6-7 Eylül 1955 Olayları… ( 1 )
– Sadık Erenler / Araştırmacı – Yazar / S.Erenler@web.de –
Adnan Menderes’in 1954 seçimlerinden sonraki tutumu daha belirgin bir hal almıştı. Menderes, ikinci seçimden de tek iktidar partisi olarak çıkmasının ardından, mecliste tek partiymiş gibi davranarak tüm demokrasi kriterlerini kendince yorumlamaya başlamış ve otoriter bir tavırla ülkeyi yönetme egosuna yenik düşmüştü.
6-7 Eylül olaylarının arifesine bakarsak, 1955 yılı Demokrat Parti için zor bir yıldır. Ülkenin ekonomik durumu içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamış, bilhassa yüksek enflasyon halkın belini bükmesiyle hükümete karşı duyulan güven de giderek zayıflar hale gelmiştir. Kuşku içerir yöntemlerle sesini çıkarmaya başlayan muhalefet susturulmaya çalışılırken, aydınların, öğrencilerin ve basının Demokrat Parti ile olan bağlarının zayıflaması, ordu içinde homurtuların yükselmesi Demokrat Parti hükümetine uyarı niteliğindedir. Alman Dışişleri Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu bir rapora bakarsak; olaylardan 15 gün evvel muhalefeti kontrol amacıyla İstanbul, Ankara ve İzmir’de sıkıyönetim uygulamasına karar verilmiştir. Ayrıca ülkedeki azınlıklarla sıcak ilişkiler içinde olan Menderes hükümeti ekonomik koşulların zora girmesiyle bu bakışını değiştirip soğumaya bırakır hatta gerginlik başlar.
O günlerde Kıbrıs Türklerine baskılar yapılmaktadır. 1955 yılının Haziran ayında Lefkoşa’nın Türk mahallesinde patlatılan bir bomba 14 kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Kamuoyu bu olaydan sonra hükümetten atılacak bir adımın beklentisi içine girmiştir. Türkiye’de epey bir okuyucuya sahip bir gazete manşetten verdiği bir haberde, İstanbul’daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının Enosis çetelerine gönderdiğini yazar.
Yunanistan 1954 yılında Kıbrıs’a “kendi kaderini tayin hakkı”nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip de Georgios Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizlere karşı terör eylemlerini başlatmıştı.
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları 29 Agustos’tan 7 Eylül’e kadar planlanan bir konferansa katılmak üzere Londra’ya davet etmişti. Türkiye Hükümeti de Kıbrıs halkına yapılan baskıları bu konferansta görüşürken, Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığıyla ilgili haber 6 Eylül 1955 günü saat 13.00’te radyo haberlerinde verilir. (Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba attığı iddia eilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkum edilmiştir. Oktay Engin, 22 şubat 1992- 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir valiliğine getirilmiştir.)
Aylar önceden, iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne mensup milletvekilleri, Rum aleyhtarlığını kışkırtacak önergelerini vermeye başlamışlardı. Siyasilerin en büyük yardımcısı ise Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türk Cemiyeti (KTC) idi.
İstanbul’da yayımlanan Hürriyet ve Yeni Sabah ile İzmir’de yayımlanan Gece Postası olmak üzere tüm gazetelerde hemen hergün, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Patrik Athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. Siyasetle ilgilenmesi devletçe yasaklanan ve ekümenikliği reddedilen Patrikhane, “Fener, tüm ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik olduğu halde sessiz kalarak, Kıbrıslı Rumların lideri Makarios’u desteklemekle” suçlanıyordu. Ayrıca gazeteler, Patrikhane’nin topladığı bağışları gizlice Kıbrıs’a yolladığını iddia ediyorlardı. Yunanistan basını da boş durmuyordu elbette. Ethnikos Kiriks’te çıkan Atatürk hakkındaki ağır yazı, Türkiye’de büyük tepkiye neden olmuştu.
16 Agustos’ta Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı olup ayrıca Hürriyet Gazetesi yazarı avukat Hikmet Bil, Kıbrıslı Türklerin lideri Dr. Fazıl Küçük’ün “adadaki Yunanlıların Türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair” mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden “Londra ve Atina’nın korkacağı erkekçe bir ses çıkarmaya davet etti. 24 Agustos’ta Başbakan Adnan Menderes, Liman Lokantasındaki yemekte, Yunanistan ve Kıbrıs Aleyhine gayet sert bir nutuk atarak çarşambanın gelişini müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Yunan pasaportlu Rumların mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türklerin zor durumda olduğunbu okuyan vatandaşlar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. İddialara göre İskenderun şubesine 23 bin, Adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.
Menderes ile bir akşam yemeği yiyen Hikmet Bil’in iddiasına göre Menderes kendisine “Biraz önce Zorlu’dan bir mesaj aldım. Çok zor durumda imiş. Yardım istiyor. Bir de marş yapmak istiyorum” demişti. Hikmet Bil de “seferberlik emrini (!) almıştı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casusun yakalandığı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde “Kıbrıs Türk’tür” yazılı pankartı Patrikhaneye bıraktı. Ayrıca Türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.
Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa “o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına gözkulak olmaları” yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü saat 11’de, İstanbul radyosu, devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı’na dayanarak, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi.
Demokrat Parti yanlısı 20.000 tirajlı İstanbul Ekspres gazetesi, ne hikmetse 6 Eylül’de 290.000 tirajla basılmış, hem de kağıt sıkıntısının olduğu bir dönemde ve o dönemde kurulmuş bulunan “Kıbrıs Türktür Derneği” üyelerince bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek için kullanılmaya başlanmıştır. Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal adlı kişi: “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz,” diye de gazetede yazmıştır.
DP döneminin Ulaştırma Bakanı Arif Demirer’in oğlu Mehmet Arif Demirer’e göre İstanbul Ekspres’in Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, saat 13.30’da gazetenin sahibi Mithat Perin’i telefonla aramış ve ikinci baskı yapmak istediğini, 300 bin basacağını ve kağıt almak için nakit para istediğini bildirmişti. Perin, daha sonraki yıllarda Demirer’e, Sipahioğlu’nun o gün çok ısrar ettiğini, büyük bir gazetecilik başarısı olacağını söylediğini açıklamıştı. Mithat Perin, saat 16.30’da gazeteye gittiğini, basımı devam etmekte olan ve o saata kadar 150 bin adedinin sokaklarda satıldığını öğrendiğini, ancak gazetenin basımını, “bobini yırtarak” durdurduğunu. Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir diye düşündüğünü söylemişti.
Gazetenin ikinci baskısından sonra İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başlamıştı.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, Demokrat Parti teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmi makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir biçimde yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirilmiştir.
Saat 19.00 sıralarında Üniversite öğrencileri Taksim’e doğru yürümekteydiler. İlk saldırı Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapılır. Saat 20.00-22.00 arasında ağırlıklı olarak Cibali Sıgara Fabrıkası işçileri ve işsiz gençler, ve giderek büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermenilerin, Yahudilerin ve yanlışlıkla da bazı Türklerin dükkanlarına saldırarak yağmaya başlamışlardır. Saldırı giderek İstanbul’un diğer semtleri olan Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere de sıçramıştı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm!”, “Kıbrıs Türktür!” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. İstanbul’da yaşayan Rum azınlığın ev, işyeri ve hatta ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergilemiştir.[S1] Bazı tanıklar, 20-30 kişilik ve başlarında KTC öğrencilerinin olduğu organize bu grupların kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlarla sağlanmasının yanı sıra, saldırıda kullandıkları sopaların aynı tornadan çıkmışcasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve işyerlerinin önceden tesbit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise sadece saldırganları izlemekle yetindiğini anlatmaktaydılar. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmaması talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslümlere saldırmaktan da geri durmamışlardı.
7 Eylül sabahına değin süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000’den fazla taşınmazlar tahrip edilmiş ve milyonlarca mal evlerden, işyerlerinden, ibadet yerlerinden sokaklara taşınarak yağmalanıp, yakılmıştır.
İstanbul’un hemen hemen her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapılmış, dükkanlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırmışlar ya da işyerlerinin demir parmaklıklarını kaynak makinaları ve tel makaslar yardımıyla açmışlar, içeride bulunan alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça etmişlerdir.
Zaman öfkeyle dolmuştur. Kendi inancının dışındakilere bir türlü tahammül edemeyen ve her daim bunu yaşama geçiren yobaz ve gözü dönmüş kalabalıklar İbadethanelere ve mezarlıklara saldırmaktan da geri kalmamışlar, kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı da ateşe verilerek yakılmıştır.
İstanbul dışından, İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar, geri dönmek üzere Haydarpaşa İstasyonu’na geldiklerinde üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalanmışlardır. O gün yağmacıların büyük bir bölümünün İstanbul dışından (Trabzon’dan 117 kişi, Sivas’tan 145 kişi, Kastamonu’dan 116 kişi, Erzincan’dan 111 kişi) geldikleri de yapılan araştırmada ortaya çıkmıştır.
Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven’in Sabah Gazetesi’ne verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu, gruplara “ölü olmasın” emrinin verilmesi sebebiyledir. Resmi makamlara göre 30 kişi, gayriresmi makamlara göre 300 kişi taralanmıştır. Dr. Dilek Güven, resmi makamlara göre tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğunu tahmin etmektedir.
( Dr.Dilek Güven, 400 kadına tecavüz edildi, Sabah Gazetesi, 02.02.2009)
Asıl bilanço ise şöyledir. 4212 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 Sinagog, 2 Manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi (21 Rum fabrıkası) işyerlerinin bulunduğu 5317 mekan saldırıya uğramıştır. (Özgür Ansiklopedi, Wikipedia)
Olayların başladığı saatlerde İstanbul’da bulunan Başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol altına alınamaması üzerine Sapanca’dan çağrılır ve ardından sıkıyönetim ilan edilir. Olaylarla ilgili olarak ilk önce 3151 kişi tutuklanır ve bu sayı daha sonra 5104’e yükselir. Olaylardan üç gün sonra İçişleri Bakanı istifa eder. Savcılar tarafından başlatılan ilk soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri üzerinde yoğunlaşmış olsa da, Demokrat Partinin sıkıyönetim savcıları üzerinde kurmuş olduğu baskılar neticesinde komünistler suçlanmaya başlanmış ve aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açılır. Tutukluların çoğu 1955’in Aralık ayında serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suç yükleme muamelesi yapılmasının yanlışlığını ortaya koyan konuşmasıdır. Dava beraatle sonuçlanmış, kısa bir süre sonra da Kıbrıs Türktür Cemiyeti kapatılır. 1960 darbesinin sonrasında bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine de oturmuştur. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes’in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve mahkeme DP yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırdı.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama üyeler; “Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz” deyince serbest bırakıldılar. Olayların tek suçlusu olarak halk gösterildi. Çünkü sanıklar mahkemede,” Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi,” denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada’da idi. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes defalarca MAH yani MİT başkanı’nın mahkemeye çağrılmasını istedi ama bu talep hep reddedildi. Olaylar da böylece aydınlatılamadan kapatıldı.
Olayların durulmasının ardından Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmeye başlamıştır. Rum nüfusun zaman içerisinde giderek azalmasıyla Rumların ekonomi alanındaki etkisi de zayıflamaya başlamıştır. Yurtdışına göç etmeyen Rumlardan birkaç bin tanesi de Tarsus ve Mersin’e yerleşmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000 olan İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.
Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü ancak sadece üç kişinin adları verilmişti. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardı. Ancak daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştı. Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300 idi. Sadece Balıklı Hastahanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılıyordu. Resmi rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayriresmi rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izlemişti.
ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aitti. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturyalılara ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştı. Hasarın maliyeti konusundaki en düşük tahmin o günün değeriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin ise 1 milyar liraydı.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler