz günü aştığı ve sağlık durumunun giderek ağırlaştığı bildirilmektedir. İnsan hakları kuruluşları taleplerinin acilen değerlendirilmesi çağrısı yapmaktadır. (⁠bianet.org)

Marmara Cezaevi’nde bulunan Cem Dursun ve Tacettin Erol Şahin’in de hücre, sürekli kamerayla izlenme, sınırlı havalandırma ve diğer hak ihlallerine karşı süresiz açlık grevine başladıkları kamuoyuna yansımıştır. TİHV, mahpuslara gerekli vitaminlerin verilmediği ve günde yalnızca iki saat havalandırmaya çıkarıldıkları yönündeki iddiaları rapor etmiştir. (⁠TİHV – Türkiye İnsan Hakları Vakfı)

Antalya Döşemealtı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde “kuyu tipi” olarak adlandırılan ağır tecrit koşullarına karşı açlık grevi yapan Tahsin Sağaltıcı, Hüseyin Özen ve Gürkan Türkoğlu’nun sağlık durumları aylar süren eylem sonucunda ağırlaşmıştır. Sevk sözü verilmesinin ardından eylem sona ermiş olsa da oluşan fiziksel yıkım giderilememiştir. (⁠bianet.org)

Gürkan Türkoğlu, kuyu tipi olmayan bir cezaevine sevk edilme talebiyle 266 gün açlık grevi yaptı. Nisan ayında hastaneye kaldırıldı, yaklaşık üç ay yoğun bakımda tutuldu ve 5 Temmuz 2026 tarihinde yaşamını yitirdi. Onun ölümü yalnızca bir ailenin acısı değildir; devletin cezaevlerindeki yaşam hakkını koruma sorumluluğunu yerine getirip getirmediğinin sorgulanmasını gerektiren toplumsal bir olaydır. (⁠bianet.org)

Geçmişten bugüne cezaevlerinde açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında, operasyonlarda ve tedavileri geciktirildiği için yaşamını kaybeden devrimcileri saygıyla anıyorum.

19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevine düzenlenen ve devlet tarafından “Hayata Dönüş Operasyonu” olarak adlandırılan müdahalelerde 30 tutuklu ve hükümlü yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Bu acılar hâlâ toplumsal hafızamızdadır. (⁠demparti.org.tr)

Cezaevleri intikam mekânı değildir.

Devlet, özgürlüğünden yoksun bıraktığı her insanın yaşamından, sağlığından ve güvenliğinden sorumludur. Bir insanın düşüncesi, kimliği veya siyasi görüşü ne olursa olsun işkenceye, tecride, kötü muameleye ve tedavisizlik nedeniyle ölüme terk edilmesi kabul edilemez.

Devrimci tutsakların, siyasi mahpusların ve hasta tutukluların sesi olmak yalnızca onların yoldaşlarının veya ailelerinin görevi değildir. Bu, demokrasiye, insan haklarına ve insanlık onuruna inanan herkesin görevidir.

BARIŞ, KAPALI KAPILAR ARDINDAKİ PAZARLIKLARLA KURULAMAZ

Ortadoğu halkları yıllardır savaşların, işgallerin, mezhep çatışmalarının ve emperyalist hesapların bedelini ödüyor.

Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar, Ermeniler, Aleviler, Sünniler, Ezidiler, Hristiyanlar ve bölgenin bütün halkları artık savaş değil; eşitlik, özgürlük ve barış istiyor.

Türkiye’de yeniden konuşulan barış süreci önemlidir. Ancak barış, yalnızca iktidarın ihtiyacına göre gündeme getirilecek geçici bir siyasi araç olmamalıdır.

Gerçek ve kalıcı bir barış için;

Kürt halkının varlığı ve temel hakları tanınmalı, ana dil üzerindeki baskılar kaldırılmalı, halkların eşitliği güvence altına alınmalıdır.

Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri kabul edilmeli, cemevleri ibadethane olarak tanınmalı ve zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.

Siyasi tutsaklar üzerindeki tecrit sona ermeli, hasta mahpuslar serbest bırakılmalı ve demokratik siyasetin önü açılmalıdır.

Halkların temsilcileriyle, emek örgütleriyle, kadınlarla, gençlerle ve toplumsal muhalefetle açık ve şeffaf bir süreç yürütülmelidir.

Barışın olduğu bir ülkede düşüncelerinden dolayı insanlar cezaevine konulmaz. Gazeteciler haber yaptıkları, öğrenciler slogan attıkları, işçiler haklarını aradıkları ve siyasetçiler konuşma yaptıkları için tutuklanmaz.

MUHALEFET YALNIZCA KENDİSİ İÇİN ADALET İSTEMEMELİDİR

CHP ve Özgür Özel kendilerine yönelik hukuksuzluklara karşı mücadele ederken, aynı hukuksuzlukların yıllardır Kürtlere, Alevilere, sosyalistlere, devrimcilere, gazetecilere, öğrencilere ve emekçilere uygulandığını da görmelidir.

Adalet yalnızca bir partiye, bir lidere veya bir belediye başkanına lazım olduğunda hatırlanamaz.

Adalet herkes için istenmelidir.

Kendi belediye başkanına yapılan hukuksuzluğa karşı çıkıp cezaevlerindeki hasta mahpusları görmemek tutarlı bir demokrasi mücadelesi değildir.

Kendi partisine yönelik yargı müdahalesini eleştirip Kürt siyasetçilere, devrimcilere ve sosyalistlere yönelik baskılar karşısında susmak kabul edilemez.

Demokrasi mücadelesi seçici olamaz. Ya herkes için özgürlük ve adalet savunulur ya da savunulan şey gerçek anlamda demokrasi değildir.

HALKIN EKMEĞİYLE ÖZGÜRLÜĞÜ BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ

Yoksulluk ile baskı birbirinden bağımsız değildir.

Halk yoksullaştıkça iktidarlar baskıyı artırır. İşçinin, emeklinin ve gencin sesini yükseltmesinden korkanlar; meydanları yasaklar, gazetecileri susturur, sendikacıları gözaltına alır ve cezaevlerini doldurur.

Bu nedenle ekmek mücadelesi ile özgürlük mücadelesi aynıdır.

Barış mücadelesi ile demokrasi mücadelesi aynıdır.

Cezaevlerindeki insan hakları mücadelesi ile dışarıdaki yoksulluk mücadelesi birbirinden ayrılamaz.

Bugün ülkenin ihtiyacı yeni kutuplaşmalar değil; üretenin hakkını aldığı, halkların eşit yaşadığı, kadınların öldürülmediği, gençlerin geleceğe umutla baktığı ve hiç kimsenin düşüncesinden dolayı cezaevine konulmadığı demokratik bir düzendir.

Çünkü adalet olmadan demokrasi olmaz.

Demokrasi olmadan özgürlük olmaz.

Özgürlük olmadan barış kurulamaz.

Barış olmadan da halkların kardeşliği ve ortak geleceği yaratılamaz.

Yaşamını yitiren bütün devrimcileri ve direnişçileri saygıyla anıyor; açlık grevindeki mahpusların taleplerinin duyulmasını, hasta tutsakların serbest bırakılmasını ve cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalara son verilmesini istiyorum.

İnsan onuru işkenceyi yenecek, direniş barışa ve özgürlüğe dönüşecektir.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir