Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Kobanî Kumpas Davası: Bugüne kadar olayları HDP’ye yıkmak dışında bir şey yapılmadı, HDP’nin 9 araştırma önergesi reddedildi

HDP’li siyasetçilerin IŞİD’in Kobanî’ye saldırması sonrası gerçekleşen 6-8 Ekim Kobanî protestoları gerekçesiyle yargılandığı Kobanî Kumpas Davasının üçüncü duruşması üçüncü gününde verilen aranın ardından devam etti. Öğleden sonraki oturumda ilk olarak Bircan Yorulmaz’ın avukatı Atilla Bahçıvan söz aldı.

Provokasyon yapanlar hakkında işlem yapılmalı ve kayıtlar bize verilmeli

Bahçıvan, müvekkilinin savunmasını yaptığı esnada dışarıda sloganlar atıldığını ve provokasyon girişimi olduğunu söyleyerek, “Duruşma salonu dışındaki olay beni ilgilendirmez” sözlerini eleştirdi. Bahçıvan, “Bugün koridorda olanlar, bizim savunma görevimize dair bir fiil oluşturanların bulunmasını istiyoruz. Bu kişilerin kayıtları yapılmıştır. Bir hukuki işlemin yapılmasını, suç duyurusunun yapılmasını istiyoruz. Mahkeme yine de ‘benim sorumluluğumda değil’ diyorsa biz suç duyurusunda bulunacağız. Giren çıkanların kaydı yapılmıştır. Bu kişiler kimlerdir ve neler yapmışlardır? Mahkeme tarafından tespit edilerek işlem yapılmalıdır. Bizler de suç duyurusunda bulunacağız. Kamera kayıtlarının ve ses kayıtlarının bizlere verilmesini ve muhafaza edilmesini talep ediyoruz” dedi.

Yaşanan provokasyon sırasında alınan kayıtların gizli bir el tarafından kaybedileceği şüphesi duyduğunu ifade eden Bahçıvan, mahkemece ‘kimliği bilinmeyen kişi’ denilen bir kişinin feveranının duyulduğunu aktardı. Bahçıvan şöyle konuştu:

İddianame tel tel dökülüyor

“Biz sizden dışarıdaki olaylara müdahale etmenizi talep ettik, siz ‘bizi ilgilendirmez’ dediniz ve suç oluştu. Şimdi dönüp size diyebilir miyiz bunu öngöremediniz mi? Müvekkilim ve diğer savunma yapan arkadaşların tamamı yargılama konusu Kobanî olaylarında başka güçlerin sorumluluğu olduğunu vurguladılar. Biz diyoruz ki bir provokasyon var ve bu adil yargılama ile açığa çıkarılsın. Tam da kastettiğimiz buydu. Bugün provokasyon oldu ve önlem alınmazsa başka bir şeye dönüşebilir. Bunu dikkate alın yargılamanın ileri aşamasında. Bu iddianame tel tel dökülüyor. Birçok müşteki şikayetçi olmadığını dile getiriyor, muhtemelen burada gerçek sorumluların yargılanmadığını düşündükleri için şikayetçi olmuyorlar. Sizin açınızdan da dökülüyor bu iddianame. Dün kurduğunuz kararda suç vasfının değişmesinden bahsettiniz, oysa bütün bu sorgu denilen şeyde müvekkillerimiz tutuk incelemesinde ve sonrasında da aynı şeyi söylediler.”

HDP’de barış, demokrasi ve özgürlük için görev aldım

Daha sonra söz alan Zeki Çelik barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük için HDP’de görev aldığını dile getirdi. Çelik, yapılan MYK toplantısının ve HDP tarafından yargılamaya konu yapılan tweetin suç olmadığının altını çizerek, “O toplantıya da katılabilirdim” dedi. MYK toplantısının yapıldığı salonu kiraladığını belirterek, MYK toplantısı yapıldığı saatlerde ise hesap işleriyle uğraştığını ve bu yüzden toplantıya katılamadığını söyledi.

Çelik, sosyal medya paylaşımlarına da dikkat çekerek, “Kobanî’de IŞİD vahşeti yaşanıyordu ve o vahşete ilişkin sosyal medyada paylaşımlar yapılıyordu. Ben de duyarlı bir insan olarak bu yorumsuz paylaşımları yaptım” dedi.

Zeki Çelik’in avukatı Fikret Aktaş, suçlama konusu yapılan tweetin suç unsuru olmayacağına ilişkin AİHM tarafından karar verildiğini söyledi.

HDP önceki dönem Sözcüsü Günay Kubilay, HDP MYK’da yer aldığını belirterek, “HDP legal ve meşru bir partidir, onun yönetim organları da meşru ve legal örgütlerdir. Onları kriminalize ederek, toplantı yaparken suç işliyormuş gibi başlamak adil ve eşitlikçi değil. Bu mahkeme sürecini HDP ile mücadele etmek isteyenlere karşı bir yargılama sürecine dönüştürecek bir titizliğe sizleri davet ediyorum” dedi.

Kubilay, atılan tweetin “devletin birliğinin ve bütünlüğünün bozduğu” suçlamasıyla ele alındığını belirterek, “Ağustos-Eylül 2014 Suriye iç savaşı, Kürt sorunu, IŞİD saldırıları ve kuşatması çerçevesinde cereyan eden ve simbiyotik ilişki içerisinde birbirini besleyen ve büyüten olay ve olgular örüntüsünü yansıtan siyasi ve insani tablonun özetini sundu:

Dünya katliamı belgesel izler gibi izliyordu

“Irak’ta Telafer (Türkmenler) ve Şengal’de (Ezidî Kürtler) insanlar boğazlanıyor, kız çocukları kaçırılıyor, kadınlara tecavüz ediliyor, Musul ve Rakka’da kurulmuş köle pazarlarında satılıyordu. Toplu bir katliam yapılıyor, büyük bir insanlık trajedisi yaşanıyordu. Ne var ki 21. yüzyılın ‘kapitalist uygar dünyası’ bu insanlık trajedisini, insanlığın ilkel evresine özgü bir belgesel izliyormuş gibi sessizce ilerliyordu.

“Abidin Dino mutluluğun resmini çizememişti, yaşasaydı Şengal Katliamının resmini çizebilir miydi bilmiyorum. Ama Birleşmiş Milletler Şengal Katliamını soykırım olarak kabul etti. IŞİD, Musul’da etkili bir direnişle karşılaşmaksızın Musul’un büyük bir kısmını ele geçirmişti ve (49 kişi) rehin alınmıştı.

“Musul ve Rakka’dan sonra Kobanî de ağır silahlarla kuşatılmış, Mürşitpınar Sınır Kapısı kapatılmıştı. Her taraftan kuşatılmış Kobanî halkı – ki Kobanî halkının büyük çoğunluğu Kürtlerdi -Şengal’de olduğu gibi toplu bir katliamla yüz yüze kalmıştı. Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiye sıkışmış Kobanî’nin insanlığa açılan tek kapısı Mürşitpınar’dı. Ne var ki, Türkiye hükümeti Kobanî’ye bir ‘insani yardım koridoru’ açılmasına izin vermiyordu.

Kürtler Suriye’de Üçüncü Yol çizgisinde ısrar ediyordu

“IŞİD saldırılarından doğrudan etkilenen Türkiye’de AKP hükümeti Suriye iç savaşının doğrudan bir tarafıydı. Esad’ın devrilmesini istiyor, Esad rejiminin yıkılması için Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında savaşan radikal İslamcı grupları destekliyordu. Suriyeli Kürtler ise ‘Esad diktatörlüğüne de ÖSO gericiliğine de hayır!’ diyor, savaşı reddediyor, barış ve demokratik siyasi çözümü eksen alan bir Üçüncü Yol çizgisinde ısrar ediyorlardı.

“Kobanî’de IŞİD saldırıları yoğunlaştıkça, Türkiye’den acil insani yardım talepleri de çoğalıyordu. AKP hükümetinin ise PYD (Demokratik Birlik Partisi) Eşbaşkanı Salih Müslim ile yaptığı görüşmelerde, ‘insani yardım koridoru’ talebini ‘Kürtlerin ÖSO yanında yer almaları ve Esad rejimine karşı konumlanmaları’ şartına bağladığına dair bilgiler kamuoyuna yansıyordu. Hükümetin bu teklifi, Kürtlerin izlediği Üçüncü Yol çizgisinden vazgeçmeleri ve Suriye iç savaşının doğrudan tarafı olmaları anlamına geliyordu. Bu politikayı PYD’nin kabullenmesi mümkün görünmüyordu. Mümkün görünmüyordu çünkü bu teklife barışçıl, demokratik ve çoğulcu bir bölgesel dış politika vizyonuyla bakıldığında stratejik ısrarlara rağmen ‘stratejik derinlik’ten yoksun, kurnazlık kokan, fırsatçı ve faydacı bir politika izlenimi vermenin ötesinde bölge barışını eksen alan bir ufuk çizgisine sahip değildi.

Dünyada ‘Türkiye Cumhurbaşkanı Kürtlere ve dış dünyaya karşı Kobanî’yi şantaj olarak kullanıyor’ algısı hakimdi

“Rus edebiyatının ünlü ustalarından Gonçarov, ünlü eseri Oblomov’da kurnazlık ile dürüstlüğü kıyaslarken şöyle diyordu: ‘Kurnazlık bozuk para gibidir. Onunla büyük ve değerli şeyler satın alamazsınız. Büyük ve değerli şeyler ancak dürüstlükle alınabilir.’ Nitekim, Türkiye hükümetinin bu teklifi dış dünyaya da şöyle yansıyordu: Almanya’da yayınlanan Der Spiegel şöyle yazmıştı: ‘Türk Cumhurbaşkanı hem Kürtlere hem de dış dünyaya şantaj yapmak için Kobanî’yi kullanıyor ve Kobanî’de yaşanacak bir katliamı göze alıyor.’ Aynı yorumun İngiltere’de ve ABD’de yayınlanan basında da olduğunu görürsünüz. Oysa ki hükümet Eylül ortalarında iç ve dış kamuoyunun baskısı ve ısrarlı çağrıları karşısında olumlu adım atmış, IŞİD vahşetinden kaçan yaklaşık 200 bin insana kapılarını açmış, Suruç’ta 100 bin kişilik kamp kurmuş ve insani yardımların önünü açmıştı. Ne var ki, aynı hükümet Mürşitpınar Sınır Kapısı’na sadece 50 metre uzaklıkta, sivillerin bulunduğu bir alanda patlayıcı yüklü bir kamyonla yapılan intihar saldırısında yaklaşık 100 kişi hayatını kaybettiğinde bu kez kılını dahi kıpırdamamıştı.

Kürtler Kobanî için acil insani destek istiyordu

“Türkiye’de ise böyle bir sosyo-politik ve sosyo-psikolojik atmosferde Eylül’den itibaren başta Kürtler olmak üzere çeşitli kentlerde insanlar sokaklara çıkıyor, seslerini yükseltiyor; barışçıl protesto eylemleriyle hükümeti ve uluslararası güçleri IŞİD’e karşı aktif göreve çağırıyor, Kobanî için Türkiye ve dünya kamuoyundan acil insani yardım, destek ve dayanışma istiyordu.

İmralı görüşmeleri Kobanî’yi de kapsayacak şekilde üst düzeyde sürüyordu

“Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak Türkiye’de Ocak 2013’te başlayan İmralı görüşmeleri yapılıyor, Çözüm Süreci devam ediyor, AKP hükümeti ile HDP arasındaki diyalog ve görüşme trafiği Kobanî’yi de kapsar şekilde en üt düzeyde sürüyordu. Ancak hükümetin Suriye iç savaşına yönelik teklifine PYD tarafından istenilen yanıtın verilmemiş olması, hem Kobanî’ye yönelik insani yardım beklentilerine ambargo uygulanmasına yol açıyor hem de Kürt sorunu bahsinde iki düzeyde de bir krizin başlangıç sinyallerini vermeye başlıyordu.

“Özcesi böyle bir kaotik ortamda Kobanî’den yükselen çığlığı duymak, sadece büyük bir trajediyle yüz yüze kalmış olan Kobanîli Kürtlere elini uzatmak, yüreğini açmak değildi; dünya ölçeğinde insanlığın ortak kazanımlarına, kültürel mirasına ve evrensel değerlerine meydan okuyan IŞİD karşısında ya insanlık, ya barbarlık ikilemi arasına sıkışmış herkesin bu ikileme amasız, fakatsız hangi yönde yanıt vereceği anlamına da geliyordu.

Bizim yazılı karar almadığımızı neden sormuyorsunuz?

“Çağrımızın amacını belirtmek istiyorum. Burada bir hakikat çarpıtılmıştır. Gerçek başka, gösterilen başkadır. Sorulan sorularda da peşinen HDP’yi suçlayan ve o yanıtları bekleyen tarzda oldu. Oysa olan şuydu: IŞİD saldırılarının ve hükümetin ambargo tutumunun sokakta protesto edilmesiydi, insanları IŞİD vahşetine karşı sokağa çağırmıştık. Bir de Türkiye ve dünya kamuoyunun Kobanî’ye yardım elini uzatması, destek ve dayanışma göstermesi için yapılmıştı. Başka bir şey yoktur. HDP büyük bir duyarlılıkla sadece basit bir çağrı ile yetinmiştir. Ben örgütlenmeyi çok iyi biliyorum. Bizim yazılı karar almadığımızı neden sormuyorsunuz? Örgütsel yazılı karar almadığımızı neden sormuyorsunuz? Biz yazılı karar alıp 50-60 il örgütümüze gönderseydik devasa olaylar yaşanırdı. Onun için yazılı bir karar almadık. Yapılmış PM toplantısının hemen arkasında olağan üstü PM toplantısı yapabilirdik. Yerinizde olsaydım acaba PM’yi olağan üstü toplantıya mı çağırdınız diye sorardım. Ama biz öyle yapmadık rutin toplantı aldık ve süren olayları değerlendirdik. Bizler bilinçli ve sorumluluk sahibi insanlarız, yumuşak bir çağrı yaptık. Duyarlılık sahibi olan insanlara bu çağrıyı yaptık.

HDP, HDK, DBP, DTK ortak sağduyu çağrısı yaptı

“O dönemde HDP’nin gündeminde daha stratejik olan Çözüm Süreci vardı. Hükümetle bizi karşı karşıya getirecek, gerek İmralı heyeti düzeyinde gerekse başbakanlık düzeyinde üst düzeyde süren görüşmeleri akamete uğratacak hiçbir adımı atmak istemiyorduk. O yüzden biz dengeli bir politika izliyorduk. O yüzden dikkat edilirse aşırılıktan uzak son derece yumuşak bir bir üslupla yetindik. HDP, HDK, DBP ve DTK eşbaşkanları ve eş sözcüleri olarak 10 Ekim 2014’te olayların hemen ertesinde ortak bir açıklamayla siyasi çevremizi bu sürecin sorumluluğuna çağıran bir açıklama yapmışız. Eş Genel Başkanlarımız ve sözcülerimiz demişler ki; ‘Bu kaotik ortamda hem Kobanî’yi sahipsiz ve yalnız bırakmayacak hem provokasyona zemin sunmayacak hem Çözüm Sürecini ayakta tutacak hem de halklarımızı saldırılardan koruyacak sağduyulu politikalar oluşturmak zorundayız.’ Bunu kendi çevremize yapmışız. Hükümete de çağrı var açıklamada. Kobanî konusunda atılan olumlu adımlara devam edilmeli, provokatörlerin örgütlediği ve sivil insanların katledildiği olayları önleyecek, tansiyonu düşürecek özverili mesajlar verilmeli denilmiş. Bu kadar soğukkanlı eşbaşkanları ve sözcüleri dünyada mumla arasanız bulamazsınız.

“Bütün bunlar yaşanırken ve sonrasında hükümetle görüşmelerimiz devam ediyordu. Bu görüşmeler devam etti, 28 Şubat’ta Dolmabahçe Bahçe Mutabakatı açıklandı. Biz bu ilişkiyi sürdürmüşüz, devam ettirmişiz 2015 yılına kadar hatta 7 Haziran’a kadar. Gösterilen başkadır gerçek başkadır, gerçek benim anlattığım şeklindedir.

Bizim çağrımızdan Erdoğan’ın açıklamasına kadar herhangi bir şiddet olayı yok

“Peki sorumlu kimdir? İddiaya göre HDP MYK’sının çağrısıyla sokağa çıkışlar çoğaldı, sokağa çıkışlar çoğaldığı için olaylar çıktı. Bu her şeyden önce bir varsayımdır, sayın soruşturma savcısı bir tahminde bulunmuştur. Bizim 6 Ekim’de yaptığımız çağrı var, Selahattin Bey’in ilk tweeti 20:20’de atılmış. Ondan bir ay öncesine kadar insanlar sokağa çıkmış ve tek bir kişinin burnu kanamamış. HDP açıklama yapmış 7 Ekim’e kadar hiçbir olay yok, peki neden peşin yargıda bulunduğu için bu suçlamaları yöneltiyor bize bir varsayımdan bahseden iddia makamı? Sizin sorularınızda da bu örtük suçlama var. Dönüp kayıtlarınıza bakabilirsiniz.

Erdoğan’ın uyarısı siyaseten doğrudur ama sokağı tetiklemiştir

“6 Ekim’den 7 Ekim ortasına kadar bizim tweetlerimize karşı hiçbir olay olmamış. 7 Ekim 14:30’da başka bir şey var ama. Türkiye’de olaylar olurken Erdoğan’ın 7 Ekim’de saat 14.30 sularında Antep’te konuşma yapmış. Erdoğan mülteci kampında konuşuyor. ‘Kobanî düştü, düşüyor’ cümlesini söylüyor. Erdoğan’ın konuşmasının tamamını okuyacağım. ‘Havadan bombalayarak bu sorunlar çözülmez. Yerde mücadele eden unsurlarla işbirliği yapılmadan bu iş çözülmez. İşte Kobanî düştü düşüyor’. Erdoğan siz karadan operasyon yapmazsanız durum değişmez diyor. Bir uyarı yapıyor ve bu uyarıyı doğru buluyorum.

“Ama ben sosyo-psikolojik olarak bu meseleyi anlatmaya çalışırım. Şengal’de yaşanan katliamı yaşayan taraf olsanız aklınıza ne gelir. Ben olsam ilk olarak kızım Asmin’e ne olur diye kaygılanırım. Erdoğan’ın cümlesi de bu. Acaba bu insanların sokağa çıkmasında bizim çağrımız mı Erdoğan’ın sözleri mi etkili olmuş. Bunu uzman değerlendirsin. Burada varsayımlardan hareketle ‘HDP çağrısı ile bu şiddet başlamıştır’ yorumunu yapamaz. Erdoğan’ın sözünü haklı olarak yerli yerine oturtmak istedim. Siyaseten Erdoğan yanlış bir şey söylemiyor ama sosyo-psikolojik açıdan bakmak lazım.

“Bu tespiti yapan sadece biz de değiliz. 16 Ekim 2014’te yaptığı bir konuşmada CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu şu tespiti yapmış: ‘Kobanî düştü düşecek dedi. Bütün olaylara kaynaklık etti. Eğer suçlanacak biri varsa, o yüksek yerde oturan kişidir.’ Bu da varsayımdır.

Eğer şiddet varsa bunun sorumlusu HDP değil iktidardır

“Velev ki, sokağa çıkışlar HDP’nin çağrısıyla çoğalmış olsun. İnsanların sokağa çıkması şiddet mi demek? Şiddetin esamesi bile olmayan bir çağrıda insanlar sokağa çıksa ne olur? Şiddetin esamesi olmayan bir çağrıdan suç üretmek önyargı ile olur. Eğer barışçıl bir eyleme, demokratik bir protestoya şiddet bulaşmış ve kan akmışsa bunun sorumlusu gerekli önlemleri almayan, görevini yerine getirmeyen siyasi iktidardır. Sorumlu siyasi iktidardır, çünkü eylemlerde, gösterilerde olası provokasyon girişimlerini önlemek, katılanların can güvenliğini sağlamak, yaşam hakkını korumak siyasi iktidarın/hükümetin görevidir.

“Bütün demokratik ülkelerde ve hukuk devletlerinde yargı sokağa çıkanları değil, onların güvenliğini sağlamayan iktidarı sorumlu tutar. Ama burası Türkiye ve burada herhalde işler böyle yürüyor. Bu çağrının amacından söz ettim, şimdi bu çağrının muhatabı kim ondan bahsedeyim. İddia odur ki biz bu çağrı ile devletin birliğini bütünlüğünü bozmuşuz. Burada da devlet, hükümet, siyaset gibi farklı işlevleri tarif eden siyasi kavram ve olgular birbirinin yerine iç içe geçirilmiş, suçlama çıtasını yükseltmek için bilinçli bir karışıklık yaratılarak devletin birliğini ve bütünlüğünü bozduğumuz iddia edilmiştir.

Çağrımızın muhatabı devlet değil hükümettir, hatta doğrudan hükümet değil onun Kobanî politikasıdır

“Ben sosyalist bakış açısıyla bir modern devlet anlatısı yapacak değilim, bu gerekli değildir. Ancak çağrımızın kime yönelik olduğunu ve muhatabının doğrudan kim olduğunu netleştirmek davanın seyri bakımından son derece önemlidir. Çağrımızın muhatabı devlet değil, hükümettir. Hatta doğrudan hükümet değil, hükümetin Kobanî politikasıdır. Hükümet ambargo uygulamış, biz de demişiz ki aç kapıları insani yardım gitsin. Hepsi bu kadar.

Biz iktidarın politikasını eleştiriyoruz diye Et ve Süt Kurumu bunu kendisine yönelik eleştiri olarak algılayabilir mi?

“Devlet içi boş bir kabuk değildir, kurumları olan organları olan. Sınıflı toplumların en büyük örgütlenme organlarından biridir. Devlet organlarının güçleri kimlerdir; yasama, yürütme ve yargıdır. Tabii ki bunlar değildir. İşte bütün devlet kurumlarının temsilcileri buradadır. Siz HDP Kobanî politikasını protesto etmiş dolayısıyla bizi protesto etmiş diyebilir misiniz? Parlamentoda bir milletvekili HDP hükümetin Kobanî politikasını protesto etmiş bizi protesto eder gibi bir sonuca ulaşabilir mi? Ben buradaki kurumlara soruyorum biz Kobanî politikasını protesto ettik diye Et ve Süt Kurumunu da protesto etmiş gibi bir sonuca ulaşılabilir mi? Devletin ister tamamı olsun ya da herhangi bir kurumuna ilişkin bir protesto meselesi yoktur ortada. Doğrudan devlete yönelik bir durum ortada yokken nasıl oluyor da biz devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmuşuz. Ortada AİHM kararı var ‘siyasi eleştiri ve ifade özgürlüğü kapsamında kalmıştır’ diyen. Biz sadece hükümetin Kobanî politikasını protesto etmişiz onun dışındaki her şey kocaman bir yalandır.

İktidar kendisine yönelik eleştirileri devlete yönelik eleştiriler gibi gösteriyor

“Türkiye’de faydacı bir siyaset anlayışı var, aynı zamanda oportünist bir anlayıştır. Bu söylediklerim devletin eleştiriden muaf olduğunu göstermez, dünyevi ve yaşama dair olan her şey politik eleştiri konusudur. Ancak bu ikameci zihniyet şöyle: Eski sistemde/rejimde, hükümet devlet iktidarının sadece organik parçalarından ve temel güçlerinden biriydi ve esas olarak yürütme işlevi görmekteydi. Bu temel organik parça arasında güçler ayrımına dayalı bağımsız statü ve eşitler ilişkisi üzerine inşa edilmiş güçler dengesi yürütmenin lehine bozuldu. Yeni sistemde/rejimde ise güçler dengesi yürütme/hükümet lehine bozularak ve temel güçler arasındaki ayrım çizgileri kaldırılarak yürütmeye tabi kılınmış, böylece devlet iktidarının organik bileşimini oluşturan bütün temel güçler, yürütmenin isteklerine ve ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir hiyerarşik ilişkinin birer parçası haline getirilmiştir. Böylece kendini devletin yerine ikame eden yürütme kendisine yönelik eleştirileri de devlete yönelik eleştiri gibi gösteriyor. Bu anlayış iddianameye son derece nüfuz etmiş durumdadır.

Hafız Esad örneği: Geriye kalanların ismini ister

“Yeni sistemde hükümet diyemiyoruz bizim memlekette acayip bir tekelleşme gelişti. Bu tekelleşme geliştikçe de onlar her şeyi isterler ve hepsini isterler. Hepsini istemek ne demektir? Bizim sosyalistler örneklerini Latin Amerika’dan verirler ama ben Suriye’den vereceğim. Suriye’de Hafız Esad, seçimler olmuş yüzde 96 oranında oy almış. Bir gazeteci Hafız Esad’la röportaj yapmış yüzde 96 gibi yüksek bir oyla seçildiğini söyleyip bir devlet başkanı bundan başka ne ister diye sormuş. Esad da geriye kalan 3,37’nin isimlerini ister demiş. İşte tekelleşme böyledir. Yaptığımız çağrıyla devletin birliğini bozduğumuz algısı bu abartının sonucudur. Siyaset alkol gibidir, şişede durduğu gibi durmaz.

Sedat Peker açıklıyor Türkiye’nin Suriye’de kimi desteklediğini

“Oportünist politikanın omurgası yoktur; sıvı gibidir, hangi kabın içerisine girerse onun şeklini alır. Bu politika hangi siyasi ortama girerse onun biçimine giriyor. Ancak bu politikanın faturası çok ağır oldu. Biraz önce olayların iç içe geçişini söylerken, o dönemde Türkiye de büyük bir risk altındaydı, hükümete de yapıcı uyarılar yapıyorduk bunlar dikkate alınmıyordu. IŞİD karşıtı koalisyon içinde 52 ülke vardı bunların içinde Türkiye de vardı. IŞİD ile mücadele ediyormuş gibi görünen ve başka işler yapan bir yerden tabii. İşte Sedat Peker açıklıyor mafya olmasına rağmen yalanlamıyor. Silahların nasıl ve kime gittiğini açıklıyor. Bak MİT demiyor SADAT yaptı diyor. Bunun araştırılması gerekmez mi?

Uyardık tedbir alınmadı onlarca katliam yaşandı

“5 Haziran 2015’ten itibaren IŞİD toplu katliamlara yöneldi. Bakın size bir bilanço vereyim. 5 Haziran 2015’te Diyarbakır’da HDP mitinginde 5 kişi, 20 Temmuz 2015’te Urfa-Suruç’ta 33 kişi, 10 Ekim 2015’te Ankara Gar Meydanı’nda 103 kişi, 12 Ocak 2016’da İstanbul-Sultanahmet’te 12 kişi, 19 Mart 2016’da İstanbul-Beyoğlu’nda 4 kişi, 28 Haziran 2016’da İstanbul Atatürk Havaalanı’nda 45 kişi, 20 Ağustos 2016’da Antep-Şahinbey’de 40’ı çocuk 56 kişi, 1 Ocak 2017’de İstanbul-Beşiktaş’ta (Reina) 39 kişi IŞİD’in bombalı eylemleriyle hayatını kaybetti.

“Daha sonra hükümet iki önemli adım attı. Birincisi çeşitli aksamalara ve sorunlara rağmen geç de olsa Mürşitpınar Sınır Kapısı açılımı, insani yardımların geçişine izin verildi. HDP’nin insani yardımlarının geçişine izin verildi. İkincisi peşmergenin geçişine izin verildi. Bu iki olumlu adımın altını çizmek isterim.

Olayları HDP’nin sırtına yıkmak dışında bir araştırma yapıldı mı?

“Kabul etmek gerekir ki, o tarihlerde sadece Kobanî’de bir insanlık trajedisi yaşanmadı. Aynı zamanda Türkiye’de de çeşitli illerdeki barışçıl protesto eylemlerine şiddet bulaştı, kan döküldü. Olaylarda yüzlerce insan yaralandı. 37 kişi hayatını kaybetti ve sonsuza kadar aramızdan ayrıldı. Özellikle bu olaylarda yaşamını yitirenlere rahmet diliyorum. İçtenlikle duygularımı paylaşıyorum. Ailelerinin ve yakınlarının acılarını paylaşıyor, sabırlar diliyorum. Bu olayların hamasetini yapıp timsah göz yaşı dökenleri bir yana bırakırsak bu topraklar acılarla yoğrulmuştur. Acı düştüğü yeri yakar. Ama devletler şunu yapar yakınlarının yüreğini soğutacak adalet mekanizmalarını işletebilir. Bu yapılabildi mi? Bu zamana kadar, olay ve olguları çok basit klişelerle HDP’nin sırtına yıkarak işin içinden çıkmak yerine çok yönlü bir araştırma yapıldığı söylenebilir mi?

Bu provokasyonlar Çözüm Sürecini bitirmek ve çatışmayı yeniden başlatmak amacıyla yapıldı

 

“Bu olayları provokasyon olarak nitelendiriyorum. Bu provokasyonun, Kürt sorununun demokratik çözümünü istemeyen bazı karanlık güçlerce İmralı görüşmelerini sona erdirmek, Çözüm Sürecini akamete uğratmak ve yeni bir silahlı çatışma sürecine zemin oluşturmak amacıyla yapıldığını düşünüyorum. O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum. Bunu sadece biz de söylemiyoruz. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, olayların sadece provokasyon olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda arkasındaki güçlere dair de tespitler yapıyordu: Efkan Ala şöyle diyor: ‘Batılı istihbarat örgütleri FETO’yü de kullanarak büyük bir provokasyon yaratmaya çalıştılar. O günün cemaat üyeleri, İran istihbaratı, Ortadoğu’daki istihbarat örgütleri… bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var. El ele vermezsek bu provokasyon engelleyemeyiz.’ Bunu kime söylüyor. İmralı heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder’e söylüyor. Kontrol edilemeyen güçler denildiği zaman herkesin ayağa kalkması lazım.

37 diyen devletin iddianamesi, 53 diyen devletin bakanı, 50 diyen devletin hükümeti hangisine inanalım?

“Örneğin, aradan 6,5 yıl geçtiği halde dahi, bu olaylarda kesin olarak kaç kişinin öldürüldüğünü bile bilmiyoruz. Erdoğan konuşmalarında 53 demiş. Hükümet Demirtaş başvurusunda AİHM’e 50 bildirmiş. Bu davanın iddianamesi 37 diyor. 53 diyen devletin başkanı, 50 diyen devletin hükümeti, 37 diyen devletin savcısı. Hangisi doğruyu söylüyor? Biz hangisine inanalım! Bu bir hakikati ortaya koyuyor. Ölüm somut bir olaydır tespit ederseniz.

HDP’nin 9 araştırma önergesi reddedildi

“37 insan hayatını kaybetmişse iktidar partisi (AKP) parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırmaz mı, olayların aydınlatılması ve gerçeklerin bütün yönleriyle açığa çıkarılması amacıyla bir Meclis araştırmasına öncülük etmesi gerekmez mi? Ne var ki, AKP böyle bir siyasi irade göstermediği gibi MHP ile birlikte, HDP’nin Meclis araştırması istediği bütün önergelerini reddetti.

AKP kendisine dokunan hiçbir konuda araştırma yapılmasına izin vermiyor

“HDP 17 Ekim 2014’ten Ekim 2020’ye kadar 9 tane önerge vermiş. Bu 9 önergenin hepsi reddedilmiş.

1-16.10.2014 tarih ve 859 sayılı

2-17.10.2014 tarih ve 874 sayılı

3-22.07.2015 tarih ve 147 sayılı

4-18.10.2016 tarih ve 3092 sayılı

5-26.07.2017 tarih ve 5115 sayılı

6-08.10.2019 tarih ve 3846 sayılı

7-26.08.2019 tarih ve 3452 sayılı

8-14.10.2020 tarih ve 2020 sayılı

9-21.10.2020 tarih ve 9350 sayılı önergeler. 2021’de vermişler mi sormadım.

“Ortada herhangi bir mahkeme kararı yokken 6 yıl boyunca HDP’yi karalamak ve suçlamak için, HDP Eş Genel Başkanlarını ve milletvekillerini suçlamak için bu kadar keyfi davranılırken bir basit Meclis araştırılması neden engelleniyor? Bu iki parti de başta AKP eğer ‘abdestinden eminse, secdeye gelmekten’ neden kaçıyor? Bu bir siyaset tarzıdır. 15 Temmuz’un Türkiye siyaset tarihini en ağır şekilde etkileyen olaylardan biri olduğunu kimse reddedemez. İktidar bu konuda verilen araştırma önergelerini de reddetti. Bu bir siyaset tarzıdır ve iktidar kendisine dokunan hiçbir konuda atım atmamaktadır.”

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir