Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Teleolojinin Sessizliği, Birliğin Sesi: Spinoza, Platon ve Alevilikte Vahdet-i Mevcud

⌈Burhan Arslan⌉

Spinoza’nın “Tanrı evreni bir amaç için değil, zorunlulukla yarattı” sözü, felsefe tarihinde açılmış en radikal kapılardan biridir. Bu kapının arkasında teleolojisiz bir evren, nedenselliğin matematiksel berraklığı ve amaç duygusundan arınmış bir varlık düzeni bulunur. Spinoza’ya göre Tanrı bizlere tapmamız için değil, kendi doğasının zorunluluğuyla var olur ve var kılar; ne bizden bir şey bekler, ne de evrene gizli bir erek yerleştirir.

Platon ise bambaşka bir ışığın içinden konuşur. Timaeus’ta evren, formların nurundan pay almış bir eserdir; akıl (nous) ile zorunluluğun (anankē) birlikte dokuduğu bir kumaştır. Yaratıcı, iyinin doğası gereği iyi olandan başkasını yapamaz; bu nedenle evrenin özü iyiliğe doğru bir yöneliş taşır. Evren, formun ışığına benzemek ister; varlık, doğası gereği iyi, doğru ve güzel olana yönelir.

Bu iki hat—Spinoza’nın teleolojisiz zorunluluğu ve Platon’un ereksel düzeni—ilk bakışta birbirine karşıt görünür. Fakat Alevi-Bektaşi düşüncesine yöneldiğimizde, bambaşka bir perspektifle karşılaşırız: Vahdet-i Mevcud, yani “varlığın birliği.”

Alevilik, evreni ne Spinoza gibi yalnızca dışsal zorunlulukların matematiksel bir ağı, ne de Platon gibi ideaların gölgesini izleyen bir taklit olarak görür. Alevi düşüncesinde evren, Tanrı’dan taşan, Tanrı ile dolan, Tanrı’da anlam bulan bir kudret akışıdır. Evren Tanrı’nın dışında bir şey değildir; dışarıda değil, içeridedir. Suyun okyanustan ayrılamaması gibi, varlık da Hak’tan ayrılmaz. Bu nedenle Alevi metafiziğinde “yaratılış” değil; “tezahür”, “açığa çıkış”, “cemal bulma” vardır.

Varlık, Hak’ın kendi nuruyla görünüşe gelmesidir.

Bu anlayışta amaç sorusu kökten dönüşür. Çünkü Vahdet-i Mevcud’da Tanrı’nın bir “amacı” olmasından söz etmek, Tanrı’yı eksik görmek anlamına gelir. Eksik olan amaç belirler; tam olan, sadece var olur ve varlığını yaratılışın her zerresine yansıtır. Dolayısıyla teleoloji—yani bir amaç uğruna yaratılış—Alevilikte hem aşılır hem de yeniden yorumlanır: Evrenin amacı, Tanrı’ya “benzemek” değil; Tanrı’nın kendisi olmaktır. İnsan, Hak’tan geldiyse Hak’a dönmek için değil, zaten Hak olduğu için yola düşer.

Platon’daki formun ışığı, Alevilikte nurun kendisine dönüşür.
Spinoza’daki zorunluluk, Alevilikte aşkın zorunluluğuna dönüşür.

Çünkü Alevi ozanları bu hakikati şöyle ifade eder:

> “Ben dahi bilemez idim
Sır hardadır, ben hardayım.”
– Şah Hatayi

Buradaki sır, evrenin dışına konmuş bir amaç değil, varlığın içinde parlayan birliktir.

Bu birlik anlayışı, hem Spinoza’nın tanrısal zorunluluğunda hem Platon’un iyilik ilkesinde bir yankı bulur. Fakat Alevilikte bu yankılar çok daha insani, çok daha içsel ve çok daha yolculuk merkezlidir. İnsanın amacı dışarıda değil, kendi içinde saklıdır; çünkü insan, Hakikat’in aynasıdır:

> “Hakk’ı taşra aramayan,
Özünde bulur O’nu.”

Bu nedenle Alevilikte insan, evren ve Tanrı arasındaki mesafe ortadan kalkar. Spinoza’nın Tanrı’sının hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; Alevilikte de öyledir. Platon’un iyilik fikri her varlıkta iz bırakır; Alevilikte de insan “eline, beline, diline sahip olarak” o izleri hayata taşır. Ancak Alevi düşüncesi, bu iki geleneği aşarak daha derin bir hakikate ulaşır: Varlığın bütünlüğü.

Evren, Tanrı’nın dışında bir nesne değil; Tanrı’nın varoluş tarzıdır. İnsan da Tanrı’nın dışında bir bilinç değil; Tanrı’nın kendi bilincini deneyimleme biçimidir.

Bu bakımdan teleoloji Alevilikte bir “ereğe yönelme” değil,
bir “kendine açılma” sürecidir.

Sonuç olarak:

Spinoza, evrende amaç aramamayı öğretir.

Platon, evrenin iyinin izini sürdüğünü söyler.

Alevilik ise evrenin bizzat Hakiki İyi, Hakiki Birlik olduğunu ilan eder.

Böylece teleolojinin bütün soruları, Vahdet-i Mevcud düşüncesinde yeni bir dile kavuşur:
Evren bir yere gitmez; zaten oradadır.
İnsan bir amacı izlemez; hakikatini hatırlar.
Yaratılış bir süreç değildir; bir sırdır.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir