Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

DERSİM KATLİAMI 1938 7. BÖLÜM

Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar /S.Erenler@web.de –

 KÖŞKTE SEYİT RIZA RANDEVUSU

   CHP Tunceli Milletvekili  Hüseyin Aygün,   Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat ve Avrupa’daki Dersim Dernekleri Federasyonu’nun  yetkilileriyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e başvurarak  görüşme talebinde bulundu. Başvuruda, Dersim Katliamı’nın 74. yıldönümü olan    15 Kasım 1937’de  idam edilen ve cesedi bilinmeyen bir yere gömülen  Seyit Rıza ve altı arkadaşının  mezarlarının bulunması, Dersim Katliamı’na dair  bütün devlet arşivlerinin açıklanması  ve Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) harekete geçirilmesi için yaptığı görüşme  talebi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından olumlu karşılandı.

Milletvekili Hüseyin Aygün,  2006 yılında avukat  sıfatıyla  Elazığ idare mahkemesi’nde  “Seyit Rıza ve arkadaşlarının  mezar yerlerinin  70 yıl sonra   artık açıklanması  ve cenazelerin ailelere teslim edilmesi”  için dava açmış, Elazığ Valiliği  aleyhinde görülen davayı mahkeme reddetmişti.

Dersim’in Ruhani Lideri kabul edilen  Seyit Rıza, Tunceli’nin  Lirtik köyünde doğdu. Doğum tarihi 1862 veya 1863 varsayılıyor.  Seyit Rıza,  17 yaşındaki Reşik Hüseyin adlı oğlunun hükümet yetkililerinin elinde olduğunu bildiği için onu kurtarmak amacıyla1937 yılının Eylül ayında  hükümet yetkilileriyle görüşmek üzere Erzincan’a davet edilir ve Seyit Rıza orada  tutuklanıp, 14 günde idama mahkum oldu.  Seyit Rıza’nın son isteği oğlundan önce idam edilmesidir. Ama gözü dönmüş devlet yetkilileri oğlunu ondan önce asarak ona en büyük acıyı yaşatırlar.  Seyit Rıza idam edilirken şu sözleri söyler: “Evladı Kerbelayıme, be günayime ayibo, zulmoi cinayeta (evladı Kerbelayız, günahsızız,  ayıptır, zulümdür, cinayettir). Ve şu ünlü sözünü de söyler: “ Ben sizin hile ve yalanlarınızla başedemedim. Bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da  size  dert  olsun”   15 Kasım 1937’de oğlunun da bulunduğu 11 kişiyle birlikte idam edildi. İdam edilenlerden yedisinin mezar yeri hala bilinmiyor.  Seyit Rıza’nın idam edilirken yaşını  75’ten 54’e indirip, oğlunun yaşını da 17’den 21’e çıkartıp idam etmişlerdir.

1937  yılının  15 Kasım’ında idam edilen Dersim’in sembol isimlerinden Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat: “Başbakanın özür dilemesi doğru, ama faturayı Kılıçdaroğlu’na yüklemesi yanlış. O da acıyı bal eyleyen bir Dersim evladı.”

Rüstem Polat, Akşam Gazetesi’nden Ebru Toktar Çekiç ile yaptığı bir söyleşide böyle diyor. “Biz hiç bir zaman kin ve nefret içinde olmadık. Tüm partiler elbirliği ile bu konuyu açıklığa kavuştursun.”

Rüstem Polat: “Aleviler taa Kerbela’dan bugüne vahşeti, insanlık dışı uygulamaları yaşadı. Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce Alevi kılıçtan geçirildi. Nice olaylar yaşandı. Aleviler, sarp dağlarla çevrili Dersim’e sığındı, dağlara kaçtı. Bugün de Aleviler hep dağlık bölgelerde yaşar.”

   Dedenizin İngiltere Dışişleri Bakanı’na 30 Temmuz 1937’de mektup yazarak yardım istediği, bunun Atatürk’ü çok kızdırdığı söyleniyor sorusuna yanıtı: “Bu iddiayı asla kabul etmem. Dedem, hiçbir zaman İngiliz ajanı olmadı. Çünkü bu mektubu yazacak  dili, tercümanı, kudreti yok. Mektubu o sırada Suriye’ye sığınan Nuri Dersimi, yani Baytar Nuri yazıp dedemin imzasını atmış. Sanki Dersim’deymiş gibi olayları anlatmış.”

   Seyit Rıza’nın Kürdistan kurmak istediği iddiaları için ne diyorsunuz?

“Bunu isteyen Nuri Dersimi’dir. Seyit Rıza’nın, hiçbir zaman devlet kurayım diye bir niyeti yok. O sadece insanlarını, çoluk çocuğunu, aşiretini korumak için çalışmış.”

Peki Dersim operasyonu niye yapıldı?

   “Dersim’in kendi içinde, aşiretler arasında kavgalar yaşanıyor. Bunun üzerine devlet asayiş sağlamak için Nazimiye’de karakol yapıyor. O karakolda kimi askerler, kadınları taciz edince Dersimliler karakola saldırıyor. Dersimliler hep kayıtlarda ’asi, çapulcu, beyaz donlu’ olarak görülmüş, aşağılanmak  istenmiştir. Çünkü fakirler, patiska bulabildikleri için onu giyiyorlar. En sonunda Dersim’i denetim altına almak için 1936’da kurulan 4.Umumi Müfettişliği’nin  başına getirilen  Korgeneral Abdullah Alpdoğan, Dersim aşiret reislerini topluyor, silahlarını toplamak istiyor. Bazısı kabul ediyor, bazısı silahını vermemek için direniyor. Sonra operasyonlar başlıyor. Dedem, Ovacık’ın Birdo (Karaoğan) köyüne gidiyor. Askerler geliyor, tarıyor. Oğullarını, gelinini ve karısını, toplamda ailesinden 12, aşiretinden 45 kişiyi öldürüyor.”

Nasıl idam ediliyor?

     “Seyit Rıza herşeyini  kaybediyor. Erzincan Valisi ile görüşmeye giderken yakalanıyor ve Elazığ’a götürülüyor. Oğlu Reşik  Hüseyin, babasını ziyaret için Erzincan’a gidince, onu da cezaevine atıyorlar. Göstermelik üç şahit buluyorlar. Seyit Rıza’nın yaşı idama uygun olmadığı  halde, yalancı bir şahitle yaşı küçültülerek  idam ettiriliyor. Asıldığında yaşı 75’dir, ama 70 yaşında gösteriyorlar. Aynı şekilde oğlunun yaşı da idama uygun değildir, onun da yaşını büyütüyorlar. Sonuçta dedem Seyit Rıza, oğlu Reşik Hüseyin, Yusufhanlı Fındık, Şihan reisi  Usene Seydi, Demenan reisi Cebrail ve oğlu, Kureyşanlı Hasan ve Hayderanlı Kamer Ağa, Elazığ Buğday Meydanı’nda infaz ediliyor. Bu asılan kişilerin mezarları nerede?  Elazığ’da gömüldükleri yer konusunda  çeşitli rivayetler var. Mezar yerlerinin bize söylenmesi lazım. Yaktılar mı, defin mi ettiler, o bile bilinmiyor. Dedem asılırken, 40 lirasının ve saatinin oğluna verilmesini vasiyet ediyor. Bunlar nerede? Manevi değeri vardır.”

Başbakan’ın  özrüne yorumunuz?

“T.C Başbakanı Erdoğan özür dilemiştir. Olumlu ve anlamlıdır. Sevindim, teşekkür ederim. Keşke bu açıklamayı partisinin toplantısında değil de Başbakanlık veya Meclis’te yapsaydı. Daha bağlayıcı olurdu. Ne kadar samimi, ne kadar politik bir argümanla bunu yaptı, göreceğiz. Devlette devamlılık vardır. Bugün devleti AK Parti temsil ediyor. Dolayısıyla özür dilemesi gerekirdi, olması gerekeni yaptı. Ama yetmiyor. Devlet arşivleri açıklanmalıdır. Kaç  kişi göç ettirildi, tam anlamıyla kaç kişi öldürüldü? Dedemin mezarını söylesinler ki gidip mum yakayım, dua okuyayım, Fatiha okuyayım. Biz hiçbir zaman kin ve nefret içinde olmadık. Tüm partiler elbirliği ile bu konuyu açıklığa kavuştursun.

   Başbakan’ın Kılıçdaroğlu’na  dönük  Dersim eleştirileri için ne düşünüyorsunuz?

   “Başbakan Erdoğan gerekeni yaptı, ancak faturanın Kılıçdaroğlu’na kesilmesini kabullenmiyorum. Kimse Dersim’i siyasi amaçlı kullanmasın. Kılıçdaroğlu, Tuncelili acılı bir aileden geliyor, acıyı bal eylemiş bir Dersim evladıdır. Ayrıca bu konuyu gündeme taşıyan CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’e destek veriyorum, minnettarım.”

Dersim tartışmasını başlatan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, suskunluğunu Radikal Gazetesi’ne bozdu. Hüseyin Aygün, Dersim dosyasını açma yetkisinin AKP’de olduğunu ama iktidarın herhangi bir adım atmadığını savundu. Hüseyin Aygün, “Erdoğan, iktidarda olan partinin lideri ve ülkenin başbakanıdır. 2009 yılından bu yana sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırmak, Alevileri CHP’den koparmak için Dersim’i ağzına alıyor. Kamer Genç’in bağımsız olduğu dönemde Dersim’de yaraların sarılması için verdiği kanun teklifleri var. AKP adım atmak istemiyor. Mecliste dahi gündeme alınmıyor. Başbakan sadece istismar ediyor.” (İsmail Saymaz, Radikal Gazetesi)

AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, Tunceli adının “Dersim” olarak değiştirilmesi gerektiğini belirterek, “CHP sıcak yaklaşırsa, mutabakata dönüştürebiliriz,” dedi.  Metiner yaptığı yazılı açıklamada, önceki gün “Dersim katlimaıyla ilgili iki öneri ortaya koyduğunu”  belirterek, bunların Sabiha Gökçen Havaalanı’nın adının değiştirilmesi ve TBMM’de  “Dersim Araştırma Komisyonu”  kurulması olduğunu ifade etti. Metiner, CHP’nin bu iki öneriye sıcak bakması halinde “Dersim ile ilgili tarihsel yüzleşmenin yapılabileceğini” belirtti.

AKP Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın  23.11.11  tarihindeki il başkanları toplantısında  1936-1939  Dersim katliamı üzerine  özür dilemesi, bir Türk hükümet yetkilisinin ülkenin geçmişinde devlet yönetimi adına işlenen suçlar, hatalara ilişkin ilk özür oldu.

Yıllarca sürgün kaldıktan sonra  Tunceli’ye yerleşen ve  1993’te de Almanya’ya iltica eden Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat (62) Başbakan’ın devlet adına özür dilemesini Akşam Gazetesi’ne şöyle değerlendirdi: ”Özür önemli ama yetmez. Dedem Seyit Rıza’nın nereye gömüldüğünü bilmek istiyorum. Arşivler açılsın, mezar yeri açıklansın. Katliamda can veren yakınlarımın mezarını bilmek istiyorum. Bu en temel insanlık hakkıdır. Dedemizin kabrini ziyaret etmek istiyoruz.” (Akşam Gazetesi, Ömer Emlik, 24.11.11)

   Başbakan Erdoğan’ın Dersim katliamı özründen sonra gösterdiği devlet belgeleri.

   Belge 1- Dersim Raporu: Çeşitli tarihlerde Dersim raporları hazırlanıyor. Şu rapor sadece 100 adet bastırılarak zata mahsus olarak, bu notla belli yerlere gönderilmiş bir rapordur. Deniliyor ki: “Dersim, Hükümet-i Cumhuriye için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kat’i bir ameliye yapmak ve ihtimalat-ı elimeyi ‘önlemek, selamet-i memleket namına farz-ıayndır.”

Belge 2 – Tunceli Kanunu: Kanunun ilk maddesinde şu belirtiliyor: “Tunceli vilayetine, korkomutan  rütbesinde bir zat vali ve kumandan olarak seçilir.” Sonra, bu vali ve kumandana yasada çok enterasan haklar tanınıyor. Mesela aileleri bir yerden bir yere göç ettirebilir.

   Belge 3 – Ölü Sayısı: Jandarma komutanlığından Başbakanlığa gönderilen belgede Dersim’e yapılan müdahalenin ölü, diri ve teslim olanların bilançosu veriliyor. Buna göre 1936,1937,1938 ve 1939’da toplam 13 bin 806 kişi öldürüldü. Belgenin altındaki imza çok ilginç. Faik Öztrak. Dahiliye vekili, yani İçişleri Bakanı.

 Belge 4 – BAKANLAR KURULU KARARI: Tunceli’den 11 bin 683 kişinin sürüldüğünü belirtiyor. 2 bin kişinin daha sürülmesini karara bağlıyor. Başbakan kim biliyor musunuz? Celal Bayar. Reisicumhur İsmet İnönü. İmzalardan bir isim daha dikkatimi çekti. Bayındırlık Bakanı da Ali Çetinkaya…

Belge 5 – 1938 TARİHLİ RAPOR: Dersim operasyonlarının hemen ardından, Sason’da yapılan temizlik ve takip operasyonlarının raporu. Sason bölgesinde 384 kişinin öldürüldüğü, teslim olanların batıya göç ettirildiği ifade ediliyor. Tarih 28 Eylül 1938. İmza: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya…

1938  Dersim katliamında Devletin işlediği suç Başbakan Erdoğan’ın özrü ile resmiyet de kazanmış oldu.  Bu tarihimizde  bir ilktir. Devlet hangi suçu işlemiş olursa olsun onunla yüzleşmekten sürekli kaçındı. Kendisiyle yüzleşip hesaplaşamayan devlet,  hukuk devleti olma alanında da ilerleme kaydedemediği gibi, geleceğe de umutla bakılmasını engelliyor. Tarihi anımsatma, devlete, kişiye veya bir kuruma  gelecekte yapılacak   kötü şeylerin yapılmasını engelleme misyonu yükler.

Yazar Zülfü Livaneli Vatan Gazetesi’nde yayınlanan köşesinde  Dersim’de yaşananları, belgesiyle İhsan Sabri Çağlayangil’in ağzından aktarıyor ve  diyor ki: “Eğer Dersim meselesini, bugünkü siyasi mücadelenin bir parçası olarak değil de gerçekten aydınlanmasını istediğimiz bir dönem olarak anlamak istiyorsak, bu belgeyi tekrar okumakta yarar var.”

“Bu belgeyi 20 Kasım 2009’da, bu köşede yayınlamıştım. Tartışma götürmeyecek kadar açık, net bir belge. Dersim olaylarının baş görevlilerinden birisi olan Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in ağzından, yani birinci elden aktarılıyor.

   Eğer Dersim meselesini, bugünkü siyasi mücadelenin bir parçası olarak değil de gerçekten aydınlanmasını istediğimiz bir dönem olarak anlamak istiyorsak, bu belgeyi tekrar okumakta yarar var. O zaman göreceğiz ki Seyit Rıza ve arkadaşlarını astıran Mustafa Kemal değil. Tam tersine, onun affedici, merhametli yanını bildikleri için, her türlü yasayı çiğneyerek acele eden ve Kemal’den çok Kemalci olan işgüzarlar.

   Hep söylediğim gibi Kemal başka Kemalist başka. Bu nüansı kavramadan tarihimizi doğru bir biçimde anlayamayız.

   Son bir not da şu: Atatürk affeder, hayatlarını bağışlar korkusuyla Seyit Rıza ve arkadaşlarını alelacele otomobil farlarında idam eden bu ‘Kemalistler’ kimlerdi acaba? ‘Atatürk’ü sevmek ibadettir’ diyen ama onu hiç anlamamış olan, dönemin başbakanı Celal Bayar ve sonradan Adalet Partisi   hükümetlerinde bakanlık yapacak olan Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil.

İhsan Sabri Çağlayangil,  anılarında  Seyit Rıza ve arkadaşlarının ve 17 yaşındaki oğlunun 15 Kasım 1937’de idam edildikleri geceyi şöyle anlatmaktadır. “Aradan aylar geçti, Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk  Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç (aslı Soyungeç Z.L.) Köprüsü’nü açmaya gidecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki; ‘Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim Harekatı bitti. Beyaz donlu (giysili) altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmasına meydan vermeyelim.’

1937 yılında  resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra, Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler ‘asılacak asılsın’ ve Atatürk’ün karşısına  beyaz  donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun. O dönemde Elazığ Valisi Şükrü Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Sezerli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşıydı.

Şükrü Sökmensüer, ‘sivillerden, Emniyet Genel Müdürlüğünün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait,’ dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Beye’e gittim. Savcı için, ‘Kural dışı bir şey yapmaz, mümkün değil,’ dedi.

Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığı’ndan da  bir şifre aldığını ama mahkemelerin  Cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bana bildirdi. Ve ekledi.’Ben de mahkemeleri etkileyemem.’

Oysa biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.

Savcı yardımcısı hukuktan sınıf  arkadaşım. Bana, ‘sen valiye söyle, bu savcı rapor alsın gitsin, ben senin istediğini yaparım,’ dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı, rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğimde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu.. Hakimle konuştuk. Kendisi  kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir, CHP devri. Herkes çekiniyor.

Hakim bana, ‘Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak Pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz’ dedi.

O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.

Abdullah Paşa, sıkıyönetim kumandanı olarak tasdik edecek. O da, ‘yukardaki karar tasdik olunur’  demiş, basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya ‘Abdullah Paşa’nın idamı diye yazsanız kendisi asılacak. Hakime  dedik ki: “Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki.”

Hakim:”Başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirip attı. Ben de kendilerine sordum. “Sizin  saat 17.00’den  sonra  davaya devam ettiğiniz olmuyor mu? “

“Ooo, çok oluyor. Gün oluyor, dokuzlara, onlara kadar çalışıyoruz,” cevabını verdi.

“Eee, sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da  baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Pazartesi günü 24.00’ten başlıyor, “dedim.

Hakim: “Elektrikler kesiliyor” dedi.

Ona da çare bulduk. Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız.

Hakim bu defa; “samiin (hazır bulunanlar, şahitler) yok,” dedi. Ona da çare bulduk.  Samiin de getiririz. Kaç kişi asılacak? Onu karardan önce söyleyemem, dedi. Ama ekledi: “Savcı 27 kişinin idamını istedi. Biz ona göre mi hazırlığımız yapalım?  Bilemem, dedi.

Ceza İnfaz Kanunu  her asılanan ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehba kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu.

Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. ‘Peki’ dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı.

Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar okununca  hakim ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarptırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. ‘idam Çino’ diye vaveyle koptu.

Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehbaları görünce durumu anladı.

   “Asacaksınız,” dedi ve bana döndü.

   “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?”

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi.

Son sözünü sorduk.

   “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz,” dedi.

Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye  pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti.

Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti.

“Evladı Kerbelayime, be gunayime, Ayıvo zulimo. Cinayeto, (Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.)” dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akibetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürüne; “ben üşüdüm, otele gidiyorum,” dedim.

Seyit Rıza’nın idamı öncesinde  Atatürk  Elazığ’daydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.