Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Az müsaade beyler

– Kenan Taşkesen –

Yazımsal eleştirilerin önemini, kavrayış, irdeleme, öze inme, anlaşılmamışı anlaşılır kılma, varsa karşı tez üretmek, yoksa öz eleştirel yaklaşım bakımından ortodoksi radikallikle kutsadığım bir yöntemdi.

‘Yöntemdi’ diyorum çünkü bu masalvari anlayışın toplumsal bir karşılığının olabilmesi için demokratik nüvesi olan sivil kurum temsilcilerinin de bu konuda öncülük ve önderlik yapması gerekmektedir. Yani öncelikle bu kurum temsilcilerinin, sistemin müktedirlerinden farklı olarak eleştiriye açık, eleştiriyi göğüsleyecek özgüvene sahip olmaları gerekir. Bu da elbette bilinç meselesidir.

Bu bilinçten uzak bireylerin yönetimindeki kurumların, öz itibarıyla karşısında duruyormuş gibi yaptıkları sistemin başka bir versiyonunu, hüküm sürdükleri alanlarda uygulamaktan çekinmedikleri görülmektedir. Ve bunu da sözüm ona kurumu koruma adına yaparlar. Oysa koruma refleksli bu davranış, o kurumun sonunu hazırlamaktadır. Bunun ya farkında değiller ya da esiri oldukları egolarına kurumları kurban etmeyi göze alabiliyorlar.

Toplumun bu kadar kendi kültürüne yabancılaştığı bir dönemde ve her yapılanın bilinç dışı alkışlandığı süreçte yazımsal eleştirilere kim ne kadar kıymet verir? Ya da gerçekten yazımsal eleştirilerin bir önemi var mıdır? Yoksa kitle psikolojisiyle örgütlü bir linç girişimine mi maruz kalacağız?
Bilinmez.

Yöneticilerin pohpohlanmayı sevdiği, aksi sedaya tahammül edemedikleri, yönetilenlerin ise değirmene su taşıdığı bir ortamda kim, kime, neyi, yazarak ne kadar anlatabilir ki?

Birey olarak fikrimin yettiğini pratik örgütlülüğümde hayata geçirmeye çalışmış, tavana hizmet değil de, tabandan bir başlangıç yapmayı önüme hedef koymuş, bu konuda hatırı sayılır bir kitle ile de buluşmuş olup fakat son minvalde duyarsız büyük yığınların suskunluğu ile sinmiş ve kenara çekilme kararı almış biri olarak (ruh ve beden sağlığım için) bu mecrada yazmayı hiç düşünmedim.

Fakat son dönemde hatırı sayılır birkaç dostun üstü kapalı serzenişi bu yazıyı yazmaya itti beni.

SÖZ MECLİSTEN İÇERİ 

Tarihsel bütünsellik içerisinde  her dönem iktidar karşıtı olan Alevi toplumu, mevcut iktidar anlayışına karşı duruşunu neden ve niçinlerle ortaya koymuş, verili sistemin yoz, gerici yol ve yöntemine karşı kendi alternatifini sunmuş, başka bir deyişle yaşanılası bir sistemi var etme mücadelesini vermiştir.

Verdikleri bu mücadelenin hangi sınıf katmanlarının çıkarına olduğu aşikar olduğundan, Rumlar’dan, Ermeniler’e, Kürtler’den Türkmenler’e kadar çok farklı etnik gruba dahil, fakat ortak çıkarları bir olan binlerce insanı rızalık temelinde ortak yaşam koşullarında birleştirmiştir. Ki tanrısal anlayışlarını da yaşam felsefelerine göre uyarlamış, vardan var olma, tabiat ve insan ilişkisinin ortak paydasını tanrısal yaratıcılığın gereği saymıştır.

Öz ve biçim ilişkisini yakalayan Alevi önderleri, ön gördükleri sistemin pratiğini var oldukları her alanda yaşama geçirmiş, söylem ve eylem birliğini sağlamışlardır.

Ki bu söylem ve eylem birlikteliği çoğu zaman dar ağaçlarında pirlerin, dervişlerin ve taliplerin son sözleri olarak tarihsel benliğe kazınmıştır. Yani günümüzde olduğu gibi içeride aslan kesilip, dışa karşı el pençe durmamışlardır. Yada haq divanına giderken kimsenin hakkı yenilmemiştir. Bu nedenledir ki haq ve hakkaniyet terazisi bozulmamıştır.

ALEVİ BURJUVAZİSİ 

Monarşik düzene karşı verdikleri savaşlarda ağır yenilgiler yaşamış olan Alevi toplumu, varlığını devam ettirebilmek için yüz yıllar boyu sığındıkları dağlık bölgelerden yaşamışlardır. Tabiatıyla sanayileşme sürecine yabancı, sanayi üretim pazarından da bihaberlerdi. Ta ki 1960’lardan başlayarak şehir yaşamına adım atmaya kadar feodal üretim ilişkisinden başka bir üretim şeklini bilmemektedirler.

Bu başlangıcın sebebi esas olarak ekonomik bir zorunluluktu. Fakat dünya konjektöründe esen devrim rüzgarıyla birlikte kendi tarihlerine hiç de yabancı olmayan ortak üretim, birlikte tüketim anlayışını herkesten önce kavrayıp özümserler. Buna bir de işçileşme dolayısıyla sendikalaşma bilinci de eklenince, ezilen halk katmanından gelmeleri, sol söylemlerin toplumsal öğretileriyle orantılı olması Alevi toplumunun sol cenahta saf tutmasının kaçınılmaz sonucu olmuştur.

Fakat şehirleşmenin kaçınılmaz sonucu olarak da kapitalist üretim ilişkisiyle tanışık olmaya başlayan Alevi toplumu, uzun bir süre boyunca köylü ve işçi tabanlı bir toplum olmanın yanında, bireyler bazında da küçük esnaf, orta esnaf hatta şirketleşme boyutunda sınıfsal farklılıklar yakalamaya başlamışlardır. Ancak bu oran bütünün yanından minimalize bir kişisel girişim boyutundaydı. Ama yine de toplum kesiminde sınıfsal ayrımın başlangıcıdır bu süreç. *

Burada bir parantez açarak ustaların, araştırmacıların affına sığınarak bir açıklama yapmam gerekir. Yukarıda yüzeysel olarak değindiğim her bir konu başlığının, başlı başına bir alan çalışması olduğunun farkındayım. Ve her paragrafın da neden ve niçinlerini sayfalar boyu yazmam gerektiğinin bilincindeyim. Fakat bildiğim başka bir gerçek var ki, günümüzde insanlar uzun yazıları okuma zahmetine katlanamadıkları gibi içeriğine de bakmaksızın geçiştirdiklerini iyi bildiğimden, elimden geldiği kadarıyla özet geçip günümüz örgütlülüğüne gelmek istiyorum. Belki birkaç kişi okur diye de umut ediyorum.

* Küçük burjuvalaşma dediğimiz, ülkedeki bu sürecin topluma mahiyeti, esasen devlet destekli kurulan, artık temsiliyette bulundukları sınıf karakterleri gereği çıkarını egemen sınıfın içinde arayan Alevi  burjuva örgütlülüğü devlet destekli, milliyetçi denilecek kadar 72 millet anlayışına mesafeli, ezilen toplumun çıkarı ile çatışan Cem Vakfı gibi kurumlar eliyle hızlı bir şekilde örgütlendirildi.

Elbette bu da kendiliğinden gelişen bir olgu değildi. Özellikle 1990’da büyüyen toplumsal sol muhalefet ve Kürt halkının istemlerine karşı duyarlı olan Alevi toplumunu ehlileştirmekti tek amaç. Bunun için de havuç ve sopa taktiğini ustaca kullandılar.

Ülkedeki gelişmelerin yansımaları elbette ülke dışında da görülecekti. Ve başlangıçda Alevi derneklerinde bayrak ve M.Kemal resimlerinin asılmasının tüzüksel gerekliliği, süreç içinde Avrupa’da yaşayan canlar tarafından büyük oranda kaldırıldı.  Ve 72 millete bir nazarla bak anlayışına aykırı bu tutum mahkum edildi.

Bu mahkümiyet olgusu aslında sınıfsal bütünselliğin ortak payandasıydı. Çünkü Türk Alevileri kadar Kürt Alevileri de aynı toplum katmanında yer almakta, dolayısıyla bu ayrımcı yaklaşım sadece Kürt Alevilere değil kendisini Türkmen yada Türk Alevisi olarak tanımlayan canların da  sınıfsal anlayışına aykırıydı.

Sınıfsal diyorum çünkü bu, alenen bir bayrak meselesi değildi. Bu, sistemin bölücülük anlayışının ürünüydü ve hedef Alevileri bölmekti. İşte bu bölücülüğe karşı duran her bir canı saygıyla anmak lazım.

Avrupa’da yaşayan Alevilerin bu duruşu göreceli bir kazanım sağlamış, ulusalcı temelde ısrar eden belli kimlikler örgütlülükten ayrılmış fakat temelden yayılan o anlayıştan bir bütün olarak Alevi kurumları arınamamıştır.

Bu öylesine derine işlemiş bir yabancı kültürdür ki günümüzde yaşadığımız örgütsel sorunların temelini oluşturmaktadır. Bu temel yabancılaşma kültürü burjuva kültürünün kendisidir.

Unutulmamalıdır ki her bir birey ait olduğu sınıfın çıkarına hizmet eder. Çünkü maddi ve manevi kazanımı dahiliyetinde olduğu sınıfın kazanımındadır. Rant meselesidir yani. Rantçılığı sadece maddi kazanımlar kivsesine hapsetmek doğru değildir. Kişisel kimlik kazanım ihtiyacı, muhtevası farklı popülist dürtülerin tatminliği de bir rant meselesidir.

Ve kişi bu muhtevaya odaklandığı andan itibaren, tüm toplumsal kazanımları bu uğurda feda etmekten kaçınmaz. Öyle ki yüzyıllar boyu canla, kanla sokaklarda, barikatlarda kazanılan toplumsal hakları bile pazarlamaktan çekinmez ve bunu yaparken de karşı duran her bir bireyi müthiş bir kinle sindirmeye çalışır. Hatta karşı çıkma potansiyeli olan herkese bu baskıyı uygular.

Hak gaspları, yok saymalar, itibarsızlaştırmalar, heleki seçim dönemlerinde burjuva siyasetine rahmet okutulacak yöntemlerle organize bir operasyon çekilir.

Velhasıl mesele derin. Benim de asıl alanım sanat. Ve ben toplumsal dönüşümün sanatla olacağına inanan bir insanım. O yüzden de toplamda yedi sene sanat yöneticiliğini yaptım bu kurumlarda.

Neden mi bıraktım?
Siz, AKM’lerimizin değerli üyelerinin duyarsızlığından dolayı bıraktım.
Neden mi?
Çünkü tarihsel hafızasını sanata borçlu Alevi toplumunun örgütünde sanat sorumlusu olarak bizim oy hakkımız yoktu.

Söyledik. Duydunuz, sustunuz. Oysa sanat insanları siyasetten felsefeye, bilimden sanata, sosyolojiden mitolojiye kadar her alanda söyleyecek bir iki kelimesi olan, yazacak iki satır yazısı olan insanlardır.

Sanat insanların bu kurumlarda bütçe hakları yoktur. Oysa her alanın bütçesi var. Ki bu bütçeyi üye olarak da sen veriyorsun. Ha bu bütçeyle ücretsiz sanat kursları açacaktık. Yani sizin, bizim çocuklarımız için bütçe gerekliydi. Kitap çıkaracaktık, çıkardık da kendi gücümüzle sadece öykü kitabı çıkarabildik. Oysa şiir de vardı, resim de, mektup da vardı. Film çekecektik. Çektik de ama bir tane kısa filmin bir kısmına yetti paramız. Sonra önce sustuk. Sonra çekildik. Şimdi herkes rahattır sanırım.

Gerçek sanat insanları itaat etmez, biz de itaat etmedik. Onlar dik durdukları için her toplum yöneticilerini rahatsız eder. Biz de rahatsız ettik. Ve her toplum yöneticileri de kendilerine uygun “sanat” insanlarını kollarlar. Huzurluyum bu yüzden kimse bizi kollamadı. Ama halktan insanlar bizimleydi. Sayıları 5-6’yı bulan AKM yöneticilerimizin emeğini kutsalım diye taşıyorum.

İnsan sanattan neden mi çekinir?

Çünkü sanat gerici toplumlarda muhalif, ilerici toplumlarda özgürlükçüdür. Biz hem muhalif hem özgürlükçüyüz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.