Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Demirden Leblebi, Ateşten Gömlek

-Zeliha Altuntaş –

”Bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir…
Ateşten gömleği giyenler, demirden leblebiyi yiyenler…
Beri gelsin.”
Girdiği Yol’dan, verdiği ikrardan dönmeyen canlara aşkı niyazlarımızı sunarız
Gerçeğin demine Hû!..
Hakikat şehrinin yoluna giren,
Giren değil şehre varanlar mutlu.
Rıza pazarında ikranın veren,
İkrar veren değil duranlar mutlu.
O gizli esrara erdim diyenler,
Postumu meydana serdim diyenler,
Canımı canana verdim diyenler,
Diyen değil canı verenler mutlu.
Bırakın dünyanın kuru kavgasın,
Terk edin hevai nefsin hevesin,
Gönül cennetinden şeytan iğvasın,
Sürdüm diyen değil sürenler mutlu.
Meluli’m riyalı yolculuk hiçtir,
Yalan dava çalmak o da bir suçtur,
Demirden leblebi kırması güçtür,
Kırdım diyen değil kıranlar mutlu” 
                      Meluli

Aevilik İnancını, siyasi iktidarın bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı gibi kurdela keserek, özü boşaltılmış, göstermelik, görkemli bina açılışları ve törenlerle podyuma sunarak varedemeyiz. Zira bizim öğretimiz sadelik, incelik, gösterişsiz ve eşitlik üzerine temellendirilmiştir. ‘‘Nüfusun yüzde 98’nin Müslüman olduğu‘‘ söylemini dikte eden tekçi, statükocu, nepotizmci, vesayet zihniyetini simgeleyen, önsıralarda gücün, iktidarın temsilcileri olarak protokolda bulunan zatların memnuniyetine sunularak kabül görmeyi, onaylanmayı bekleyen bir öğreti değildir. Biz Alevilerin sorunu Türkiye Devleti’nin demokratik ve laik olmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, ne Cemevlerimize verilecek statü, ne de dedelerimize verilecek maaş çözüm olacaktır. Nihayetinde sorun TC’nin Din-Devlet ilişkilerinde konumlandığı yerdedir. Çözümde bu nedenledir ki, Diyanet İşleri Başkanlı‘ğının kaldırılmasıdır !!!

Alevilik İnancı, felsefesi ile düşünmeye, sorgulamaya; edebiyatı ile anlamaya, muhabbet etmeye; nefesleriyle ile vicdanlara, ruhumuza hitap etmeye ve evrelsel değerleri kendisine yapı taşı olarak temellendiren “İnsan-i Kâmil“ olmayı ve bunu bir yaşam şekline dönüştürerek, Rıza Şehri‘ nin temellerini atmayı düşleyen bir öğreti, bir yaşam şeklidir, dolayısıyla da yaşamın olduğu her yerde de Alevilik İnancı yaşanır, yaşatılır!!! Binaları kutsayarak, beton yığınlarına anlam yüklemeye gerek yok! Camilere benzeyen Cemevlerimiz; hocalara benzeyen dedelerimiz; iftar sofralarına benzeyen lokmalarımızla biz kendi kendimize asimile oluyoruz, başka kimseye de gerek yok.

Alevi Kurumları,  ne sadece matem orucunun tutulacağı, ne de kahvaltı masaları ve eğlence kültürü ile varlığı kabül edilecek yerler olmalıdır. Bu kurumlar, bünyelerinde cemevlerinin otantik yapısını da koruyarak, birer sanat, kültür, edebiyat, bilim merkezleri olmalıdır. Akışkan olan bilgiyi  zamana uyarlayarak, yorumlayarak, ekleyerek, çıkartarak; samimi dost sohbetlerinin yapıldığı, kinden, kibirden arınmış olan bir öğretinin etrafında BİZ olmalıyız. Ama BİZ’in içinde de BEN olabilmeliyiz. Tek başına düşünen, fikir üreten, söz söyleyen ve yaşamın içinde eyleyen tek tek özgür düşünceli, dik duruşlu bireyler olmazsak, olamazsak sağlıklı topluluklarda oluşturamayız.

Alevi Kültür Kurumları ve içlerinde barındırdıkları cemevleri ile, (cemevlerinin otantik yapısını koruyarak) “Köy Enstitüleri” modelini, ulus devlet anlayışından arındırarak kendine örnek almalı diye düşünüyorum. Her biri İnsan Hakları, Ekolojik Kriz, Ekonomik Eşitsizlik, Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve eşitsizliği, Azınlıklar ve  Hakları, Göç ve Mülteci Sorunları konusunda çözüm üreten, söz söyleyen, eyleyen ve bu konuda Hak ihlallerine uğrayan bireylere yol gösteren kurumlar olmalıdır. Zira demokrasinin olmadığı bir coğrafyada  biz Aleviler de kendi payımıza düşen adaletsizliğe, haksızlığa maruz kalıyoruz. Eşit Yurttaşlık Hakklarını elde etmenin yollarının eşitlikçi bir yapının oluşması ile gerçekleşeceğinin bilincinde olmalıyız. Dünyada Kadın Sorunu varken sadece Alevi Kadınlarının sorunlarına odaklanmak, “Rıza Şehri“ diyerek, Emek mücadelesinde yer almamak, “Doğa merkezli bir inanç“ olduğunu belirtip, Ekolojik ve iklim krizine katkı sunmamak, “CAN“ kavramını vurgulayıp, LGBTİ sorunlarına, mültecilere, göçmenlere “AMA“ diyerek başlayan cümleler kurarak ne düşlerini kurduğumuz, uğrunda bedeller ödenen Demokrasi özlemine katkıda bulunabiliriz, ne de Pir Sultan Abdal duruşu  sergileyebiliriz.

                                                                                                                                                   

  Kimlik kodlarımızı temsil eden Cemlerimiz,  ”Ölü giren can, diri çıkar cemden“ anlayışı ile felsefenin, edebiyatın, sosyo-ekonomik sorunların konuşulduğu, her bireyin can anlayışı ile kabül gördüğü ve bir olduğumuz rituelimizdir. Bu ritüeli yapmak için biraraya geleceğimiz yerlerin önemi yoktur. Ama “Köy Enstitüleri” bünyelerinde bu inancımızı, rituellerimizi sanat şöleni şeklinde yaşayabiliriz, yaşatabiliriz. Bu inancın bu kodlarını ancak sanat yoluyla çoçuklarımıza kodlayabiliriz. Öğretimizin iç terminolojisi Telli Kurân adı verilen bağlama cemlerimizin olmazsa olmazıdır. Bilgece, cesurca düşünce adına söylemek istedigimizi bir çok aşığımız bağlamarıyla dillendirmiştir. Yunus Emre,  Pir Sultan Abdal, Kul Himmet …gibi. Bu ozanların dilinden aktarılanlar öğretimizin özü, yani Yolumuzdur.

Platon‘un devlet manifestosunda olduğu gibi ”Biz devleti bütün toplumlar birden mutlu olsun diye kuruyoruz, yoksa bir sınıf ötekilerden daha mutlu olsun diye değil. Zira iyi yönetilen bir devlette  adaleti, kötü yönetilen bir devlet anlayışında da adaletsizliği yaşarız”.

Devlet tarafından yapılan Cemevleri içinde, bunu devlet olmanın gereğinin bütün vatandaşlara eşit uzaklıkta hizmet etmekten geçtiğinin bilinci ile yaklaşıp, bize sunulan hizmeti bir lütuf olarak algılamamak gerekiyor. Devlet kurumlarından birinin sandelyesini temsilen oturan zatlardan biri hadsizlik yaparak ”Ben Yaptım” derse , ”Hadi ordan!“ diyebilme cüretini gösterme bilincinde de olmalıyız diye düşünüyorum. Eğer ki eğilip bükülecek, kendi kimliğimizden, kendi özümüzden ödün verecek isek Pirlerimizin’ Yola boyun veren gelsin’ şiarını terketmiş oluruz. Bu beton yığınları içinde manadan uzak, egemen güçlere hizmet eden el pençe divan duran olmamalıyız ! Kendi bünyemizde devlet nedir?  niye vardır? ne kadar olmalıdır? sorularının cevaplarını ”Ortak bir Akıl” ile bir konsept haline getirip politik bir duruş sergilemeliyiz. Yağmura çıkarken, şemsiyeyi yanımızda bulundurmalıyız. 7 Bakanlığın, 13 Başkanlığın bütçesini geride bırakan Diyanet İşleri Başkanlığına 2021 Yılı‘ nda ayrılan ödenek takriben 13 milyar TL. Sağlık Bakanlığı ile aynı bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığının, asıl ve tek görevi, kız çocukları, kadınlar ve LGBTİ+ azınlıklar üzerinden ötekileştiren, ikincileştiren ve hedef gösterilerek nefret politikası oluşturmak dışında hiç bir işlevselliği olmayan ve özgürlükleri savunmak için değil de kısıtlamak için varlığını sürdüren bu din kurumunun laiklik ilkesi ğereği de sonlandırmak gerekir diye düşünüyorum. Siyasi iktidarın kurumu olan ve iktidarı simgeleyen ayrımcı ve nefret dolu politikaları ile Aleviler, Hiristiyanlar, Süryaniler, Museviler, Ezidiler  üzerinde baskı ve asimilasyon politikaları ile  sindirmeye çalısan laiklik ilkesine ters düşen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın söylemlerini kabül edecek, biat edecek, görmezden gelecek bir tutum içinde olamayız.

Nefret söylemleri  üzerinden tüm azınlıklara, kadınlara, Lgbti+’lere saldıran bu kurum CAN kavramını içselleştirmiş bizim inancımıza tamamıyla ters düşmektedir. Bu nedenledir ki ‘‘Diyanet işleri Başkanlığının kaldırılması‘‘ söylemi  boynumuzun borcu olmalıdır.

Alevilik Inancının duruşu muhalif bir duruştur, iktidar ile güç ile asla yanyana durmaz, duramaz. Semavi dinlerden ayrılmasının en önemli tutanaklarından  biri biat etmeme kültürü diyebiliriz. Felsefesini çıkartarak, düşünmeyi, sorgulamayı engellersek, sanatını çıkartarak muhalif duruşuna engel olursak, kayıtsız  ve şartsız biat kültürü  ile Semavi dinlere benzeriz.

Düşlerimize  gebe olduğumuz yarınlar için, sözümüzü, yolumuzu, gönlümüzü bireyleyelim!

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.