AYM Madımak Kararı
⌈Erdal Yıldırım⌉
2 Temmuz 1993’te Madımak Otelinde yakılarak katledilen 33 aydın, 33 can için başlayan adalet mücadelesi ne yazık ki, bu ülkede çok çeşitli cinayet, suikast, katliam ve soykırımda da olduğu gibi hukuksal düzlemde değil, tam tersine hukuk dışı yol ve yöntemlerle, suçluların, sorumluların, katillerin korunup kollandığı uzun bir süreci kapsıyor. Adil yargılamanın olmaması bir yana, yaşamın yitirenlerin aileleri bu 33 yıl boyunca da hem siyasal, toplumsal, idari, hem de hukuk dışı uygulamalarla da mağdur edildiler..
Anayasa Mahkemesi’nin Sivas Madımak Katliamı davasına ilişkin verdiği “yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği” yönündeki kararının 33 yıl sonra bugünlerde verilmiş olmasını birkaç yönden değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.
Öncelikle eğer bu karar, salt gerçek ve gecikmiş bir adaletin sağlanması amacıyla verilmişse olumludur ve bu açıdan Alevi toplumu, örgütlülüğü, ailelerin direngen, kararlı ısrarlı adalet arayışı mücadelesinin bir sonucudur.
2011 yılında dönemin Başbakanının zaman aşımı kararı verildiğinde, tüm sorumlu ve katillerin aklanmasına sevinip, ”Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” diye konuşması, hukuk ve ülkede adaleti sağlaması beklenen kurumların suskun kalması, bunun ne kadar güç olacağını bize anlatıyordu.
Tarihler boyu haksızlığa, adaletsizliğe ve hukuk dışı uygulamalara itibar etmeyen Alevi toplumu ve örgütlülüğü 12 yıl önce AYM’ne başvurarak adaletin sağlanmasını talep etti. Ancak 12 yıl boyunca “kör, sağır, dilsiz kalan, adaleti sağlamayanların, tam da ‘Genel Seçim’ tarihinin konuşulmaya başlandığı bir süreçte, üstelik muhalefet partilerinin “Osmanlı’da oyun bitmez” sözüne denk düşecek bir şekilde çeşitli baskı, hile ve hukukdışı yöntemlerle (kayyum atamaları, sözde barış ve/ya mutlak butlan vb) uygulamalarla kimilerinin de işbirliği yapmalarının sağlandığı bir süreçte karar verilmesi son derece ilginçtir.
Kararın, AİHM’de defalarca Madımak Katliamı yargılamalarının adaletten ve hukuktan yoksun olduğuna ilişkin kararlar verilmesinin ve bunun da uluslararası diplomaside iktidarı zorda karşı karşıya kaldığı yaptırımlardan korumak ve kurtarmak amacıyla verilmiş olduğuna, ve daha ötesi bir oyalama süreci başlatmaya yönelik olduğunu düşünüyor ve buna inanıyorum.
Kararın aynı zamanda gerçek bir yargı ve hukuk sürecini dikkate almadan, adaleti tam anlamıyla sağlamaya yönelik olmadığını da, verilen karar ifadesinde görebiliriz. “Yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği” şeklindeki karar ifadesi, bir bebeğin engelli veya ölü doğmasına denk düşen bir cümledir. Gerçek adaletin sağlanacağı karar, “tüm sorumlu ve suçluların, yani devlet ve hükümet erklerini ellerinde bulunduranlar da dahil, tüm katillerin, bunları koruyup kollayanların, göz yumanların da adalet önüne çıkarılması kararıdır. Gerçek karar Madımak Katliamının insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu, “insanlık suçlarında zaman aşımının olmayacağı” gerçeğinin kabul edilmesi ve uluslararası hukuk kurallarına uygun bir yargılamanın yapılacağına dair bir karardır. Gerçek suçlu ve sorumlular zaman yitirilmeksizin adalet önüne çıkarılıp gerçek bir yargılama gerçekleştirilmelidir. Hepsinden önce de bugün devlet erkini elinde bulunduranlar derhal katliam(lar)la yüzleşmelidir. Madımak Oteli, bir daha buna benzer insanlık suçları işlenmesin diye “Utanç Müzesi” yapılmalıdır.
Bu bağlamda Sivas Madımak Katliamı, sorumlular, suçlular ve yönetenlerle gerçek anlamda bir yüzleşme sağlandığını söylemek zor. Ayrıca eklemek isterim ki, sadece hükümet temsilcileri, yerel yöneticiler, güvenlik giçleri değil, buna Pir Sultan Abdal Şenliklerini ısrarla Sivas merkez taşımak için baskı dahi yapan dönemin Kültür Bakanı ve yine o dönem kimi PSAKD yönetim kademelerindeki kişilerin de dahil edildiğ bir yüzleşme gerçekleşmelidir.
Ülkedeki Alevi toplumu ve örgütlülüğünün “Eşit Yurttaşlık Hakkı” ile çeşitli hak ve kazanımlar elde edebilmesi, çok doğal olarak Avrupa’daki toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel yaşam koşulları gözönünde bulundurulduğunda o kadar kolay olmayacağı biliniyor. Ancak ülkede kazanımların elde edilememesinin ya da tarihsiz bir geleceğe ertelenip ötelenmesinin oldukça belirgin olumsuz yanları da etkili oluyor. Bunlar başta, Dergâh, Cemevi, Dernek ve kurum yöneticilerinden hatırı sayılır bir kısmının, hatta “erkek – kadın Pirlerin” kendi bireysel geleceklerini her şeyin üstünde tutması, yerel ve merkezi yöneticilerle, partilerle ekonomik ve sosyal, toplumsal çıkara, ranta dayalı bir sakat ilişki içerisine girdiklerinin de altını çizmeliyiz.
Çeşitli birey, kurum, siyasi yapı ve partilerle işbirliğine girenlerin YOL ile ilgili mücadelede, başarılı olması, YOL’un ilkelerini öncellemesi mümkün değil.. Bu kişilerin bir an önce tarafını, yönünü seçmesi şarttır. Başka yapılara hizmet için Alevi kurumlarında yönetim kurullarına girmek, etik açıdan da doğru değildir.
Türkiye’de yeniden gündeme gelen, ya da getirilen sözde “barış ve demokratik çözüm sürecini”, en azından yönetenler cephesinden bir samimi karşılığı olduğna inanmıyorum. Elbette onlarca yıldır “inkâr, imha, yoketme ve yok sayma” politikalarının sürdürüldüğü, Kürt halkının iradesinin yok sayıldığı bir süreçten “barış ve demokrasiyi de kapsayan” bir sürecin olması tüm ülke halkları ve vatandaşları için toplumsal barışın sağlanmasına yardımcı olacağı ve memnuniyetle karşılanacak bir olgudur.
Ancak daha önceleri de göstermelik denemelere sahne olan, hükümet kanadının samimiyetsizliğinin defalarca görüldüğü bir çözüm süreci, yine toplumsal güçlerin yok sayıldığı, söz sahibi olup olmayacağı tartışmalı ve uluslararası temsiliyetin de olmadığı, arka planda neler konuşulduğunun kamuoyundan gizlendiği – bilinmediği, bir tarafın koşulsuz her söylenen ve isteneni iyi niyetle yerine getirdiği, hükümet adına konuşanların ise bugün bile “Kürt halkıyla toplumsal bir barış” ifadesini kullanmayıp, sorunu “terör sorunu” olarak dillendirdiği bir çözüme inanmak o kadar zor ki..
Yüzlerce yıl Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında yok sayılan, inkâr edilen, Şeyhülislam fetvaları, Padişah fermanlarıyla katledilen; Cumhuriyet döneminde de benzer katliam ve soykırımlara uğrayan, DİB ve Müftülüklerce şeyhülislam fetvalarına benzer söylemlerle katledilen, eşit yurttaşlık hakkı dahi verilmeyen Aleviler, Alevi toplumu yurtiçi ve yurtdışındaki kurumları ve örgütlülükleriyle, Pirleri, aydını yazarı, akademesiyeni, yazar ve tarihçileriyle daha güçlü, daha dirençli, YOL’u ve ritüellerini daha kararlı ve bedel ödemeyi gözel alacak şekilde güçlü hale getirmesini, başka yapıların, partilerin arka bahçesinde yer almak yerine “kendisi olmasını, yani Alevi Kızılbaş duruşu”ndan ödün vermemesini umut emeye devam edeceğim.
Yol’a hizmet edenlere bin selam…
24 Temmuz 2026

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler