Cum. Tem 24th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Pirus Zaferi, Muhalefetin Tarihsel Sorumluluğu

⌈Necdet Yüksekbaş⌉
Tarihte bazı zaferler vardır ki kazananına güç değil, ardında kocaman bir yıkım bırakmış. Bunun en bilinen örneği, Roma ordularına karşı savaşları kazanan Epir Kralı Pyrrhus’tur. Zaferlerinin bedeli o kadar ağır olmuştur ki, tarihe geçen o “Pirus Zaferi” kavramı ortaya çıkmıştı. Kazanılmış gibi görünüyordu ama sonunda kazananın da kaybettiği bir zafer.
Bugün Türkiye siyasetinde yaşanan bazı gelişmelere bu perspektiften bakmak mümkün mü?
Hadi birlikte bakalım.
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, 03 Kasım 2002’den başlayarak girdiği birçok seçimi kazandı. (Mart 2024 Yerel Seçimler hariç.) Her seçim sonucundan sonra da koca kıca naralar atıldı. Her seçim kampanyasının bir vaadi, her seçim zaferinin mağrur bir sloganını işitti tüm kulaklar. Seçim vaadleri şatafatlı, seçim sonuçları balkonlardan kibirli kucaklama nidalarıyla yankılanıyordu Ankara gecelerinde..
Mutlu mesut AKP elitleri, bu söylemlere tutsak ülke insanı. Keşke iyi olsaydı, keşke huzurlu, mutlu, refah içinde ve kardeşçe bir yaşamı inşa edebilselerdi ülkede.
Ancak ne yazık ki öyle olmadı ve her seçim zaferinin ardından yaşayarak gördük ki; hukuk, ekonomi, eğitim, çevre-doğa, kadın-genç, hatta çocukların sistemli cinayet işlediği, sosyal kültürel çürüme, özgürlükler, demokratik yaşamda ve daha bir çok alanda yaşanan sorunlar her geçen gün daha da derinleşerek yerleşti ülkenin her hücresine. Bu gün aklı başında hiç kimse ülkenin her hangi bir alanda iyi olduğunu söyleyecek durumda değil.
Seçim kazanmak tek başına toplumsal başarı, refah, gelişme ve demokratik yaşamımızı daha kaliteli ve görece gelişmiş ülkelerle kıyaslanabilir duruma getirmedi, böyle bir sonucu da yaratmadı ne yazık ki.
Bunun nedenini sormasak olur mu?
Sorup düşünelim lütfen.
Benzer bir durum bugün genelde muhalefet-özelde CHP’de yaşanmıyor mu?
Hep genel başkansınız, her kurultayda kazanıyorsunuz ama ülke sürekli ivmelenerek değer kaybediyor. Ama siz hep genel başkansınız..
Fikret Kızılok’un şarkısında söylediği gibi: “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman.”
Ama hal ve durum ortada..
Ülkenin içinde bulunduğu durumu gördükten ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun butlan kararı sonrasında CHP’nin başına yeniden dönmesi buna benzer soruları yeniden sormamıza neden olmaz mı?
Neden yeniden, bu yaşta ve bu kadar seçimi kaybetmiş bir kişi bu tutumunda ısrarcı olur?
Yanıt arasak;
Kılıçdaroğlu ve yanında pozisyon alanların tutumundan, meselenin yalnızca parti içi bir mesele olmaktan çıktığını görmek öyle kolay ki.
Bu kişilerin siyasallaşmış yargı kararıyla gelmesini bir yana bırakalım; özellikle iktidarın argümanlarını kullanarak partililerine hakaret etmeleri, suçlamaları, onları hedefe koymaları ve son noktada Osmanlı hayallerinin örtüşmesine kadar aynı söylemlerle yollarına devam etmek istemeleri ne anlama geliyor? (Bülent Kuşoğlu T24- Kemal Kılıçdaroğlu parti binasında yaptığı konuşmalar)
Bu durum seçmende ve kamuoyunda ciddi bir güven sorunu yaratmaya yönelik değilse ve seçmen davranışında AKP İktidarının devamına katkı sunacak bir kurgu ve mizansenin parçası olmak değilse nedir?
Bu durum ve tutum yalnızca CHP üyelerini, seçmenini değil, demokratik değişim umudunu taşıyan geniş muhalif kesimleri de etkileyecektir. İnsanların seçimlere, siyasal mücadeleye ve demokratik yollarla iktidar değişiminin mümkün olduğuna dair inancı bu yolla zayıflayacaktır.
Hatırlarsanız geçmişte Devlet Bahçeli ve MHP’nin iktidar blokuna eklemlenmesi kendi seçmeninde önemli hayal kırıklıkları yaratmıştı. Bugün ise AKP ve MHP’nin, Abdullah Öcalan ve Kürt siyasi hareketiyle yürüttüğü yeni süreç, milliyetçi seçmenden Kürt seçmene kadar toplumun farklı tüm kesimlerinde şaşkınlık ve kafa karışıklığı yaratmıyor mu sizce?
Hedeflenen amaçlardan biri de bu kafa karışıklığını yaratmak mı yoksa?
Bütün gelişmeler, majestelerinin kurguladığı siyasetin taşeronu olmak; siyasete ve demokratik kurumlara duyulan güvenin aşınması anlamına kesinlikle yol açıyor.
Bu kurgunun bir parçası olmak iktidarın ömrünü uzatmasına neden olacak adımlardan öte bir şey değil.
Asıl soru şudur:
Eğer bir siyasi aktör ya da grup, mahkeme kararları veya çeşitli manevralarla bir makam elde ederken; bunun sonucunda milyonlarca insanın demokrasiye, seçimlere ve siyasal değişime olan inancı zayıflıyorsa, gerçekten o siyasi aktör kazanmış mı sayılır?
Pirus’un zaferleri ona savaş meydanını kazandırmıştı ama kendi geleceğini ve ülkesinin geleceğini kazandırmış mıydı?
Bugün de kısa vadeli hesaplarla elde edilen her başarı, eğer toplumun demokrasiye olan inancını aşındırıyorsa, açlık, yoksulluk, işsizlik, ülkeye ve geleceğe dair umutsuzluk artarak büyüyorsa orta yerde duran artık bir başarı değil; kocaman bir Pirus zaferidir.
Ancak Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni Pirus zaferleri değil, toplumun farklı kesimlerini yeniden ortak bir demokratik zeminde buluşturacak, güven üretecek ve geleceğe dair umut yaratacak bir siyasal tutum ve anlayıştır.
Çünkü demokrasi, yalnızca seçim sandığında değil; yurttaşların o sandığın bir anlam taşıdığına inandığında, bugüne ve geleceğe umutla bakan insanların sayısı artığında yaşar, demokrasi bu bilinç ve inançtan gücünü alır.
Herkes şapkasını çıkarıp önüne almalıdır..
Sevgiyle

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir