Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Sosyal Devlet Mi, Kapanan Almanya Mı? – Friedrich Merz, Göçmenler ve Alman Gerçeği

⌈ Zeki Gökhan ⌉
Son haftalarda CDU Genel Başkanı Friedrich Merz, yine göçmenler hakkında sert ve dışlayıcı açıklamalar yaptı. Bu sözler aslında yeni değil: Korkuya, kutuplaştırmaya ve sorunların çözümünü dayanışmada değil, dışlamada arayan eski bir geleneğe dayanıyor.

Oysa Almanya’yı gerçekten tanıyan herkes bilir ki: Bugün hiçbir hastane, hiçbir inşaat şantiyesi, hiçbir fırın, hiçbir lojistik merkezi ve hiçbir kamu kurumu göçmen emekçiler olmadan ayakta kalamaz.

Popülist Sloganlar Yerine Ekonomik Gerçekler

Almanya bugün tarihinin en kritik dönüşüm süreçlerinden geçiyor: Enerji dönüşümü, dijitalleşme, iklim politikaları ve demografik değişim… Bütün bunlar nitelikli emek gücü, yeni fikirler ve açık sınırlar gerektiriyor.
Fakat Merz, “sosyal turizm” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanarak gerçeği çarpıtıyor. Oysa Sanayi ve Ticaret Odaları (IHK) ile Federal İş Ajansı (Bundesagentur für Arbeit), önümüzdeki yıllarda 5 milyondan fazla nitelikli iş gücü açığı olacağını açıkça bildiriyor.
Bugün Almanya’daki sağlık personelinin yaklaşık %25’i, inşaat, lojistik, gıda ve hizmet sektörlerindeki çalışanların ise %40’ından fazlası göçmen kökenli.
Yani göçmenler olmasa, Almanya ekonomisi kelimenin tam anlamıyla durur.

Toplumsal İklim: Korku İle Dayanışma Arasında

Friedrich Merz, halkın yaşadığı barınma krizi, düşük ücretler ve artan yaşam giderleri konusundaki öfkesini dayanışmaya değil, göçmen karşıtı söylemlere yönlendiriyor.
Ama asıl sorun; düşük maaşlı güvencesiz işler, büyük şirketlerin vergiden kaçması ve hükümetin serveti adil dağıtmamasıdır.
Bu gerçek yerine göçmenleri suçlamak, hem toplumsal barışı hem de insan haklarını zedeliyor.
Oysa Alman Anayasası’nın 1. maddesi açıkça der ki:
“İnsanın onuru dokunulmazdır.”
Ve 3. madde ekler:
“Hiç kimse kökeni, dili veya inancı nedeniyle ayrımcılığa uğratılamaz.”
Bu ilkeleri ciddiye alan bir demokrasi, duvarlar ören değil, insanları birleştiren bir ülke olmak zorundadır.

Irkçılığın Tehlikeli Biçimde Meşrulaştırılması

Merz’in ve benzer muhafazakâr çevrelerin yürüttüğü politika yalnızca seçim hesaplarıyla açıklanamaz. Bu, ırkçılığı ve milliyetçiliği yavaş yavaş meşrulaştıran – “salonfähig” hale getiren – bir süreçtir.
Göçmenler işsizlikten, konut krizinden veya sosyal adaletsizlikten sorumluymuş gibi gösterilerek toplumun öfkesi yanlış hedefe yönlendiriliyor.
Böylece asıl sorun, yani kapitalist sistemin yönetememe krizi, örtbas ediliyor.
Bankaların, enerji tekellerinin, silah sanayisinin yarattığı krizler yerine “yabancılar” suçlanıyor.
Bu da ırkçılığı siyasetin bir manipülasyon aracı hâline getiriyor — toplumun gerçek düşmanına değil, en zayıf halkasına yöneltilmiş bir öfke politikası.

Milliyetçilik: Kriz İçindeki Sistemin Can Simidi

Kapitalizm, kriz dönemlerinde daima kendini koruyacak bir ideolojik zırh arar. Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı bu zırhın en kullanışlı parçalarıdır.
Merz, “Alman öncül kültürü” (Leitkultur) veya “entegrasyon direnci” gibi kavramlarla konuşurken dikkatleri bilinçli olarak başka yöne çeviriyor:
Bankalara, büyük şirketlere, sömürücü enerji devlerine değil — işçi sınıfının göçmen kesimlerine.
Bu yüzden ırkçılık, sermaye düzeninin bir yardımcı aracı hâline geliyor.
Toplumu “yerliler” ve “yabancılar” olarak bölerek, gerçek dayanışmayı, yani birleşik bir emek hareketini engelliyor.
Oysa bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, tam da bu dayanışmadır: Eşitlik, insanlık ve adalet temelinde birleşmek.

Gerçek Entegrasyonun Görüldüğü Alanlar

Gerçek, sahada açıkça görülüyor:
Sağlık sektöründe, göçmen hemşireler ve doktorlar pandemi döneminde toplumun bel kemiği oldular.
İnşaat ve enerji sektörlerinde, özellikle NRW’deki (Kuzey Ren-Vestfalya) kamu projeleri göçmen işçiler olmadan yürümez hâle geldi.
Otomotiv ve mühendislik alanlarında, göçmen mühendisler Almanya’yı teknolojik açıdan rekabetçi tutuyor.
Kültür ve sanat alanında, Berlin, Köln ve Hamburg gibi kentlerde göçmen sanatçılar Almanya’nın modern yüzünü dünyaya tanıtıyor.
Yani göçmenler bir “yük” değil, bu ülkenin geleceğine yapılan en somut yatırımdır.

Sosyal Adalet Olmadan Barış Da Olmaz

Bugünün Almanya’sındaki temel mesele “fazla göçmen” değil, adil olmayan gelir dağılımıdır.
Silahlanma ve askerî projelere milyarlar bulunurken; sosyal konut, eğitim, sağlık ve entegrasyon için fonlar kesiliyor.
Bu tablo, muhafazakâr iktidarın önceliğinin insan değil, sermaye olduğunu kanıtlıyor.
Gerçek çözüm, sınırları yükseltmekte değil; servetin yeniden bölüşümünde, kamusal yatırımların artırılmasında ve sosyal dayanışmanın güçlendirilmesindedir.

Başka Bir Yol Mümkün

Eşitlik ve barış içinde bir Almanya mümkündür. Bunun yolu korkudan değil, dayanışmadan geçer.
Ne köken, ne dil, ne inanç kimseyi dışlamamalı.
Almanya’nın geleceği, birlikte yaşamı savunan milyonların omuzlarında yükselecektir — sömürüden pay alan azınlığın değil.
Rosa Luxemburg’un dediği gibi:
“Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür.”
Bu özgürlük, bu ülkeye gelen herkesin de hakkıdır.
Gerçek demokrasi, insanı değil kârı yücelten bir düzende değil; insan onurunu merkeze alan bir sosyal düzende mümkündür.


Kerpen – Ekim 2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir