12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesine Giden Yol ( 8 )
| Sadık Erenler | Araştırmacı – Yazar/S.Erenler@web.de |
Dönemin İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci derneği başkanı Harun Karadeniz ölümünden önce 1970’lerde yazdığı “Olaylı Yıllar ve Gençlik” kitabında şöyle diyordu:
“İlk haber Dolmabahçe Camiinden geldi. Kalabalık bir grup cami çevresinden toplanmış, namaz kılıyordu. Saat 10.00 sıralarında durumu bizzat görmeye gittim. Topluluğun çoğunluğu sakallı, bereli kimselerdi. Bize saldıracak olan bunlardı. Şehrin yabancısı, garip bir sessizlik içinde ve merakla çevrelerini seyrediyorlardı. Samimiler, inanmışlar, sonuna kadar ve ölümü göze alarak kalkıp gelmişler buraya. Dini ve vatanı kurtaracaklar, can pahasına da olsa yapacaklardı bu işi…”
Yürüyüş öğleden sonra 14.00 sıralarında Beyazıt alanında başlar. Yaklaşık 30.000 kişi vardır yürüyen. İstanbul Valiliği elindeki 1500 toplum polisinin binini Taksim meydanına yerleştirmiş, ayrıca da askerlerle o kuvvet takviye edilmişti.
“Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü”ne katılanlar 16.30 sıralarında Taksime akmaya başlamışlardı. Alan bunların dışında meraklı izleyicilerle ve sempatizanlarla da doldurulmuştu.
Saldırganlarda mevzilerine çekilmiş verilecek buyruğu heyacanla bekliyorlardı.
Yürüyüşçüler, insan koridoru içinde Taksim gezisi tarafından Sıraselviler’e doğru akıyordu.
Bu sırada ceplerinde Bugün Gazetesi, ellerinde taş, sopa, patlayıcı madde, bellerinde bıçakları bulunan saldırı kolunun savaşgan birlikleri de Gümüşsuyu yönünden alana doluyordu. Karşı göstericiler, Teknik Üniversitenin önünde, kısa bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, öncü grubun arkadan dolaşarak alana girme kararını alıyor ve 400 kişi harekete geçiyordu.
Bombalar patlatıp “Allah Allah” sesleriyle saldırmışlardı. Saldırı birliklerinin hoyrat, ürkünç bir görünüşleri vardı. İlkel, kin kusuyordu bakışları. Vurmaya, kırmaya, önlerine çıkan engeli devirmeye hazır gibi görünüyorlardı. Bilenmiş bıçağa benziyorlardı. Dahası “din adına ölmeye” çoktan adanmış kişilerdi. “Komünist öldürmekle” cennetin kapılarına doğru koşacaklarına inandırılmışlardı.
Önce grubun saldırısıyla ortalık karıştı. Bombaların patlaması panik yaratmıştı. Bomba sesleriyle biirlikte Gümüşsuyu tarafından ikinci bir saldırı dalgası başlamıştı. Can almaya geliyorlardı. İnsan avına çıkanlar, sahipsiz ormanda fidan kırar gibi davranıyorlardı. Yaslardan yana korkusuzdular. Güven içinde görünüyorlardı. Saldırıya uğrayanlar için, can pazarıydı Taksim meydanı. Kimileri içinse, din uğruna dövüşerek cennete ulaşma kapısı…
Kolları pazubentliydi, ilkel görünüşlü ve vahşetin çığlıklarıyla saldıranların. Önüne geçen, engelleyen bir güç de yoktu…
Dönemin gençlik liderlerinden Bozkurt Nuhoğlu yıllar sonra “Kanlı Pazarı” şöyle değerlendiriyordu:
“Orada kitlelerde savunma psikolojisi yoktu. Henüz devlet ve hükümete inanç vardı. Bu çapta bir provokasyonun yapılabileceğini düşünemezdik. Yoksa alana girmezdik. Alanda birdenbire kalabalığın içine düşüldü. Polis korumaktan ziyade teşvikçi ve tahrikçi durumundaydı.”
Cuma günkü toplantıyı da İstanbul güvenlik birimleri adına “istihbaratçı” olarak izleyen, sonra Kanlı Pazar’a tanıklık eden Yarbay Celal Küçük şöyle diyordu:
“Olay günü saat dokuzda Taksim’e gittim. Osman Gülkılık ve İhsan Kuraner filan inzibat kulubesinde toplanmışlardı. Durumu söyledim. Kuraner’e ‘önlem alın’ dedim. Korkunç bir sessizlik vardı. Olay çıktı çıkacak. Adamların elinde tesbih, sopalar, demirler… Dolmabahçe’de sabah namazını kılmışlar. Tıklım tıklım meydana doluyorlar. Taksim alanının etrafına açılıyorlar. Orta boş kalıyor. Giren öldürülecek. Toplum polisi de Opera’nın önünden, Vakıf İş Hanı’na doğru bir kama atıp gelen irtibatı kesiyor. Girenler üzerine aletli hücum başlıyor. Kitle silahsız. Canını kurtaran Sıraselviler’e, Kazancı’ya doğru koşuyor. Sonuç iki ölü, ikiyüz yaralı. Polisin hiç bir müdahalesi olmadığı gibi, yere düşen silahı alıp sahibine veriyor. Bir kıta, onbeş dakika sonra geliyor alana. Ama olan olmuş. Gruptan biri, bir megafon alıyor eline ve ‘şimdi de Cumhuriyet’e, Milliyet’e gideceğiz’ diyor.”
İstanbul Valisi Vefa Poyraz emekli olunca AP’ye girdi. Vatan kurtaran bir yiğit gibi karşılanıp ağırlandı. Milletvekili seçtirildi. Poyraz; kanlı Pazar günü 21 numaralı telsizi taşıyan güvenlik sorumlusu tarafından, saldırıdan önce ‘olay olacak’ diye uyarılıyordu. Valinin sesi hükmedici ve kesindi.:
“Böyle şeyler telefonla konuşulur.”
Görevli bu buyruk üzerine telefona gitti. Döndüğünde yüzünde yüzü yenikliğin, çaresizliğin çizgileriyle kaplanmıştı. Anlaşılan validen azar duymuş aşağılanmıştı.
Bir can pazarıydı, 16 Şubat İstanbul’un taksim meydanı. Saldırganlarca yakalanan bıçaklanıyor, sopa, taş ve demir çubuklarla yere devriliyordu. Yerde kıvranan yaralılar tekmeleniyor, sopalarla dövülüyordu. O gün hastanede doktorlarca saptanan yaralı sayısı 200’dü. Kendi olanağıyla tedavi gören, herhangi bir tedavi kurumuna gitmeyenler bunun dışındaydı. İki de ölü vardı. Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç.
Ali Turgut Aytaç’ın eşi Eflan Aytaç da o gün eşiyle birlikte Taksim’deydi:
“Kocam, yaktığı sıgarayı henüz bitirmemişti ki, etrafımızdaki kalabalık dalgalandı. Taşlar atmaya başladılar. Eli sopalı adamlar ileriye fırladılar. Bir taraftan taş atarken bir taraftan da “Kahrolsun Komünistler” diye bağırıyorlardı. Kocam onlara, yapmayın, etmeyin, ayıp diyerek engel olmaya çalıştı. Sonra kalabalık arasında onu gözden kaybettim. Ben de parktaki eli sopalı adamlara, “yapmayın” dedim. Adamlar bana da saldırdılar. Biri boğazımı sıkmaya başladı. Diğerleri, “seni de çocuklarını da öldürürüz” diyorlardı. Polis susuyor, zorbalara müdahale etmiyordu. O zaman aklım başıma geldi. Beni bırakmalarını söyledim. Salıverdiler. İki çocuğumun elini tutup oradan uzaklaştım. Kocamın o gün orada öldürüldüğünü geç zaman öğrendim.”
Mehmet Şevki Eygi iktidar yanlısıydı. Gazetesi “Bugün” şeriat düzenini savunan yayınlar yapıyordu. Eygi, gazetesinde günlerden beri Endonezya tipi eylemi özendirici yazılar yazıyordu.
Endenozya’da 1970 yılında “Komünistlere karşı cihat” çağrılarından sonra, çağımızın en büyük insan avı başlatılmıştı. Bir milyonu aşkın insan koyun boğazlanır gibi kesilip biçilerek, kurşunlanıp, bıçaklanarak, saldırmalarla doğranarak katledilmişti. Mehmet Şevki Eygi’nin isteği “Endonezya benzeri cihat” insanın insanlıktan çıkması, kudurması, canavarlığın zincirlerden boşalmasıydı.
Aradan yıllar geçtikten sonra bir şirketin Ankara temsilciliğini de üstlenen dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan olay için şöyle diyordu:
“Orada bir tek dinci grubun tahriki yoktu. (…) İstanbul olayları basit bir olay değildir. Tertipçileri, tahrikçileri çok iyi tahlile tabi tutulursa, bunların hangi menşeli, hangi parti oldukları ortaya çıkmaktadır. Adamlar aynı 6-7 Eylül gibi tahribe kalkmak istediler. Tedbir aldık. Açık yani (…) Tedbir almasaydık, 6-7 Eylül olaylarından daha korkunç hadiseler çıkacaktı. Solcu kanat… Açık yani. Türkiye’de bir Komünist manifesto hadisesidir o. (…) İki ölü değil, bir tane ölü var. Yalan iki yüz yaralı hadisesi. Ama orada biz ciddi tedbir almasaydık daha çok kan akabilirdi. Tertipçiler kimler biliyor musunuz? Ahmet Hamdi Dinler, Vasıf Köksal, Yavuz Ünal. Ne garip tesadüftür ki, o toplantıya katılanların yüzde 90’ı TİP üyesi. Yine o toplamın içinde milletvekili Sadun Aren var.(…) Lütfen o dönemde atılmış sloganlara bakın canım: ‘Bağımsız Türkiye’, Sosyalist Türkiye ’, ‘Hoşt Amerika’, ‘Amerikalı it evine git’, ‘Johnson’ın ayısı Süleyman’ın dayısı’, işçi köylü elele’ gibi bir sürü hiç alakası olmayan laf. (…) Tam bir ihtilal provasıydı o. Eğer tedbir almamış olsaydık, büyük hadiseler olacaktı.”
Genç Sinemacılar grubu, “Kanlı Pazar’ı” filme almışlardı. Televizyonla ilişki kurdular. Yayınlanması için verebileceklerdi. Fakat, son anda Başbakan Süleyman Demirel’in olaydan haberi oldu. Başbakan doğrudan devreye girip ağırlığını koyarak filmin gösterilmesini önledi.
Dönemin CHP Genel Sekreter Yardımcısı İstanbul milletvekili Orhan Birgit, “Parti olarak filmi satın aldık” diyordu. “Filmi İsmet İnönü ile birlikte dehşet içinde seyrettik. Başka CHP yöneticileri de seyrettiler. Çok etkili görününce ertesi gün CHP parlemonto grubunda seyredilmesine karar verildi. Grup salonunu herkese açtık. Dileyen bazı AP’li de gelip seyretsin istedik. AP’den gelip izleyenler de oldu. Bu film bazı söylentileri açığa kavuşturuyordu. Belirli tiplerdeki insanların sopalarla gençlerin üzerine saldırdığı ve polisin kayıtsızlığı net olarak görülüyordu.”
Dönemin CHP Grup Başkan Vekili, 12 Mart Askeri rejiminin Başbakanı Nihat Erim filmi seyrettikten sonra, meclis kürsüsünden şöyle diyordu: “Filmde polislerle sopalıların öpüştükleri görülüyor. Beraber aynı istikamete doğru koştukları görülüyor. O film görülecek şey. Sayın Başbakan televizyon sahiplerini mahkum etmekle bence iyi yapmadı. Vatandaşlar o filmi görselerdi hüküm verirlerdi (…) İstanbul olaylarında yazılanlar, söylenenler, kulağımıza gelenler, hatta seyrettiğimiz film- o filmi biz gördük- AP teşkilatının bu işin tertibinde rolü olduğu şüphesini uyandırıyor. (…) Cihat çağrıları oluyor, sopalar hazırlanıyor, bıçaklar bileniyor ve bunlar hadise günü ellerinde, paltolarının altında, koltuklarının altında bu aletlerle Gümüşsuyu’ndan, Taksim’e doğru çıkıyorlar. Diğer yollardan Taksim’e geliyorlar. Herkes bunu görüyor. Halk görüyor. Hükümetin görmekle vazifeli memurları nedense görmüyor.”
Dönemin valisi, eski AP milletvekili Vefa Poyraz: “İrticai bir hareket değildi. O sol bir hareketti. Talebe hareketi değildi. O günlerde sağın ve solun mahiyeti tam olarak anlaşılmamıştı. Bugün kapatılmış bir parti var. O parti milletvekillerinin de içinde bulunduğu bir yürüyüş var. Bir de buna reaksiyon gösteren sağ var. (…) Sol yürüyor. Ama Taksim’de ani bir halk hareketi, ani bir karşılaşma oluyor. İki kişi maalesef hayatını kaybediyor. (…) Olay oluncaya kadar hiçbir hareket yok. Hareket olmayınca ne tedbir alınır.”
1969 yılında Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Genel Başkanı olan Avukat Kazım Kolcuoğlu olayı anlatırken şöyle dedi: “İzinli, yasal bir yürüyüş yapacaktık. Buna rağmen yine de Vali Vefa Poyraz’a telgraf çekerek önlem almasını istedik. Polisin nezaretinde Allah Allah sesleriyle alana giren saldırganlar, olaydan sonra Taksim’den Vezneciler’e kadar da yürüyüş yaptılar. Biz TMGT olarak, olaydan hemen sonra 30 avukattan oluşan bir hukuk bürosu kurduk. Basında çıkan ve çıkmayan tüm fotografları dosyalayarak halka açtık. Saldırganların kimliklerini belirlemede kararlıydık. Bin kadar başvuru oldu. Saldırganlardan ve olaya kayıtsız kalan polislerden 250 kişinin kimliği ve adresi belirlendi. Dosyayı tanık adları ve adresleriyle hazırlık soruşturmasında savcılığa teslim ettik. Dava açıldığında klasör yoktu. Bir daha dosyayı bulamadık.”
Kanlı Pazar için soruşturma açıldı mahkemede… Uzun süren davadan sonra olayın tek sorumlusu olarak, elinde kanlı bıçaklı gazetede foroğrafı yayınlanan Seyit Atmaca adındaki bir lumpen beş yıla mahkum oldu. Başkaca da suçlu ya da sanık saptanamadı…
Kanlı Pazar olayı yaşandıktan sonra, Başbakan ve İçişleri Bakanı yürüyüşe katılanları suçladılar. Dolaylı yoldan saldırganları kırk tas suyla yıkanmış gibi temiz göstermeye çalıştılar. İçişleri Bakanı Faruk Sükan, sonucu şöyle özetleyerek işin içinden çıktı: “Olaylara yürüyüş yapan solcuların, sağcıların üstüne molotof kokteyli atması sebep olmuştur.”
16 Şubat 1969 olayı “Kanlı Pazar” adıyla Türkiye Cumhuriyeti demokrasi tarihine geçti. Verilen demokratik hakların kanla, ölümle geri alınması çabalarının başlıcalarından biriydi. 12 Mart 1971 askeri darbesine de davetiye…
(Ahmet Kahraman, Bize Özgürlük Verdiler, Milliyet yayınları, 1988)
20 Kasım 1979 yılında, İstanbul’da Prof. Dr. Ümit Yaşar Doğanay teröristlerce öldürüldü.
25 Kasım’da, Gazeteci Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçtı.
25 Kasım’da, Demirel bir kez daha Başbakanlık koltuğuna oturuyordu. MSP ve MHP’nin dışardan destek verdiği AP azınlık hükümetini kurup güvenoyu almıştı, CHP de güvensizlik oyu vermişti.
28 Kasım’da, Papa II. Jean Paul, Ankara’ya geldi ve ilk kez ayak bastığı Müslüman bir ülkenin toprağını öptü.
3 Aralık’ta, 67 ilin valileri değiştirildi.
4 Aralık’ta, Hatay, Kırıkhan’da 8 kişilik bir Alevi ailesi benzin dökülerek yakıldı.
7 Aralık’ta, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakultesi Sosyoloji Profesörü Cavit Orhan Tütengil öldürüldü.
24 Aralık’ta, Maraş katliamının yıldönümünde tüm ülkede ve Ankara’da büyük olaylar oldu. Okullarda ders yapılamadı, yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bir öğretmen, bir öğrenci ve Ankara Merkez İlçe Başkanı öldürüldü. TÖB-DER sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Türkiye çapındaki öğretmen direnişi nedeniyle yüzlerce öğretmen açığa alındı.
27 Aralık’ta, Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un imzasını taşıyan ülkedeki iç karışıklıklarla ilgili bir uyarı mektubu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e gönderildi.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler