Paz. Tem 26th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Türkiye’nin Bitmeyen Demokratikleşme Sorunu; Madımak’tan Eşit Yurttaşlığa! Erdoğan Doğan Külleri Soğumayan Bir Yangın ve Geciken Adalet: Madımak

Alevi Haber Ağı’na
Öncelikle, Sivas Madımak Katliamı’na ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının ardından hazırladığınız özel röportaj dosyasında bana yer verdiğiniz için teşekkür ederiz.
Sorularınız, yalnızca hukuki bir kararın değerlendirilmesini değil; aynı zamanda 33 yıldır süren adalet arayışını, toplumsal hafızayı, eşit yurttaşlık mücadelesini ve Türkiye’nin demokrasi sorunlarını yeniden düşünmeyi gerektiren önemli başlıkları içermektedir.
Bu nedenle sorularınıza tek tek kısa yanıtlar vermek yerine, Madımak Katliamı’nı tarihsel ve siyasal bağlamı içinde ele alan daha kapsamlı bir değerlendirme ile yanıt vermeyi tercih ettim.
Amacım; Madımak’ın acısını yalnızca hatırlamak değil, bu katliamın bize bıraktığı demokrasi, hukuk, adalet ve birlikte yaşam sorumluluğu üzerine düşünmektir.
Saygılarımla.
Erdoğan Doğan
_________________________

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakılan yalnızca Madımak Oteli değildi. O gün; Türkiye’nin ortak yaşam umudu, laiklik ilkesi, inanç özgürlüğü ve birlikte yaşama iradesi de hedef alındı. Otuz üç aydın, sanatçı ve yazar ile iki otel çalışanının yaşamına mal olan bu katliam, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır toplu insanlık suçlarından biri olarak hafızalara kazındı. Aradan geçen zaman dilimine rağmen Madımak hâlâ kapanmış bir dosya değil; vicdanlarda, hukukta ve siyasette açık kalmış derin bir yaradır.
Bu yaranın kapanmamasının nedeni yalnızca katliamın büyüklüğü değildir. Asıl neden; hakikatin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılamamış olması, sorumluların tamamının adalet önüne çıkarılamaması ve cezasızlık kültürünün yıllar boyunca farklı biçimlerde sürdürülmesidir. Adalet geciktiğinde yalnızca mağdurlar değil, toplumun bütünü yaralanır. Çünkü cezasız kalan her büyük suç, gelecekte işlenebilecek yeni ihlallere sessiz bir davetiye niteliği taşır.
Anayasa Mahkemesi’nin Sivas Katliamı davasına ilişkin “yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği” yönündeki kararı, bu nedenle yalnızca teknik bir hukuk tespiti olarak okunamaz. Bu karar, devletin etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getirmediğine dair tarihsel bir kayıttır. Ancak aynı zamanda acı bir gerçeği de gözler önüne sermektedir: Yıllar sonra gelen bu hukuki kabul, adaletin zamanında ve eksiksiz yerine getirildiği anlamına gelmemektedir.
Madımak davası, hiçbir zaman sadece birkaç sanığın yargılanmasından ibaret olmadı. Asıl soru hep aynı kaldı: Bu katliam nasıl mümkün oldu? Kimler önleyebilirdi? Kimler görevini yerine getirmedi? Hangi siyasal ve idari ihmaller, böylesine büyük bir nefret saldırısının gerçekleşmesine zemin hazırladı? Bu sorular kamu vicdanını tatmin edecek açıklıkta yanıtlanmadığı sürece, hukuki süreç ne kadar ilerlerse ilerlesin adalet duygusu eksik kalacaktır.
Madımak, geçmişte yaşanıp bitmiş trajik bir olay değildir. O, Türkiye’nin demokrasiyle, hukuk devletiyle ve farklı inançlarla eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşama iradesiyle yüzleşmesinin turnusol kâğıdıdır. Bu nedenle Madımak’ı yalnızca yıldönümlerindeki anma törenlerine veya taziye mesajlarına sıkıştırmak, katliamın tarihsel ve siyasal anlamını daraltmak olur. Gerçek yüzleşme; ölenleri anmanın ötesine geçip, bu katliamı mümkün kılan zihniyetle ve cezasızlık kültürüyle hesaplaşmakla mümkündür.
Bir Katliamın Ötesinde: Devletin ve Hukukun Sınavı
Toplumların tarihinde bazı olaylar vardır ki, yaşandıkları günle sınırlı kalmaz. Bir ülkenin hukuk anlayışını, devlet aklını ve demokrasi iddiasını yıllar boyunca sorgulatan tarihsel dönüm noktalarına dönüşür. Sivas Madımak Katliamı da böylesi olayların başında gelir.
2 Temmuz 1993’te yaşananlar, kontrolünü kaybetmiş bir kalabalığın yol açtığı sıradan bir toplumsal taşkınlık değildi. Saatler boyunca büyüyen kuşatma, kamuoyunun gözleri önünde yükselen nefret sloganları, güvenlik güçlerinin pasifliği ve devlet mekanizmasının yetersizliği; sürecin yalnızca bireysel suçlardan ibaret olmadığını gösterdi. Bu nedenle Madımak, faillerin yanı sıra kamusal sorumlulukların da sorgulanmasını gerektiren bir sınavdır.
Demokratik bir hukuk devletinin temel ölçütü, suç işlendikten sonra yargılama yapmanın ötesinde, yaşam hakkını koruyacak önlemleri zamanında alabilmesidir. İnsan hakları hukukunda devletin yükümlülüğü iki yönlüdür:
Önleyici yükümlülük: Yaşam hakkını ve kamu düzenini korumak.
Soruşturma yükümlülüğü: İhlal gerçekleştiğinde bağımsız, etkili ve sonuç alıcı bir adli süreç yürütmek.
Anayasa Mahkemesi’nin tespiti, devletin ikinci yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmediğini tescil etmektedir. Ancak burada sorulması gereken daha ağır bir soru bulunmaktadır: Bu ihlal yalnızca hukuki bir teknik eksiklik midir, yoksa Türkiye’de yıllardır süregelen cezasızlık anlayışının bir yansıması mıdır?
Türkiye’nin yakın tarihi incelendiğinde bu durumun münferit olmadığı görülür. Etkin soruşturulmayan siyasal cinayetler ve nefret suçları, toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Cezasızlık, yalnızca suçluların ceza almaması değil; topluma verilen tehlikeli bir mesajdır. O mesaj şudur: “Bazı suçların üzerine yeterince gidilmeyebilir ve bazı toplumsal yaralar zamanla unutulmaya terk edilebilir.” Oysa hukuk devleti, bu anlayışın tam karşısında durmak zorundadır.
O gün hedef alınanlar yalnızca Madımak Oteli’nde bulunan bireyler değildi. Hedef alınan; farklı inançların bir arada yaşayabilmesi fikri, laik ve demokratik ilkelere dayalı ortak yaşam anlayışı ile Anadolu’nun kültürel çoğulculuğuydu.
Yüzleşme, Eşit Yurttaşlık ve Toplumsal Barış
Zamanaşımı tartışmaları, firari sanıklar ve eksik kalan soruşturmalar hukuka olan güveni derinden aşındırmıştır. Ancak hukuki dosyalar kapansa bile; hakikat ortaya çıkarılmadığı sürece toplumun adalet terazisinde hiçbir dosya kapanmaz. Bugün hâlâ farklı kimlikleri hedef alan bir nefret dili üretiliyorsa ve toplumsal kutuplaşma derinleşiyorsa, Madımak’ın öğrettikleri yeterince anlaşılmamış demektir.
Madımak’ın açtığı yara, yalnızca Alevi toplumunun ortak hafızasındaki bir acıdan ibaret değildir. O yara, Türkiye’nin farklılıklarla kurduğu ilişkinin de bir aynasıdır. Dolayısıyla Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri; inanç özgürlüğü, bağımsız yargı ve çoğulcu demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Devletin tüm inanç ve kimlikler karşısında eşit mesafede durduğu, hukukun ayrım gözetmeksizin uygulandığı bir düzende farklılıklar bir tehdit değil, ortak yaşamın zenginliği haline gelir.
Gerçek bir toplumsal barış; geçmişte yaşanan acıların üzerini örtmekle değil, o acıların bir daha tekrarlanmaması için gerekli demokratik ve hukuki güvenceleri yaratmakla mümkündür.
Hakikatle Yüzleşmeden Gelecek Kurulamaz
Sivas Madımak Katliamı’nın üzerinden geçen yıllar, bize yalnızca büyük bir acıyı değil; tamamlanmamış bir yüzleşmenin tarihini de göstermektedir. Bugün hâlâ Madımak üzerine konuşuyor olmamız, vicdanlardaki dosyanın kapanmadığının kanıtıdır. Unutmak yaraları iyileştirmez; aksine, üzeri örtülen acıları derinleştirir.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı önemli bir adımdır; ancak bu kararın gerçek değeri, yeni ve samimi bir yüzleşme sürecinin başlangıcına dönüşebilmesinde yatmaktadır. Eğer bu tespit yalnızca yargı arşivlerinde bir belge olarak kalırsa, adalet arayışı yine yarım kalacaktır.
Madımak’ın bize bıraktığı en büyük sorumluluk şudur:
Unutmamak, ama sadece hatırlamakla yetinmemek.
Hakikati savunmak, ama bunu sadece geçmişi anlatmakla sınırlamamak.
Adaleti istemek, ama onu geleceğin ve toplumsal barışın temeli kılmak.
Çünkü adalet, yalnızca geçmişin hesabını görmek için değil; ortak geleceği korumak ve güvenle inşa etmek için de vardır.

⌈Erdoğan Doğan⌉

26.07. 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir