Cum. Tem 24th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MEVSİMLİK İŞÇİLER

⌈Türkan Doğan⌉

Minibüs, Urfa’nın taşlı yollarını geride bırakıp Çukurova’nın pamuk tarlalarına doğru ilerliyordu. Kadın, iri yeşil gözlerini camdan dışarı dikmiş, toprağın değişen rengini izliyordu.
Güneş ovaya yaklaştıkça genişliyor, toprak sarıdan kızıla, kızıldan bereketli bir koyu yeşile ve giderek pamuk tarlalarının beyaz köpüğüne dönüşüyordu.
Çukurova’ydı burası. Toz bulutlarının taşıdığı sessiz habere sinmiş gibiydi pamuk kokusu, yerin dibinde saklı öyküleri fısıldıyordu kadınlara.
Yüzündeki çiller, yol tozuyla daha da belirginleşmişti. Küçücük ayakları, kocaman ayakkabıların içinde kaybolmuştu. Mor bir başlığı vardı, Urfa kadınlarına özgü. Belinde beyaz bir kuşak. “Kuma” olduğu evden çıkıp gelmişti buraya. Kocası Tarlabaşı’ydı, ikinci eşiydi. Kadın susarak, katlanarak, görünmezleşerek büyütmüştü kendini. Toprağın dilini çok iyi bilirdi ama. Toprak, kimseye söyleyemediklerini fısıldardı ona.
Arka tarafta iki kadın daha vardı. Zozan. Saçları örgülü, kara kehribar gözlü bir kadın. Ve Elif. Genç, taze, ama yorgunluğu daha şimdiden yüzüne yer etmiş. Bunların yanında üç küçük çocuk, biri kadının kendi oğlu, ikisi Zozan’ın.
Çukurova’ya yaklaştıklarında toprağın kokusu değişti. Pamuk dallarının hışırtısı minibüsün açık camından içeri doldu. Kadın derin bir nefes aldı. “Bu toprak, bir yıl daha bizi çağırıyor,” diye düşündü. “Bir yıl daha emeğimizi, terimizi, sabrımızı istiyor.”
Ovaya indiklerinde ilk yaptıkları şey çadır açmak oldu. Bir branda serildi, ipler gerildi, taşlarla ağırlık yapıldı. Çocuklar gölgeye oturtuldu. Su, ekmek ve sabır kondu yanlarına. Hayatlarının değişmeyen üçlüsü.
Kadın çadırın yanına çömelip çocukların saçını okşadı. Karadeniz’de çay topladıkları mevsimi, küçük oğlunun ayağını yılan soktuğu günü hatırladı birden. O panik, o çığlık, dağların arasında yankılanan o çaresizlik… En yakın sağlık ocağına saatler sonra ulaşabilmişlerdi. Bir an bile unutmamıştı o günü. O günden beri pamuk tarlalarında çalışırken, sürekli çocukların üzerinde tutuyordu bir gözünü.
Çukura düşmüş, kolunu burkmuştu çay tarlalarında. Kolunda ve omuzlarında biriken ağrı, yılların yükünü yüklenmiş gibi etkiliyordu tüm bedenini. Tek elle çalışıyordu. Hep aynı ses dolaşıyordu içinde: rızkım, sağ kolumun gayretinde saklı. Kaderiyle yapılmış sessiz bir anlaşmanın sesiydi bu.
“Haydi kızlar!” diye bağırdı Tarlabaşı, kocası. “Gün kısa, iş çok!”
Kadın başını kaldırmadan duydu onu. Ah kukalık, kumkumalık. Kumalık insanın sesini değiştirir, konuşmalarını değil, susmalarını uzatırdı.
Pamuk tarlasına girerken Elif ona yaklaştı:
“Abla, bu yıl yevmiyeler yine düşük dediler.”
Kadın gülümsedi ama gülüşü acıydı.
“Şaşırdın mı? Emeğimizin kıymetini kim biliyor ki?”
“Sigorta yok, güvence yok,” diye lafa karıştı Zozan. “Kaza olsa kim hesap verecek? Geçen sene minibüs devrildi de üç kadın öldü. Üç işçi öldü, dediler. Hepsini unuttular.”
Toprağa eğildiler. Kesintisiz bir eğilme ve doğrulma döngüsü başladı.
“Yılın dört mevsimi, dört yöne savruluyorum,” diye düşündü kadın. “Karadeniz’in fındığına, İç Anadolu’nun pancarına, Ege’nin elmasına… Tek bir nimet ev olmuyor bana. Kaderim hep yol, hep mevsimlik. Beşiğim sırtımda hep mevsimlik.”
Öğle güneşi deli gibi vururken çocuklar susuzluktan mızırdanmaya başladı. Kadın su tuluğunu uzattı, ama kendisi içmedi. Çalışmak için bedenini saklıyor, suyu idareli kullanıyordu.
“Abla, biz neden hep böyleyiz,” diye fısıladı Elif.
Kadın, toprak sabrıyla pamuk topaklarının arasından bakarken, “Bilmiyorum kızım,” dedi. “Görünmez insanlarız. Büyütüyoruz. Büyüttüğümüzün altında kalıyor, görünmüyoruz.”
Gün bitti. Yüzlerde terli pamuk tozları. Uyuklayan çocuklar. Sivrisinek kaşıntıları. Gülümseyişler. Bölüşülen, sırt sırta veren yorgunluklar…..
Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Artık gitme vaktiydi.
Çocukları sırtlayıp, çadırı ve brandayı topladılar. Minibüs uzakta belirmişti; yavaş yavaş toz bulutu arasında ilerliyordu. Pamuk tarlaları, bembeyaz örtüsünü artık kaybetmiş, yerini kuru dallara ve fukara kuşlara bırakmıştı. Son kez tarlalara baktılar gururla.
Çocukları minibüse oturttular. Mor başlığını sıktı, göz ucuyla pamuk tarlalarına son bir veda yaptı. Toplanmış pamuk kokusu, toprak, rüzgâr ve güneş… Geçen mevsimin sessiz şahitleri.
Minibüs virajı döndü. Çukurova küçüldü, pamuk tarlaları ardında bir hüzün gibi kaldı. Kadınlar yorgun, kocaman elleriyle çocuklarını sıkıca tutuyor, gözlerinde pamuk tarlalarının beyaz hayalini taşıyordu.
Zozan dudaklarını oynattı, hafif bir kilam yükseldi:
“Ey şevê rojê min, tu ketî malê min ( Ey gün ışığım, sen gittin evimden.)”
Elif mırıldandı, diğer kadınlar da katılınca, bir kilam yuvasına dönüştü minibüsün kasası. Yuvadan yayılan seslere kafalarını yasladılar çocuklar. Rüzgâr pencereden içeri girdi, pamuk kokusu gibi yayıldı kilamın soluğuna.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir