Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (3)

⌈Aziz Tunç⌉

5.Yazarın düşünce sistematiğine dair
Üslubunun ve yönteminin sorunlu olması, yazarın zihniyetinden/ideolojik düşünüş tarzından kaynaklanmaktadır. Yazar, zaten kendisinin “liberal solcu” olduğunu belirterek bu sorunlu konumunu ortaya koymuştur.
Yazarın liberalizme sol kavramını eklemesi, sol’un itibarından yararlanmak ve kitlelerin gözüne hoş görünmek isteyen bütün liberallerin yaptığı bir kelime oyunudur. Burjuvazinin kendi hegemonyasını sürdürmek amacıyla, yazarın da kendi gerçekliğini şirin ve kabul edilebilir göstermek için bu kavramı kullandığı anlaşılmaktadır.
Buradan bakıldığında yazarın devlet, soykırım, katliam, halk, katliamcı/soykırımcı mekanizma, paramiliter yapı, devrimciler, solcular, ırkçılık, faşizm, gericilik, demokrasi ve devrim gibi olgu ve kavramlar konusunda radikal/demokrat bir çizgide durmadığı çok açıktır.
Öte yandan yazarın ilgi duyduğu ve özel bir akademik kariyer yaptığı “Türkçülük, Milliyetçilik ve Ülkücülük” konusunun da yazarın düşünce sistematiğini ciddi anlamda etkilediği görülmektedir. Kendisinin tersini ileri sürmesi bu gerçeği gölgelemek amacıyladır, gerçekliği değiştirmemektedir.
Yazarın gençliğinde solculukla tanıştığı, mesleki hayatını FETÖ’cülerle ve AKP’lilerle teşrik-i mesai içinde geçirdiği, bu durumda yazarın çok renkli bir sosyo-politik kimliğinin olduğu daha önce belirtilmiştir. Bu konuda anlattıkları ve yazdıkları bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yazarın çeşitlilik gösteren düşünce dünyasının, burjuva liberalizmi ile Türkçülükle, FETÖ’cü İslamcılıkla, solculuğun harmanlanmasında oluştuğu anlaşılmaktadır. Yazarın bu bakış açısıyla Maraş soykırımına ilişkin sözde geliştirdiği “yeni” görüşlerinin yeni olmaması buradan kaynaklanmaktadır.

a) Katliamcı devleti ve katliamcıları birbirinden kopartmak, kavramları muğlaklaştırmak,
Burjuva liberalizminin karanlığı yazarın kurduğu her cümleye sinmiştir.
s. 215-226’te bulunan “Ülkücülük, Türkçülük, Milliyetçilik ve İslam” konularının işlendiği makaleler yazarın, son tahlilde Maraş soykırımının gerçeklerinin üstünü örten, anti-demokratik, liberal düşünce dünyasını, deforme olmuş fikri gerçekliğini, çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Yazar makalelerinde Türk devletini ve devletin ideolojik dayanakları olan “ülkücülük, milliyetçilik, Türkçülük ve İslamcılık” gibi kavram ve olguları, faşizmden ve katliamcılıktan ayrı olgu ve kavramlarmış gibi sunmaya, böylece “milliyetçilik” üzerinden faşizmi, “İslamcılık” üzerinden de dinsel gericiliği okuyucuya “normal” göstermeye çalışmaktadır. Oysa Türkiye’de ve Kürdistan’da yaşayan herkes biliyor ki “sağcılık”, “ülkücülük”, “milliyetçilik” kavramlarıyla anlatılan olgular ve özneler, halkların ve ezilenlerin eli kanlı düşmanı olan faşizmi ve gericiliği ifade eden kavramlardır. Egemenler, kendilerini bu sıfatlarla tanımlayamadıkları, yani kendi kendilerine “faşist ve gerici” diyemedikleri için bu tarz adlandırmalarla halkların gözünde “olağan” bir görüntü vermek istemişlerdir.
Esiri olduğu bu gerici yaklaşımın sonucu olarak yazar, Maraş soykırımında rol oynamış olan politik kurum, kişi ve olguları gerçek politik özellikleriyle tanımlamaktan ısrarla kaçınmıştır. Söz konusu faşist politik kurum, kişi ve toplulukları, katliamcı çevrelerin kendilerini masum göstermek istedikleri politik kavramları kullanarak anlatmıştır. Faşist katliamcılara “faşist” “katliamcı” demek yerine, genellikle, “sağcı” “ülkücü” “milliyetçi” “sağ muhafazakâr” vs. gibi tanımlamaları kullanmıştır. Katliam ve soykırım karşıtlığı adına bu katliamcı kurumlar, “milliyetçilik” “ülkücülük” “İslamcılık” “sağcılık” gibi sosyolojik kavramlarla değil, gerçek nitelikleri olan faşist, katliamcı, saldırgan özellikleriyle anlatılabilirler, ancak. Geniş kitleler nezdinde teşhir olan faşizmi, bu tür adlandırmalar kullanarak anlatmaya çalışmak, faşizmi “sempatikleştirmek” gibi bir sonuç yaratacaktır.
Yazar, katliamcıların suçlarını söylememe tutumunu o kadar ileri götürmüştür ki katliamcılıktan yargılananlara “ülkücü gruplar ve halktan insanlar.” s. 43. diyerek katliamcıları “katliamcı” olarak adlandırmaktan ısrarla kaçınmıştır. Çünkü “Türkçülük”, “sağcılık” “milliyetçilik” “ülkücülük” gibi kavramlar, faşizmi gizlemenin aracı olarak kullanılmaktadırlar. Halbuki bir katliam/soykırım varsa bunu gerçekleştiren katliamcılar/soykırımcılar yani faşistler vardır ve onları gerçek adlarıyla anmak, itham etmek, hakkaniyet açısından bir zorunluluktur. Gerçeğe bağlılık bunu gerektirdiği gibi, katliamcılara karşı mücadele etmek de tam olarak böyle mümkün olur.
Aynı mantığın sonucu olarak yazar, Maraş soykırımının hem hedeflerinden hem de katliama karşı direnişin öznesi olan devrimcilerden söz ederken “devrimci” “sosyalist” tanımlamasını çok az kullanmaktadır. Daha çok “sol/solcu” diye genel, muğlak bir tanımlamayı tercih ettiği görülmektedir. Bu kapsamda “solculuk” başka bir olgu, “devrimcilik/yurtseverlik” başka bir olgudur. Her “solcu”nun devrimci/yurtsever olmadığı bilinir. Birçok gerici iktidarın “sol”culuk taslayabildiği bu dünyada kimler “solcu” olmadı ki? Her kendisine “solcu” diyen gerçek anlamda yurtsever/devrimci, halktan, ezilenden, emekten yana değildir. Devrimci, yurtsever, sosyalist kurumları/örgütleri ve bireyleri, anlaşılmaz ve liberal “sol” kavramı içine hapsetmeye çalışmak, en azından kitabın yazarları arasında da yer alan ve devrimcilikleriyle onur duyan insanlara karşı da yapılmış bir haksızlıktır.
Bu yaklaşım ne teknik bir sorundur ne de basit bir dikkatsizlikten kaynaklanmaktadır. Ortadaki bir zihniyet sorunudur ve yanlışlık burada başlamaktadır. Kimse yazarın ideolojik duruşunun ifadesi olan bu jargonun basit bir ayrıntı olduğunu söyleyerek meseleyi hafife almamalıdır. İnsanın üslubu nasıl kimliğinin ifadesiyse insanın jargonu da aynı şekilde sosyo-politik kimliğinin yansımasıdır. İdeolojik yapısından kaynaklanan bu durumun yazarın makalelerine hâkim olan zihniyetin sonucu olduğu açıktır.
Sosyal ve siyasal gerçekleri burjuva normlarla öğrenen ve böyle yaklaşan yazar, s. 246’da “milliyetçilikle, İslamcılığın cumhuriyete eklemlenmesi” ve s. 247’de “Maraş katliamından önce bir hareket olmaya çalışan milliyetçilik ve İslamcılık Maraş katliamıyla birlikte bir devlet hizbi olmuştur.” diye iki belirleme yapmaktadır.
Sormak gerekiyor, Maraş soykırımına ve 12 Eylül’e kadar, “milliyetçiler ve İslamcılar” devlet hizbi değiller miydi? Fiilî/paramiliter icracılar olarak katliam yapan bu katliamcılar ne zaman Türk devletinin dışında oldular? 1915 Ermeni soykırımında, “İslam’ı ve Türklüğü kurtarmak” isteyen paramiliter katiller ve katliamcı güruh, Osmanlı devletiyle birlikte değil miydi? Koçgiri’de başlayarak bu topraklarda gerçekleştirilen bütün katliamlarda ve soykırımlarda kendilerine “milliyetçi-İslamcı” diyen bu katliamcılar, Türk devleti ile birlikte değiller miydi?
Şurası açık bir gerçekliktir ki bu faşist, gerici ve halk düşmanı kesimler, “Milliyetçiler ve İslamcılar”, kâh “Kemalist” kâh “sağ/muhafazakâr” kâh “merkez sağ” diyerek ve bazen de gerçek kimlikleriyle ama her zaman bu devletin asli sahipleri olmuşlardır. Bu güçler, zaman zaman iktidardaki konumları değişse de hiçbir zaman “devletin dışında” olmamışlardır.
Çünkü söz konusu katliamcı paramiliter çeteler, yani “Milliyetçiler ve İslamcılar”, Türk devletinden bağımsız değillerdir ve o şekilde değerlendirilemezler. Nasıl ki IŞİD ve SADAT bugün devletin paramiliter askerî güçleriyse, dün de “ülkücüler” ve “İslamcı faşistler” devlete bağlı paramiliter katillerdi. Bu somut ve net gerçekliğe rağmen katliamcı yapıyı devletten ayrı formüle etmek, devletin aklanmasını sağlamaktan öte bir anlam ifade etmez, edemez.
Yazar s. 250’de “katliamları ülkücüler veya ‘irticai hareketler’ ile sınırlı bir kriminolojik anlayış ile ele almak ‘kurulu siyasal yapı’ ile olan siyasal bağını görmemek anlamına gelmektedir.” Öncelikle yazarın buradan da hep yaptığı gibi bir kez daha gerçeği çarpıttığını belirtelim.
Burada ifade edildiğinin aksine, çok net söylenebilir ki Maraş soykırımını hiç kimse ‘ülkücüler veya irticai hareketlerle’ sınırlı bir kriminolojik anlayış ile ele almamıştır. Bu nedenle yazarın ya bu iddiasını geri alması veya ispat etmesi gerekir. Eğer yazar iddiasını ispat etmez veya geri almazsa hep söylendiği gibi müfteridir.
İkinci olarak yazar, soykırımcıları, bir yandan ‘kurulu siyasal yapı’ bir yandan da “ülkücüler ve irticai hareketler” diye iki ayrı grup gibi sunmaktadır. Daha vahim olanı katliamcı “ülkücüler ve irticai hareketleri” ‘kurulu siyasal yapı’nın yani devletin dışında göstermektedir. Bu yaklaşım soykırımın gerçeklerini çarpıtan, doğru olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü yazarın, ‘ülkücüler ve irticai hareketler’ vs. gibi sıfatlarla bize anlattığı bu yapılar, devletin dışında olmayan, devletin içinde, merkezinde yerleşik olan devlet aparatlarıdırlar.
Türk devletini, Topal Osman’dan başlayarak daha sonra “ülkücü” denilen faşist katiller olan Çatlılardan, Kırcılardan, Yeşillerden, Hizbullah’tan, IŞİD’ten, SADAT’tan ayrı düşünmek, bu devleti tanımamak veya bu devletin suçlarının üstünü örtmeye çalışmak olur.
Cümleye eklenen “katliamcıların kurulu siyasal yapı ile bağını görmek” ifadesi, ya gerçekleri kamufle etmek için kullanılmıştır veya yazarın konuyla ilgili bilgisizliğini ve yanlış yaklaşımını ifade etmektedir.
O nedenle yazarın bu iddiası biraz deşildiğinden ‘ülkücüler ve irticai hareketler’in sivil kurumlar olduğu noktasına gider. Buradan devam edildiğinde devletin sıkıyönetim mahkemesinin Maraş soykırımını, “sağ-sol çatışması” olarak tanımlayan teziyle aynı kapıya çıkar. Çünkü yazara göre farklı sosyo-politik görüş ve yaklaşımları olan ‘ülkücüler ve irticai hareketler’ devletin katliamcı soykırımcı politikalarının uygulayıcıları oldukları için değil, kendilerinin dışındaki çeşitli gelişmelerden dolayı Maraş soykırımında yer almışlardır.
Dolayısıyla yazarın ısrarla ve hemen hemen bütün metinlerinde ‘ülkücüler ve irticai hareketler’i devletten ve devletin katliamcı mekanizmasından ayrı değerlendirmesi, masum bir yaklaşım olarak görünmemektedir.
Yazarın zihin dünyasını gösteren ilginç bir cümlesi daha bulunmaktadır. Sayfa 43’te “Maraş katliamı davası basit bir katliam olarak ele alınmış” diyor yazar. Basit katliam mı olur ya? Bu nasıl bir mantıktır, katliamlar kendi içlerinde derecelendirmeye mi tabi tutuluyorlar? Mesela katledilenlerin sayısına göre katliamlara yıldız mı veriliyor?
Bütün bilinci ve ruhuyla burjuva liberalizminin bataklığında konforlu çözüm arayan yazarın Maraş katliamına dair yazdıklarının ve söylediklerinin katliamların ve soykırımların anlaşılmasına hizmet etmeyeceği açıktır.
Esasında söylediğinin tersine yazarın kendisi katliamı anlayamamış ve anlamlandıramamıştır. Bu durumda yazarın tutarlı, sistemli bir katliam karşıtlığı geliştirmesi zaten mümkün değildir, olamaz da.

b) Gerçeği gizlemek ve çarpıtmak için kavramlar oluşturmak
Yazarın bu jargon sorunu yeni kavramlar oluştururken de ortaya çıkmaktadır. Yazar, “Türkiye katliamları” ve “Türkiye devleti” şeklinde iki kavram oluşturmuştur. Bu coğrafyada yaşanmış olan katliam veya soykırımları “Türkiye katliamları” s. 242. bunların yaşandığı dönemde ve coğrafyada bulunan devleti de “Türkiye devleti” s. 241 olarak tanımlamıştır.
Bu kavramlar ve bu kavramların oluşturulması yazarın katliamlara karşı doğru bir yerde durmadığını çok açık bir biçimde göstermektedir. Bu kavramların ikisi de gerçeği ifade etmeyen, tam tersine gerçeğin anlaşılmasını zorlaştıran, yanlış kavramlardır.
Eğer yapılan son dönem katliamları/soykırımları coğrafi bir adla tanımlamak gerekiyorsa, bunların önemli bir kısmı, Kürdistan’da yapılan katliamlar/soykırımlardır. Kaldı ki Anadolu, Karadeniz ve Trakya coğrafyasından yine son dönemde yapılan katliamların/soykırımların büyük kısmının hedefinin de Türk-Kürt Aleviler ve ağırlıklı olarak bu toplumsal kesimlerden oluşan demokrasi güçleri olduğu bilinmektedir. Bu durumda ne demek “Türkiye katliamları”? Doğru bir açıklamasının yapılamayacağı “Türkiye katliamları” tanımlamasının yanlış olduğu ama sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlı olduğu açıktır.
Diğer yandan “Türkiye devleti” diye adlandırılan bir devlet var mı? Böyle bir devletin olmadığı yazarın da malumudur. O halde neden böyle kavramlar geliştirilmek isteniyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti dense, yine doğru olmasa bile, en azından resmî isimlendirme olarak anlaşılabilir. Bunun yerine Türkiye devleti denilerek farklı bir biçimde bilinç bulandırılmak mı isteniyor?
Gerçek şu ki bu coğrafyada pratikleştirilmiş olan katliamları ve soykırımları kararlaştıran, planlayan ve fiilen gerçekleştiren “Türkiye devleti” değil, “Türk devleti”dir. “Türkiye devleti” denilerek “Türk devleti”nin katliamcı/soykırımcı özelliği gizlenmemeli, esas hedef flulaştırılmamalıdır. Tam tersine “Türk devleti”nin soykırımcı/katliamcı özelliği net, kesin ve somut olarak ortaya konmadan hiçbir katliamın, soykırımın tarihi yazılamaz, hesabı görülemez. Bu durum Türk halkının suçlanması gibi bir sonuç yaratmayacaktır. Aksine Türk egemenlerinin işlediği katliam ve soykırım suçlardan dolayı Türk halkı suçlanamaz ve Türk halkının aklanması için de bu tarz bir yaklaşım zorunlu ve gereklidir.
Yazarın kavramları deforme etmesinin başka örnekleri de bulunmaktadır. Örneğin s. 220’de, “ülkücülüğün.. antikomünist.. bir aparat olduğu” belirtilmektedir. Esasında bu tanımlamayla da yazarın liberal düşünce yapısı bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü “anti komünist” olmakla faşist olmak çok farklı şeylerdir. Herhangi bir sosyal demokrat da veya yazar gibi liberal birisi de anti-komünisttir, ancak bu insanlar, faşist değildirler. Ama yazarın “ülkücüleri, milliyetçileri, Türkçüleri veya İslamcıları” antikomünist değil, su katılmamış, eli kanlı faşistlerdir. Dolayısıyla yazarın bu faşist yapılanmaları “anti komünist” olarak tanımlaması, gerçeğe aykırıdır ve faşistlerin yapısını gizlemeye hizmet eden bir yaklaşımdır.

c) Pozitif kavramların itibarından yararlanarak yanlışı savunmak
Yazarın kavramları manipüle etme çabasının bir başka örneği de bazı pozitif kavramların bu özelliğinin yanlış kullanılmasıdır. Yazar “ETKO militanları” s. 239 diye bir tanımlama yapmaktadır. Burada geçen “militan” sözcüğü, daha çok devrimcilerin kullandığı ve pozitif etkisi ve anlamı olan bir kavramdır. “Militan” kavramı, dünya devrimcilerinin, ülkemiz devrimcilerinin, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin, Mazlum Doğanların, Kemal Pirlerin, daha doğrusu devrimcilerinin literatüründe yer alan ve saygı ile kullanılan bir kavramdır. Böyle bir kavramı, ETKO’cu eli kanlı katiller için kullanarak onları aklamak ve bu devrimci kavramı kirletmek doğru bir tutum değildir. Yazarın bu yaklaşımı da toplumsal siyasal hayata nereden baktığını göstermektedir.

d) Eklektizmin adı “yanlış da denemez, doğru da denemez”
Esasında yazarın düşünce sistematiğini anlatan ve yazarı tanımayı sağlayacak olan çok ilginç bir belirlemesi daha bulunmaktadır. Yazar s. 235’te “bunların hiçbiri için yanlış denemez. Bütünlüğü bakımından doğru da denemez.” şeklinde bir ifade kullanmaktadır. Bu alıntıda yazarın “bunlar” diye kastettiği Maraş soykırımı hakkında farklı görüşleri olanlardır. Yazar belirtilen ifadelerle, Maraş soykırımı hakkındaki diğer görüşlerin yanlışlığına veya doğruluğuna karar verememektedir. O halde yazarın bu kadar sözde iddiayı ve değerlendirmeyi gündeme taşıyarak kafa karıştırmasının anlamı nedir?
Evet, mutlak “doğru” mutlak “yanlış” felsefi bir konu olarak tartışılabilir. Ancak burada toplumsal hayattan yaşanmış somut, tarihî, siyasî ve sosyal bir olgu tartışılmaktadır. Bu durumdan, bir şey doğru değilse, yanlış da değilse, nedir o zaman? Biraz doğru biraz yanlış mı oluyor? Ya da hem doğru hem yanlış mı oluyor? Veya yanlışla doğru arası mı, denmelidir?
Yazar Nasreddin Hoca misali “sen de haklısın sen de haklısın” diyerek orta yolcu bir tutum izlemeye çalışmaktadır. Yazar, bu şekilde davranarak, iddialarının ve değerlendirmelerinin çürüklüğünü bildiği için kaçmanın yolunu açık tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca bu tutum aynı zamanda kendi yetersizliğini gizlemek için derinlikli görünme çabasını da ifade etmektedir. Liberalizm de böyledir zaten.
Bu somut noktaları belirttikten sonra, yazarın düşünce dünyasını önemli ölçüde etkilemiş olan ve yazarın kitaba aldığı bir diğer konuya da değinmek gerekiyor.

e) “Üç hilal”, “Ülkücüler” Nihal Atsız ve Maraş soykırımına dair
S. 222. yazar, “Ülkücülük ülkedeki her varoluş halinde evrensel/küresel olana yönelik bir istisna olduğunu iddia etmektedir.”…. ..ülkücülüğü Guatemala’dan Endonezya’ya, Filipinler’den Brezilya’ya uzanan geniş bir politik coğrafyadaki kontra faaliyetler içinde aramak doğru değildir. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası komünist faaliyetlere karşı özel olarak eğittiği ve örgütlediği finansman, eğitim ve operasyonel destek sağladığı bir yeni örgütlenme tarzının ürünü ve sonucu olarak da görülmez. Aynı istisnai yaklaşıma göre ülkücülük, Soğuk Savaş sürecinin Türkiye’ye has bir politik cephe hali de değildir ve nihayet kendi yerli ve millî serüveni içinde hareket ederek kimlik kazanmıştır. Kabaca bu görüşe göre ülkücülük istisnası küresel olarak yaşanan tüm sağ paramiliter hareket ve örgütlenmelere eklenemez ve eklenmemelidir. Böylece ABD’nin küresel operasyonlarının tek istisnası Türkiye ve ülkücülük olmaktadır.”
Bu alıntıda yazar, güya “Ülkücülerin” ağzıyla okura şunları söylemek istemektedir;
Bir, ülkücüler diğer ülkelerde olduğu gibi kontra faaliyetler yürüten paramiliter örgütler değildirler.
İki, ülkücüler ABD’nin komünist faaliyetlere karşı özel olarak eğittiği ve desteklediği yapılar da değildirler.
Üç, ülkücülük Türkiye’ye has bir politik cephe hali de değildir.
Dört, “ülkücülük kendi yerli ve millî serüveni içinde hareket ederek kimlik kazanmıştır.”
Yani yazar, bu coğrafyada yaşayan ve sayısız katliamlara maruz kalan Alevilere, Kürtlere ve devrimci demokratik güçlere, “Siz ülkücülerin katil olduğunu söylüyorsunuz. Ama bakın onlar da diyorlar ki ülkücülük; halklara karşı her türlü şiddet yöntemine başvuran kontra bir faaliyet değildir, Ülkücülük ABD’nin eğittiği bir yapı da değildir. Ayrıca Ülkücülük, ülke içinde demokrasi mücadelesine karşı kullanılan bir politik grup da değildir. Kısacası ülkücülük hiçbir kötülükle bir arada değildir, diyorlar” diye ülkücü katillere tercümanlık yapıyor. Bu yolla katliam karşıtı Alevi, Kürt toplumlarına ve devrimci demokratik çevrelere, “ülkücülerin” kendilerinin masum olduklarını anlatmalarının aracılığını yapmış olmaktadır. Yazarın bu işi üstüne vazife olduğu için mi yoksa bilgiçlik taslamak için mi yaptığı bilinmez. Ama hangi nedenden yapmış olursa olsun bu yaptığının doğru olmadığı şüphe götürmez.
Yazar ülkücüler hakkında kendi düşüncelerini, s. 220’de “Paramiliterleşen Milliyetçilik Olarak Ülkücülük” diye bir ara başlık ile ortaya koymuştur. Yazarın ifadelerine göre, “Ülkücülüğün iddia edilenin tersine hakikatini “esir Türkler” ve Türklüğün ihyası”na adanmış sahici bir politik hareket değil, Soğuk Savaşın küresel anti-komünist ihtiyaçlarına cevap veren bir aparat olduğu ve 1940’larda başlayan bu serüvenin Maraş katliamına uzanan hikâyeyi oluşturduğu yönündedir. Bu süreç Türkçülük ve milliyetçiliğin doğru veya yanlış geleneksel politik hakikatleri terk edilerek yaşanmıştır.”
Buradan anlaşıldığına göre yazar ülkücüleri, Türk devletinin katliamcı soykırımcı bir paramiliter yapısı olarak değil, Türkçülükten ve milliyetçilikten bir sapma olarak değerlendirmektedir. Ülkücülüğün Türk milliyetçiliğinden saptığı için Maraş katliamına bulaştığını anlatmaya çalışmaktadır. Bu durumda yazar, Türk milliyetçiliğinin yapısal, felsefî, politik düşünceleri itibarıyla, ırkçı ve katliamcı olmayabileceğini ima etmekte, Türk milliyetçiliğini ülkücülüğe göre daha olumlu olarak değerlendirmektedir.
Yazarın bu yaklaşımı korkunç bir çarpıtmadır, bütün tarihî gerçekleri ters yüz etmekte, ideolojik, sosyo-politik hakikatleri ters yüz etmektedir. Türk devleti, tam da Türk milliyetçiliği adına, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden beri, Ermeni soykırımlarından önce, soykırımcı, katliamcı politikayı temel stratejik politika olarak belirlemiş ve uygulamıştır. Çünkü Türk milliyetçiliği denilen olgu, katı ve kanlı Türk ırkçılığıydı ve buna uygun olarak katliamcı ve soykırımcı bir politika geliştirmiştir. Bu coğrafyada yaşanmış koca bir geçmiş bunu ispat eden söylem ve uygulamalarla doludur. O nedenle katliamcılık, ‘üç hilal’cilerin tercih ettikleri yapısal/politik özellikleridir.
Irkçılığın ve faşizmin bir eseri olan Maraş katliamında paramiliter unsurlar olarak yer almak, ülkücü denilen bu faşistlerin, aslî görevleri ve sorumluluklarıydı. O nedenle Maraş katliamı ülkücü faşistler için tercih etmedikleri halde yapmak zorunda kaldıkları faaliyet değildir. Bilerek, isteyerek, karar süreçleri dahil bütün aşamalarında yer aldıkları aslî faaliyetleri olan bir soykırımdır.
Faşizm, siyasal bir sistemdir, faşistler de yaptıklarını, bu sistemden dolayı yapıyorlar. İradeleri dışından, Kafka’nın Böcek’i gibi bir “dönüşüm” yaşadıkları için yapmıyorlar. O nedenle faşist Türk devleti, Maraş soykırımını politik bir operasyon olarak kararlaştırmış, planlamış ve denetimindeki paramiliter katiller olan “ülkücülerle” ve onların harekete geçirdiği güruh ile bu kanlı icraatlarını gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla peşin peşin söylemek gerekir ki “Ülkücülük, Milliyetçilik ve katliam” konularında yazarın yazdıklarının tamamı yanıltıcıdır, yanlıştır. Bu coğrafyada “Ülkücülük ve Milliyetçilik” haklı ve doğru olarak, katliamcılıkla ve soykırımcılıkla birlikte anılmışlardır.
Bugünün ülkücülerinin öncelleri olanlar, Koçgiri’den Topal Osman’ın, İzmir’de Sakallı Nurettin’in çeteleri, Trakya’da Yahudilere karşı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız, 6-7 Eylül saldırılarında İstanbul’da “Kıbrıs Türktür Derneği”, benzer katliamları ve soykırım saldırılarını yapmışlardır. Dolayısıyla 1978-1980 arası kıyımların sorumluları ise devletle birlikte yazarın “ülkücüler ile İslamcılar” diye tanımladığı katliamcılardır.
Bu bilgileri aklımızdan çıkartmadan devam edelim. MHP’nin ve “ülkücülüğün” faşist yapılanmalar olarak nasıl örgütlendikleri, hangi amaçla önlerinin açıldığı, nerelerden beslenip, nerelerde destek aldıkları sır değildir. A. Türkeş’in, Türk ordusu tarafından ABD’ye gönderilerek eğitilmesi, arkasından gelip CMKP’ye el koyması, “komando kampları”nın örgütlendirilmesi ve bu sürecin başından sonuna kadar Enver Altaylı, Ruzi Nazar gibi MİT, CIA yöneticileriyle birlikte katliamcı, soykırımcı çalışmalar içine girmesi, ayrıntılarına giremeyeceğimiz ancak bilinen bilgilerdir.
Yazar bir başka yerden de “Ülkücülük istisnası” gerçekte Orta Anadolu kasabalarının masumiyet iddialarını doyurma ihtiyacının ürünüdür. ‘Bakü’nün kurtuluşu’na duyulan hakiki sevinç de ülkücülüğün şiddetle ilişkisinin daha dayanılır kılınmasının bir ürünüdür sadece” demektedir. s. 222
Yazar burada “Orta Anadolu kasabalarının masum bir istek olarak ‘Bakü’nün kurtuluşu’nu istediklerini, bunun yaratacağı sevincin bedeli olarak da “ülkücülüğün şiddetle ilişkisinin daha dayanılır” kılındığını belirtmektedir.
Yani diyor ki yazar, “Bakü’nün kurtuluşu” dediği Bakü’nün işgal edilmesi için şiddete de katlanmak gerekiyor.”
Bu cümledeki mantığı bu devletin muktedirlerinden defalarca duymuş dinlemişizdir. En son Ahmet Davutoğlu’nun IŞİD’çiler için söylediği, “öfkeli çocuklar” ifadesi ile yazarın “Bakü’nün kurtuluşu” için ülkücülüğün şiddetine dayanılmasına ilişkin yazılanlar aynı kapıya çıkmaktadır. Her katliam karşıtının yüreğine taş gibi oturan bu cümleyi, katliam karşıtı olan hiç kimse dinlemek, duymak istemez.
Yazar her nedense bol bol kelime israfı yaparak faşist yapılanmayı, bazen Türkçüler diyerek bazen milliyetçiler diyerek temize çıkartmaya çalışmaktadır. Hem de ırkçıların buna hiç ihtiyaç duymadıkları koşullarda bu yapılmaktadır. İlginç.
Bütün bunlardan sonra, katliamda yer almış olan “Ülkücüleri” milliyetçilikte sapmış ve devletle organik ve kalıcı bağı olmayan bir şekilde tanımlayan birisinin katliamlara karşı mücadele etmesini, Maraş katliamını doğru değerlendirmesini beklemek, balığın kavağa çıkmasını beklemek gibi gerçek dışıdır.
“Ülkücülüğü, milliyetçiliği, Türkçülüğü” bu şekilde algılayan yazar, bu yapının katliamcı özelliğini de görünmez kılmaya yol açan argümanlar geliştirerek çarpıtmaktadır.
Yazar kitabın s. 219.’da “üç hilal” katliam alanına bırakılan bir zafer hatırasına nasıl dönüştü” dedikten sonra “Yüzlerce insanın katledildiği alana ‘üç hilal’ mührü niye vuruldu” diye de bir soru geliştirmiştir. Bu cümlelerden sonra yazar, aynı sayfada “Ülkücülerin hakikati bu mudur?” diye bir cümle daha kurabilmektedir.
Öncelikle belirtilmelidir ki hiçbir katliam, zafer kelimesiyle bir arada kullanılabilecek kadar masum değildir. Ve hangi biçimde ya da hangi anlamda veya hangi bağlamda olursa olsun “katliamlar ile zafer” kelimelerini aynı cümle içinde ancak katliamcılar kullanabilir. O nedenle “katliam” ile “zafer” kelimelerini bir arada kullanmak, katliamcılığa ve katliamcılara dair olumlu algı yaratmaya hizmet eder ve o nedenle doğru bir yaklaşım değildir.
İkincisi, “Üç hilal” faşist şef Türkeş’in, onun “iyi çocukları” ülkücülerin sembolüdür. Burada yazar, katliamcı faşistlerin halkların kanını akıtarak katliamlar yaptıkları alanlara sembolleri olan “üç hilali” zaferlerinin hatırası olarak bırakmalarından söz etmektedir. Her “katliam alanına bırakılan” “üç hilal”, katliamcı katiller için “zafer hatırası” olabilir. Katliamcılar, katliamlarını meşrulaştırmak için motivasyon kaynakları olan “üç hilal”lerini “zafer hatırası” olarak katliam alanına bırakabilir, yeni katliamların hazırlıkları için yararlanabilirler.
Ancak bulunduğu her yerde katliamları ve soykırımları hatırlatan “Üç hilal” bütün Aleviler, Kürtler, devrimciler ve tüm ezilenler için bir “zafer hatırası” değil, bir katliam sembolüdür. Nasıl ki Nazilerin sembolü, bir soykırım işareti olarak kabul edilmişse, “üç hilal” de aynen o şekilde bir katliam ve soykırım sembolüdür.
Katliamcıları meşrulaştıran böyle bir tanımlama yapmak, hiçbir katliam karşıtının aklının ucundan da dilinin ucundan da geçmez, geçemez. Aynı şekilde hiçbir katliam karşıtı, hiçbir Alevi, hiçbir Kürt, hiçbir demokrat, bu katillerin yaptıkları katliamları “zafer” sözcüğüyle bir arada kullanmaz, kullanamaz.
Bu ifadeleriyle yazar, okuyucuya “Ülkücülüğün” sanıldığı gibi veya sanıldığı kadar, kötü, negatif bir yapı olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Ancak yanılmıştır. Çünkü bu yapıların faşist-katliamcı oldukları konusunda hiçbir Alevi’nin, hiçbir Kürt’ün ve hiçbir devrimci demokratın kuşkusu bulunmamaktadır. Bu durumda yazarın yaptığı gibi bu faşist, ırkçı, katliamcı yapılar hakkında olumlu algı yaratmaya çalışan birisinin katliam karşıtlığına hiçbir Alevi, hiçbir Kürt ve hiçbir devrimci demokrat inanmayacaktır.
Yazar aynı bölümde yine s. 220’de “bir katliamın içindeki sorumluluğunu hayalet ‘sünnetsizler’e atarak ‘eğlence’ çıkartan rahatlık buradan mı gelmektedir yoksa? Çoluk çocuk, yaşlı, kadın erkek ve hatta hamile kadınların bebekleriyle birlikte ve birbirinden vahşi yöntemlerle öldürüldüğü böyle bir katliamın içinden kendisini haklı çıkarmaya çalışması nasıl bir psikopolitik sürecin içinde olduğunu göstermektedir?”
Sorunun elbette psikopolitik bir boyutu bulunacaktır. Sonuçta insan hem psikolojik hem politik bir varlıktır. Ancak bu kıyım, psikolojik boyutu olsa bile öncelikle politik bir katliamdır ve bu özelliğinin öne çıkartılması gerekmektedir. Çünkü sorunun hesaplaşması politik zeminde ve politik yöntemlerle olacaktır, psikolojik yöntem ve araçlarla değil.
Görüldüğü gibi yazar katliamcılık ve soykırımcılık gibi son derece politik kanlı operasyonları psikopolitik bir olgu olarak göstermeye çalışmaktadır. Bu durumda yazarın Maraş katliamına dair doğru bir çözüm geliştirmesi nasıl mümkün olacaktır?
Yazar, s. 220’de “Maraş katliamındaki şiddeti üç hilal üzerinden nasıl tarihselleştirebiliriz” ifadesiyle üç hilalcileri tarihselleştirmeyi dert edinmektedir. Aynı sayfada “katliamdaki suçüstü hali, üç hilalin simgesel derinliği ile kapatılabilir mi?” diye bir cümle daha kurmaktadır. Bu cümlelerden yazar katliamcılığı kesinleşmiş olan bu faşist yapılanmanın kullandığı “üç hilal” sembolünü “tarihselleştirmekten” söz etmekte ve bu faşist sembolde “derinlik” olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca “üç hilal”in sahip olduğu “simgesel derinliğin” “katliamdaki suçüstü hâlini” kapatamayacağını belirterek, katliamcı üç hilal sembolüne bir eksikliği veya yanlışlığı kapatabilecek pozitif bir özellik atfetmektedir.
Birinci olarak yazarın “üç hilalin tarihselliği” dediği, Osmanlı’dan Fırka-i Islahiye’ye, Teşkilat-ı Mahsusa’ya, Karakol Cemiyeti’ne, Amerika’dan “nefret gruplarına”, Almanya’dan Hitler’in SS’lerine, İtalya’dan Mussolini’nin “Kara Gömleklileri”ne kadar gider. Çünkü “üç hilal” sembolünü kullanan bu faşist ülkücüler çetesinin de adı geçen diğer katliamcı yapıların da tarihlerinde, aynı insanlığa karşı işlenmiş suçlar bulunmaktadır. Ülkücülerin de adı geçen diğer yapıların da tarihlerinde soykırım vardır, kan vardır ve bütün bu suçları gizlemek için manipülasyon yapmak vardır.
Yazarın “üç hilalin simgesel derinliği” dediği şey ise bu yapının tarihi boyunca içinde bulunduğu kaotik ve mafyatik ilişkilerden aranabilir ancak. Türk ırkçılığını savunanların birçoğunun hem ulusal hem uluslararası istihbarat kurumlarıyla birlikte çalışmaları ve buna bağlı olarak bir dizi karanlık operasyonda yer almaları “üç hilalin simgesel derinliği”nin ifadesi olarak kabul edilebilir. Mesela ülkücü diye normalleştirilmek istenen bu katillerin Abdullah Çatlı’nın, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve daha birçoklarının Avrupa’da esrar eroin kaçakçılığı ve cinayetleri bu “derinliği” ifade edebilir.
Yazar, “üç hilalin derinliğinin” akıtılan kanların üstünü örtmeye yetip yetmeyeceğini merak ediyor. “Üç hilalin” derinliğinin faşizmin kanlı karanlığının üstünü örtmeye yetip yetmeyeceğini bilemeyiz. Ancak Aleviler de ezilenlerin tamamı da “üç hilalin zafer hatırası olarak” yeni katliam alanlarına bırakılmasına izin vermeyeceklerdir.
Aynı şekilde kitabın s. 219’da yazar, “Yüzlerce insanın katledildiği bir meydana üç hilal mührü niye vuruldu?” ve “Bir trajedinin üstüne sancak dikmekten dolayı utanç ve ürküntü hissetmesini engelleyen nasıl bir politik hakikati olabilir?” ifadeleri ile yapılan katliamın “üç hilal” ile ilişkisine dair çeşitli değerlendirmeler yapmaktadır.
“Mühür vurmak” ifadesi esas olarak, “mühür vuranı” onaylanan pozitif bir gelişmeyi anlatmak için kullanılır. Aynı şekilde, trajedilerin üstüne değil, savaşlarda kazanan tarafın zaferinden söz etmek için “sancak dikmek” ifadesi kullanılır. Maraş soykırımını yapan devlet, paramiliter faşistler ve katliamcı güruh, hangi değerli faaliyetleriyle sürece “mühür vurdular” ve hangi savaşı kazanarak “sancak diktiler.” Bizim trajedimiz üzerine faşistlerin “sancak dikmesinden” söz etmek neden bizim işimiz oluyor?
Gerçekten insan merak ediyor, yazar bir katliam için bu tanımlamaları yaparken, bu durumun katliamı yaşamış binlerce insanın yüreğine dokunacağını düşünmedi mi? Katledilen bir insana “acını paylaşıyorum” demek yerine, “katilin ne kadar iyi nişan aldığını” söylemek nasıl, katledilenin ailesini yaralıyorsa bu ifadeler de mağdurların hoşuna gidecek ifadeler değildir. Bu ifadelendirmeler, aynı zamanda yazarın konuya yaklaşımını göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Gerçek şu ki bu faşistler, “mühür vurmadılar”, “sancak dikmediler” soykırım yaptılar, insan kestiler. Yazarın göremediği veya görmek istemediği, ama görmesi gereken gerçek budur. Bu ifade tarzıyla yazar, bu faşist yapı hakkında pozitif algı yaratılmasına hizmet etmekte, katliam karşıtlığı yapmamaktadır.
Anlaşılan yazar, bir illüzyonla insanların bu çarpıklıkları görmelerini önleyebileceğine fazla güveniyor.
Yazar devam eden ifadelerinde s. 219’da “ülkücü” faşistlerin yaptıkları katliamdan dolayı “utanç ve ürküntü hissetmesini” beklediğini söylüyor ve bunu görmediği için “üzülüyor.”
Bir başka yerden de s. 225’te yazar “..milliyetçiliğin bir hareket olarak yeniden yapılanma krizi yaşadığı şu günlerde katliama dönük bir nedamet göstermesi ve mağfiret dilemesinden” söz etmektedir.
Yazar buradan da “ülkücülerin” istemedikleri halde “paramiliterleştiklerini ve katliamcı olduklarını ve bunun sonucunda Maraş soykırımına katıldıklarını düşündüğünü göstermektedir. Yazar ülkücüler hakkında o kadar iyi niyetli düşünmektedir ki katıldıkları katliamlardan dolayı pişmanlık duymalarını ve af dilemelerini arzu etmekte ve bu isteğini ifade etmektedir. Bu beklentisinin liberal düşünce sisteminin gereği olduğu açıktır.
Halbuki “ülkücü” faşistlerin yaptıkları katliamlardan dolayı “utanç ve ürküntü” hissetmeleri veya herhangi bir pişmanlık duymaları söz konusu olmadı, olamaz da. Çünkü Anadolu ve Kürdistan’da yüz yıldan beri gerçekleştirilen katliamlar ve soykırımlar, devlet politikası olarak, devletle birlikte gerçekleştirilmişlerdir. Dolayısıyla bırakalım pişman olmalarını, onlar, yaptıkları katliamlarını o günde bugünde hem savundular hem de katliamlara ve soykırımlara devam ettiler. Dolayısıyla Maraş soykırımının esas sorumlusu Türk devletidir. Faşist katliamcı “ülkücüler” bu katliamın fiilî uygulayıcıları, yani fiilî soykırımcılarıdır. Bu durumda devleti aşarak tek tek soykırımcıların özür dilemeleri anlamlı olabilir, ancak sorunun demokratik çözümünü sağlamaz.
Katliamcı/soykırımcı politikaların yarattığı sorunlar, “üç beş ülkücünün nedamet duymasıyla” çözülecek sorunlar değildir. Çünkü faşizm birkaç ülkücü kafadarın şiddet aksiyonu değildir. Faşizm egemenlerin, başı her dara girdiğinde başvurdukları politik mekanizmaları, kurumları ve ideolojisi olan siyasal bir sistemdir.
O nedenle dün “ülkücüler” olarak katliam ve soykırım işleyenler, nedamet getirselerdi bile bugün faşizm devam etmektedir, katliamlar da soykırımlar da gerçekleştirilmektedir. Kürdistan’da yapılan soykırımların ve daha nice toplu insan kırımlarının failleri, dünün ülkücüleri, bugünün IŞİD’i, Hizbullah’ı, HÜDA-PAR’ı, PÖH’leri JÖH’leri olarak icraatlarını sürdürmektedirler.
Sorunun çözümü soykırımcı-katliamcı politikaların ve mekanizmanın yani devletin köklü bir biçimde mahkûm edilmesi ve radikal demokrasinin hâkim olmasıyla sağlanacaktır. Soruna katliamcı ülkücülerin “nedamet” getirmesi üzerinden bakılması, sadece devletin katliamcılığının gizlenmesine hizmet edecektir.
Belirtilen somut gerçekler ortadayken yazar, derin analizci bir görüntüye bürünerek gerçekleri ya ters yüz etmeye çalışmakta veya yok saymaktadır. Peki bu yaklaşım hangi amaca, kime hizmet edecektir? Hadi bu yaklaşıma, iyi niyetli bir tavırla “faşizmi aklama demeyelim, yanlış bir analiz diyelim” kim buna inanır? Kim söz konusu dönemden ve bu coğrafyadan, Türk devletinin ABD ile birlikte, MHP’nin/Ülkücülerin eliyle işlediği katliamları, soykırımları ve cinayetleri yok sayabilir?
Devamında s. 219’da “Ülkücülerin hakikati bu mudur?” diye bir soru daha geliştiriliyor. Bu soruyla yazar, sanki katliamcı değillermiş gibi, ülkücü dediği faşistlerin lehine bir tereddüt yaratmak istemektedir. Evet, bay yargıç, “Ülkücülük” adlı faşist yapılanmanın “hakikati budur” ve faşist katillerin tek gerçekliği, daha fazla kan, daha fazla işkence, daha fazla katliam ve soykırım demektir.
Öyle olduğu içindir ki “Ülkücüler” adlı katiller şebekesi, o dönem, devletin emriyle gerçekleştirilen bütün toplumsal katliam, soykırım ve cinayetlerin çok büyük kısmının sorumlularıdırlar. Sadece Maraş soykırımı değil, aynı yılda aynı mekanizma tarafından gerçekleştirilmiş olan ve yukarıda sayılan katliamların yanında Pazarcık’a katliam amacıyla gönderilen bombalı mektup, Maraş-Yörükselim’de Gıjık Dede’nin (Sabri Özkan) katledildiği kahvenin taranması, 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi katliamı, 8 Ekim 1978 Bahçelievler’de Haluk Kırcı ve Abdullah Çatlı tarafından 7 TİP’li öğrencinin katledilmesi, Veli Can Oduncu ve Ferhat Tüysüz gibi katillerin her gün kahve ve otobüs taramaları, bunların hepsi ve daha fazlası “Ülkücülüğün hakikatidir.” Ve komando kamplarında eğitilen bu “ülkücü” katiller, bu katliamların hepsini bilerek, isteyerek, planlayarak, gerçekleştirmişlerdir. Bu katliam ve saldırılardan dolayı, birkaçı dışında, hiçbir ülkücü faşist pişman olmadı. Çünkü katliam yapmak faşizmin rutin faaliyetidir, yaşamlarının bir parçasıdır, devlet desteğiyle yapılmaktadır, şaşırtıcı bir yanı yoktur. Bunları yaptıkları için ödüllendirilmektedirler. Ve aynı çetelerin aynı kanlı katliamları hâlen devam etmektedir.
Bu gerçeklik bütün somutluğuyla ortadayken yazarın, ülkücülerin “hakikatlerinin” bu olmadığını düşündürecek kuşkular yaratmaya yönelik sorular geliştirmesini masum görmek mümkün mü? “Ülkücülerin hakikatinin” eli kanlı katliamcılık olduğu gerçeği hakkında kuşku yaratmaya çalışmak, “Ülkücüler” denilen faşist katillerin bu gerçekliğini tartışmaya açmak, bu katiller sürüsünün fiilen gerçekleştirdiği katliamlar yokmuş gibi davranmak, bütün bunları bilmezden gelmeye çalışmak ve okuyucuya da dolaylı olarak bunu önermek, katliam karşıtlığı değil, bilakis katliamcılara hizmet eden bir tavırdır.
Bu yaklaşım tek başına soykırımlara maruz bırakılmış ve faşizme karşı mücadele eden, büyük bedeller ödemiş olan Alevilere, Kürtlere ve demokrasi güçlerine karşı yapılmış en büyük haksızlıktır.
Faşist Türk devlet yasalarının bu yapıları meşru görmüş olması, onların gerçekliğini de Alevilerin, Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun onlar hakkındaki bilgisini ve değerlendirilmesini de değiştirmez. Tam tersine bu paramiliter yapıların marifetiyle ayakta kalan Türk devletinin bu yapıları onaylaması, sahiplenmesi, meşru göstermesi, demokratik kurumların bunların faşist oldukları yönündeki tanımlamasını doğrulamaktadır.
Katliam mağduru ve katliam karşıtı topluma, yani Alevilere, Kürtlere, devrimci-demokratik çevrelere ve halklara sunulan bir kitapta katliamcı/faşist katiller olarak “ülkücülerin”, kanlı ellerinin ve yüzlerinin görünmezliğe havale edilmeye çalışılması hayırlı bir faaliyet değildir. Bu katiller çetesinin yaptıkları katliamları ve işledikleri cinayetleri, bu toprakların ezilenleri hiç ama hiç unutmadılar, unutmayacaklardır da.
Özetle yazar Alevi, Kürt ve demokratik topluma ve kurumlara, “Türkçülüğü, milliyetçiliği ve ülkücülüğü” olağan politik akımlar, katliamcıların “sözde” partisi MHP’yi politik bir yapı, paramiliter katiller çetesi “ülkücülüğü” bir gençlik örgütlenmesi olarak göstermeye, bu yapıların Maraş katliamına katılmış olmalarının da yapısal bir özellikleri olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Daha kötüsü Alevilerin de Kürtlerin de devrimci-demokratik toplumun da böyle kabul etmesini istemektedir.
Yazarın esasında katı bir Türk ırkçılığı olan, “ülkücülüğü, milliyetçiliği ve Türkçülüğü” olumlu gösterme çabası, bu zihniyetin teorisyenlerine özellikle de Nihal Atsız’a dair yaptığı değerlendirmeden de görülmektedir. Yazar, sayfa 223’te “bir sonraki kuşak Türkçüler ise politik etkinlikleri zayıf kalmakla beraber güçlü bir entelektüel derinliğe sahip idiler. Örneğin Nihal Atsız sanıldığının tersine ciddi bir tarihçidir” diyor.
Yazarın bize “güçlü entelektüel derinliğe sahip ciddi bir tarihçi” diye kabul ettirmeye çalıştığı Nihal Atsız’ın kim olduğunu, nasıl bir dünya görüşüne sahip olduğunu somut olarak görebilmek için Nihal Atsız’ın makalelerinde sadece pasajlar aktarmak yeterli olacaktır. “Kürtler, Türk milletinin başını belaya sokmadan kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Aslan gibi önünde durulmadığını ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin. Kürtlere gidecek bir yer bulmalarını tavsiye ederim.” diyerek bir yanda Kürt ve Ermeni halklarına karşı kinini ve nefretini kusmakta bir yandan da soykırımcılığı önermekte, övmekte ve sahip çıkmaktadır. (Makaleler-3 adlı kitabında)
Aynı Nihal Atsız, 1934’te Yahudilerin bu topraklarda sürülmelerini sağlayan provokatif saldırıların yapılmasında Cevat Rıfat Atilhan adlı katliamcıyı yönlendirip yöneterek ona en büyük desteği vermiştir. Nihal Atsız ayrıca “Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudi’den ve sütü bozuklardan başka kimse sevmez.” diyecek kadar ırkçıdır. Maraş Kıyımı, 5. baskı. s. 134
Nihal Atsız oğlu Yağmur Atsız’a ırkçılığını miras olarak bırakmak istemiştir. Vasiyetinde şunları yazmıştır.
“Yağmur, oğlum!
Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihî düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.
Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
Tanrı yardımcın olsun!”
Daha önemlisi katliamcı faşist ülkücüler, Nihal Atsız’ın kitaplarını okuyarak, sözlerini ve nasihatlarını dinleyerek Maraş soykırımı dahil bütün katliamları ve soykırımları yaptılar. Çünkü Nihal Atsız, katliamcı soykırımcı zihniyetin teorisyenlerinin başında gelmektedir. O nedenle Aleviler, Kürtler ve devrimciler ırkçı faşist Nihal Atsız’ın adını, fikir babalığı yaptığı katliamlarla birlikte telaffuz ederler, “entelektüel derinliğe sahip bir tarihçi” olarak değil.
Görüldüğü gibi Nihal Atsız, ırkçılığın en insanlık dışı hâlini savunabilen ve bütün düşünsel dünyasını ve pratik kişisel yaşamını, bu fikir üzerinde kurmuş olan katliamcı zihniyetin savunucusu bir faşisttir. Kendisinden ve ırkından başka herkese düşman ve tiksinti uyandıracak kadar ırkçı olan böyle birisi, Alevilere, Kürtlere ve devrimci demokrat kamuoyuna “muteber” birisi gibi anlatılabilmektedir. Böyle bir faşisti dünyanın demokratik olan herhangi bir ülkesinde övmek, olumlamak ve pozitif bir özellikle birlikte anmak suç kabul edilmektedir. Almanya’da “Hitler iyi bir subaydı” diyenler cezaevine atılma tehlikesi altındadırlar. Ama yazar daha az faşist olmayan Nihal Atsız’ı, katliam karşıtı topluma şirin göstermeye cüret edebilmektedir.
Ülkücülerin fiilen icra ettiği bir soykırıma karşı yazıldığı ileri sürülen bir kitapta katliamcı “ülkücüler” ancak bu kadar güzel aklanmaya, ancak bu kadar mükemmel masumlaştırılmaya çalışılabilir. Hoş, yazarın bu faşist yapılanmaya “faşist” demeyerek ısrarla “ülkücü” demesinin, bu faşist yapıyı normal siyasal/sosyal bir yapıymış gibi anlatmasının boşuna olmadığı anlaşılıyor.
Yazarın Türkçü/ırkçı olarak olumladığı Zeki Velidi Togan da Sovyet devrimine ihanet etmiş, bir başka dönek ırkçıdır. Ve her nedense bay yazarın bu soykırımcı, ihanetçi ırkçılara karşı özel bir ilgisi bulunmaktadır. Her türden Türk ırkçısı, yazarın takdirini ve övgüsünü kazanmışlardır.

f) İslam’ın adaletine dair
218. sayfada, “Putperestin kurban töreni; ‘Allah için savaşa’” bölümünde, yazar, felsefe yapmak adına çok sorunlu ifadeler kullanmaktadır.
Maraş soykırımında “Allah için savaşa” denerek insanlar katledilmişlerdi. Kalender Toklu adlı Kürt Alevi ise “Karaoğlan’a kurban ediyoruz” denilerek boğazı kesilerek katledilmiştir. Yazar bunlardan hareketle “çünkü bu Allah’ın kan ile doyurulabileceğine ilişkin kadim inanç ile birleştiği yerdir aynı zamanda. Tanrılar ile kurbanlar vasıtasıyla ilişki kurmak en eski insanlık hallerinden birisidir” diye bir cümle kurmaktadır.
Yazar, IŞİD’çi, cihatçı, Hizbullahçı anlayışın ürünü olarak gerçekleştirilen soykırımı, tanrı ile bağ kurmaya çalışılan “insanlık halleri” diye tanımlamaktadır! Yazar bu değerlendirmeleriyle neredeyse insan kesen katliamcıları mitolojide oğlu İsmail’i tanrıya kurban etmek isteyen Hz. İbrahim gibi sunacaktır. Yazarın yaşanan soykırımı bu şekilde tanımlayarak vahşetin yarattığı negatif etkiyi yumuşatmaya çalıştığı insanın aklına gelmiyor değil.
Elbette bu toplumsal siyasî altüst oluşa dair değerlendirme yapılırken tarihe, psikolojiye ve diğer bilim dallarına başvurulabilir. Ancak böyle durumlarda soruna nereden bakıldığı önem kazanmaktadır. Maraş kıyımını, halklara yönelik bir soykırım olarak da görebilirsiniz, vatanı komünistlerden gavurlardan temizleme operasyonu olarak da değerlendirebilirsiniz. Yazarın değerlendirmesinin kafa karışıklığı yaratan, dolayısıyla katliam karşıtlığına hizmet etmeyen bir değerlendirme olduğu açıktır.
Yine yazar “İslam’ın teolojik derinliği” gibi kelimelerle süslenen aynı bölümde, “bütün bu tartışmalarımızda Türkiye’nin hukuku ve yargısı bakımından çok önemli tarihsel ve teorik derinlikler gizli” diye bir cümle kurmaktadır.
Devamında yazar, “Türkiye hukukunu adaletini bir de buralarda başlayarak kendi iç hesaplaşmasına dönüştürmeli. Belki arınma biraz da buralardan gelecektir, kim bilir” diye bize adalet adına muhtemel çözümün belki de İslam’la kurulacak farklı bir ilişkiden doğabileceğini düşünmemizi istemektedir. Bu ifadelerle yazar, yüksek bir soyutlama yaparak, İslamcılığı yanlış tanıdığımızı anlatmaya mı çalışıyor?
Yazar, “İslamcılıkta gizli” olan bazı değerlere vakıf olabilir. Ancak yazarın sahip olduğu bu gizli “tarihsel derinliklerin” ne olduğunu açıklaması gerekirken, bunun yerine bir kez daha muğlaklığa başvurmaktadır. Söz konusu “gizli” değerlerin neler olduğunu açıklamayarak okuyucunun zihninde bir etki bırakmaya çalışmaktadır.
Halbuki Türk devletinin geliştirdiği İslamcılıkta nelerin gizli olduğunu Türkiye halkları çok iyi bilirler. Bu yapıda IŞİD gizli, uzak/yakın tarihte Alevilere karşı yapılmış katliamlar gizli, Hizbullah gizli. Gerçek bu kadar açıkken ve ortadayken kimse Türkiye halklarına “Türk devletinin denetimindeki İslamcılıkta” “hukuk ve yargı adına” adalet bulunabilirmiş fantezisini gerçek gibi anlatmamalıdır.
Yazar bir yanda bunları yazarken bir yandan da bunların tam tersine görüşler savunabilmektedir. Metnin zaten fazlasıyla büyümüş olan hacmini daha fazla büyütmemek için bu kadarıyla yetinmek daha doğru olacaktır.
Son olarak şu noktayı belirtmeden geçmemek gerekir. Oldukça dikkat çekici bir durumla karşı karşıyayız. Katliam karşıtı olduğu tartışılmaz olan devrimci-demokrat yazarların ve katliama karşı direnen devrimcilerin makalelerinin de olduğu bir kitapta, katliamcı paramiliter katillerden “pozitif olabilirlermiş” biçiminde söz edilebilmekte, faşizmi savunanlar “fikir insanıymış” gibi sunulabilmektedirler. Halkların ve ezilenlerin nezdinde kanlı geçmişleri bilinen ve “ipliği pazara çıkmış” faşist/katliamcılardan, hiçbir hoşnutsuzluk duyulmadan söz edilebilmektedirler. Katliamcılara yönelik bu hoşgörülü yaklaşım bu kadar kolay, bu kadar normal mi? Maraş katliamının acılarını yaşamış bir insan, bu yaklaşıma karşı ne hisseder acaba?
Bütün bu anlatılanlar yazarın düşünsel olarak bilinç bulandırmaya yol açan bir tutum içinde olduğunu, bu düşünce yapısıyla sağlıklı katliam karşıtlığı yapılamayacağını yeterince net bir biçimde göstermektedir.

Devam edecek

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir