Sal. Şub 3rd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

ATATÜRK DÖNEMİNDE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ VE ALEVİLER

-Dr. phil. Hüseyin Akpınar-
-Konuya Giriş-
Bu makalede, anlatmaya çalışacağımız, yada açıklığa kavuşturmak istediğimiz, konu şudur. Mustafa Kemal(Atatürk) döneminde(1919-1938), Türkiye’deki din ve devlet ilişkileri konusunda, yada din ve vicdan özgürlüğü üzerine, bazı yeni düzenlemeler yapılıyordu. Bu yeni düzenlemeler, Anadolu Alevileri açısından, ne anlama gelmektedir? Aleviler için Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü varmıdır?
Bu dönemle ilgili Aleviler’in yanılgısı nedir? Türkiye’de gerçekten Laiklik uygulandımı? Din ve Vicdan özgürlüğü yaşandımı? Var olan sistemi nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Laiklik, devlet ile din işlerinin, birbirinden ayrılması demektir. Din ve devletin ayrı ayrı kendi alanlarında kalmasını gerektirir. Türkiye’de ilk olarak Laiklik ilkesi 1937 yılında anayasaya girdi. Ama, anayasaya girmesi fazla bir şey ifade etmiyordu, çünkü diğer yasalar ve uygulamalar, dini kurallara bağlı kalınarak yapılıyordu.
Din özgürlüğü demek, her dinin serbest olması demektir. Herkes istediği dine inanma ve inanmama kararını kendisi verir. Her hangi bir dine ait olma yada olmama hakkına, ait oldugu dinden ayrılma hakkına ve dini değiştirme hakkına, sahip olmak demektir.
Vicdan özgürlüğü ise, herkesin özgürce, kendi vicdanına göre düşünmesi ve davranması demektir. Herhangi bir tavır yada davranış konusunda, hiç bir dış baskıya maruz kalmadan, herkesin kendi vicdanına göre karar vermesi yada davranması demektir.
Şimdi konumuz açısından, bu üç önemli terimi, (Laiklik, Din özgürlüğü ve Vicdan özgürlüğü) kısacada olsa tarif ettikten sonra, Türkiye’de, Mustafa Kemal dönemi yapılan, değişme ve gelişmeleri daha somut değerlendirebiliriz.
Mustafa Kemal Dönemi(1919-1938) Değişme ve Gelişmeler
Mustafa Kemal önderliğindeki ‘Bağımsızlık Hareketi,’ emperyalist müdahale ve işgale karşı verilen bir mücadele olduğu anlayışıyla, uluslar arası politikada Sovyetler Birliği tarafından, hemen hemen sürekli destekleniyordu. Bu önemli dış destek ve güvence varlığı, iç politikalarda Mustafa Kemal hükümetine daha ayrımcı ve baskıcı uygulamalar için cesaret veriyordu. Uluslararası güç dengeleri ve politik ilişkiler, bu anlamda, Mustafa Kemal’in bağımsızlık hareketi lehineydi.
1918 yılında, 1. Dünya savaşı sona ererken, aynı yıl yapılan Mondros ateşkes anlaşmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti’de, sona eriyordu. Osmanlı Devleti ve toprakları bir dağılma ve işgal edilme süreci yaşıyordu. En son, yunan ordusu, 1919 yılında İzmir’e çıkıyordu.
Mustafa Kemal, 1919 yılının Mayıs ayında, Samsuna çıkıyor ve oradan, yapılan dış müdahalelere ve işgallere karşı, bağımsızlık mücadelesini başlatıyordu. Aynı yılın Temmuz/Ağustos aylarında, Erzurum kongresi ve Eylül ayında da, Sivas kongresi(4-11 Eylül) toplanıyordu.
22 Aralık 1919 tarhinde, Mustafa Kemal, alevi-bektaşi toplumunun desteğini almak için, Hacı Bektaş Veli derhanının Postnişini olan Ahmed Cemaleddin Çelebi’yi ziyaret ediyor. Mustafa Kemal, alevi bektaşi toplumuna, haklar ve özgürlükler konusunda, bazı sözler veriyor. Hatta kurulacak devletin adının ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olabileceğini söylüyor. Bu düşünceleri olumlu karşılayan A. C. Çelebi, Mustafa Kemal’in yannda olduklarını söyleyerek, kendi dergahının kasasında birikmiş paralardan, büyük miktarda maddi yardımda bulunuyordu.
Mustafa Kemal, Ahmed Cemaleddin Çelebi’ye, kendi prestijini kullanarak çevresinden asker toplamasını öneriyor ve A. C. Çelebi bu doğrltuda bir çağrı yaparak, Sivas Tokat, Amasya, Çorum, vb. şehirlerden, önemli sayılarda asker toplamayı başarıyordu.
Mustafa Kemal, Amasya, Erzurum, Sivas kongrelerinde ve sonrası özel görüşmelerde, Alevilere yaptığı vaadlerin yada temennilerin aynısını veya benzerlerini Kürt aşiret önderlerinede yapıyordu. Kürt halkının bütün demokratik haklarının Anayasa’da garanti altına alınacağını söylüyordu. Bu vaadlere inanan, özellikle Koçgiri’liler, Mustafa Kemal’e her alanda büyük destek verdiler. Verilen bu destekler, yapılan vaadlerin, yeni Anayasa’da hiç yer almadığının görülmesine kadar, devam ediyordu. Mustafa Kemal’in, ister Aleviler’e verdiği sözler olsun, ister Kürtlere verdiği sözler olsun, hiç birisi yapılan Anayasa’da yer almıyordu. Özellikle Koçgiri’liler bu duruma ihtirazda blunuyorlardı.
4-11 Eylül 1919 Sivas kongresinden sonra, bağımsızlık hareketinin, İstanbul hükümetiyle ilişkileri koptu. 23 Nisan 1920 yılında TBMM(Türkiye Byük Millet Meclisi) Ankara’da toplanıyor ve 3 mayıs 1920’de Mustafa Kemal önderliğinde bir hükümet kuruluyordu.
10 Ağustos 1920 de, Osmanlı iktidarı, Sevr anlaşmasını imzalıyor ve Anadolu topraklarının paylaşılmasını kabul ediyordu. Sevr’e göre doğu Trakya ve İzmir yunanlılara veriliyor, Ermenistan’ın bağımsızlığı tanınıyor ve Kürdistan’a ise otonomi tanınıyordu. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın dışarıdan müdahalelerine karşı ise, Anadolu’da içten içe kabaran, büyük bir tepki gelişiyordu.
20 Ocak 1921 yılında, 24 maddelik ilk Anayasa, TBMM tarafından kabul ediliyordu. Bu Anayasa’da din ve vicdan özgürlüğü düzenlemesi yapılmamıştı. Böylece, eskiden(osmanlıdan yada Tazminat döneminden) kalma, yarı dini devlet niteliğindeki yasalar, geçerli sayılıyorlardı. Bütün yasalar islam fıkığına uygun yapılacaklardı. Osmanlı devletindeki Şeyhülislam kapatılıyor ve onun yerine bir ‘Şer’iye Vekili’ görevlendiriliyordu. İslam hukukuna ait olan görevleri bu Şer’iye Vekili yerine getirecekti.
Mustafa Kemal’in, Alevi–Bektaşiler’e yada Kürtler’e verdiği sözlerin yada vaadlerin hiç birisi, Anayasa’da yer almadığından, bunların sadece birer taktik olarak söylenmiş sözler olabilecekleri düşünülüyordu.
Kandırıldıklarını anlayan Aleviler ve Kürtler, isteklerini Mustafa Kemal’e birde yazılı olarak bildiririyorlar ama herhangi bir cevap alamıyorlardı. Bu yok sayılma çaresizliği içerisinde kalan, kendi haklarını ancak savaşarak alabileceklerine inanan Koçgirili’ler, silahlanarak örgütlenme ve direnme yöntemini seçtiler.
1922 yılında saltanat kaldırılıyor, 1923 yılında CHP kuruluyor ve yine 1923 yılında Ankara başkent olarak belirleniyordu. 29 Ekim 1923 tarihli Anayasa değişikliği ile Cumhuriyet kabul ediliyor ama din ve vicdan özgürlüğü bakımından herhangi bir yenilik getirilmiyordu. Yasalarda bir yenilik olmadığına göre, devletin osmanlıdan/tanzimat döneminden kalma yarı-dini yapısı, olduğu gibi devam ediyordu.
2 Mart 1924 tarihinde, TBMM tarafından çıkarılan 429 sayılı bir kanun ile, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti sona ermiş ve yerine DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) kurulmuştur.
2 Mart 1924’de ‘Şer’iye Vekaleti’ni kaldırılarak yerine ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ kuruldu. Yeni kanun, din işlerini sadece itikat ve ibadet hükümleri ile, cami mescid, medrese gibi dini müesseselerin idaresinden ibaret kabul ediyordu. Bu hükümlerin düzenlenmesi ve dini müesseselerin idaresi için ise, Başbakana bağlı, bir ‘Diyanet İşleri Reisliği’ kuruluyordu. Görüldüğü gibi kanunlar arasında önemli çelişkiler ve kargaşa bulunuyordu.
Yeni kanunun ikinci maddesinde ‘Devletin dini, din-i İslamdır’ deniliyordu. Bu demektirki, devletin bir resmi dini var ve bu dinin kurallarına devlet rivayet edecektir, anlamına gelmektedir.
3 Mart 1924 tarihindeki yasal düzenleme ile Dinadamları ve Askerler siyaset dışı bırakılıyorlardı. Alevilerle ilgili herhangi bir hatırlama yada düzenleme yine yoktu.
3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan kanun ile, Halifelik kaldırılıyordu. Hemen ertesi gün Osmanlı Hanedanı yurtdışışına çıkarıldı. Bilindiği gibi, Yavuz Sultan Selim’den bu yanaki Osmanlı Sultanları aynı zamanda Halife ünvanı taşıyorlardı. Halife sıfatları ilede bütün dünya müslümanlarının başkanı sayılıyorlardı….
20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen Anayasa ilede aynı zamanda, o zamana kadar var olan, ‘yarı dini devlet yapısı’ sistemi sürdürülmüştür. Anayasanın birinci maddesinde devletin bir Cumhuriyet olduğu yazarken, ikinci maddede hemen Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır, dil’i Türkçe ve başkenti Ankara’dır, yazmaktadır. Yirmialtıncı maddeye göre ise, ‘ahkam-ı şer’iyyenin uygulanması, BMM’nin görevlerindendir.
Bu değişikliklerle birlikte, Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin üçüncü evresi, yani ‘devlete bağlı din sistemi’, dönemi başlamıştır.
1925 yılında Tekkeler, Zaviyeler ve Türbeler kapatılılıyor, tarikatlar ve şeyhliklere son veriliyordu. Aynı yıl Tarikatlar ve Cemaatlar”da yasaklanıyordu. Böylece sünni ve hanefi olmayan diğer gurupların yanında, Anadolu Alevileri’nin, ibadetleri, ibadet yerleri ve ibadeti yürütenlerin faaliyetleri yasaklanıyordu.
1925 ve 1926 yllarında, yasaklama ve yok sayma faaliyetlerini protesto niteliğinde, Kürt ve Alevi liderlerinden olan Şeyh Said önderliğinde, güçlü bir direniş başlatılıyordu. Mustafa Kemal hükümeti, herhangi bir uzlaşma yolu aramadan, devletin bütün gücünü kullanarak, kanlı bir şekilde, direnişi bastırdı. Büyük katliam yapıldı ve katliamdan sağ kurtulanların bir çoğu daha sonra sürgüne gönderildiler. 4 Mart 1925 tarihinde, 578 sayılı Takrir-i Sükun kanunu çıkarıldı ve bu kanun ile isyan ve irtica suçları ‘İstiklal Mahkemeleri’ne sevk edildiler.
17 Şubat 1926’da yeni medeni yasa kabul edildi ve aynı yıl 4 Ekim’de yürürlüğe girdi.
10 Nisan 1928’de, 1222 sayılı kanun ile Anayasa’da değişiklik yapıldı. Yapılan değişiklik ile 1924 anayasasının 2. maddesinde yer alan ‘Türkiye’nin dini, din-i islamdır’ ifadesi değiştirilerek, madde, ‘Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçe ve başkenti Ankaradır’ ifadeleri yer aldı. Yasaya göre devlet islamdan ayrıldı. Aynı zamanda yapılan değişikliklerden biriside 75. Madde geçen ‘tarikat’ konusuydu. Tarikat kelimesi yasadan çıkarılarak, Tarkatların ve faaliyetlerinin yasallığı sone erdirildi.
1935 yılında özel bir Tunceli kanunu çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi. 1936 yılında, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Elazığ şehirlerini kapsayan bir ‘Genel Valilik’ kuruldu.
1937 yılında ‘laiklik’ Anayasa metnine girdi. Anayasa’nn 2. Meddesi şu şekli alıyordu. ‘Türkiye Devleti, Cumhuriyetci, Milliyetci, Halkcı, Devletci, Laik ve İnkilapcı’dır. Resmi dili Türkçe’dir. Başkenti Ankara şehridir.’
1937-1938 yıllarında, çeşitli bahaneler uydurularak, önceden planlandığı belli olan, Dersim katliamı gerçekleştirilir. Hükümet, hiç bir uzlaşmaya fırsat vermeden, devletin bütün gücüyle Dersime salldırır. Kitlesel katliam, geniş boyutlu talan, büyük sayılara ulaşan sürgünler ve çok sayıda kendi ailelerinden alınarak başka yerlerdeki yabancı ailelere evlatlık verilen Dersmli çocuklar, katliamın en bilinen sonuçları olarak tanınmaktadır.
10 Kasım 1938 Mustafa Kemal’ın ülümü ve yerine İsmet İnönünün geçmesi.
Türkiye, din ve devlet ilişkileri bakımından, kendi geçmişinden yada tarihinden gelen, üç ilişki biçimi tanıyor. Bunlar, dine bağlı devlet sistemi olan Osmanlı dönemi, yarı dini devlet sistemi olan Tanzimat dönemi, devlete bağlı dini sistem olan Cumhuriyet dönemidirler. Görüldüğü gibi, Türkiye tarihinde hiç bir zaman, din ve devlet işleri, gerçek anamda bir birinden ayrılmamıştır. Ayrıca, din adına, her üç dönemdede, sadece sünni hanefi mezhebi tanınmış ve devlet tarafından desteklenmiştir. Yani, Türkiye gerçek anlamda bir Laiklik yaşamamıştır. Diyanetin bu şekilde varlığı ve devlete bağlılık biçimi Laikliğe aykırıdır.
Mustafa Kemal döneminde, Türkiye’de hiç bir zaman Din ve Vicdan özgürlüğü olmamıştır. Yasalarada böyle bir madde, bu dönemde, hiç bir zaman girmemiştir. İlk olarak 1953 yılında(Menderes dönemi) ‘Vicdan ve Toplanma Hürrüyrtinin Korunması’ diye yeni bir kanun çıkarılmıştır. İçeriği ise baka bir tartışma konusu.
27 Mayıs 1960 Anayasası’nı hazırlayanlar, bilinçli olarak, 10 Aralık 1948’de kabul edilen ve Mayıs 1949’da yürürlüğe giren, Birleşmiş Milletler Beyannamesi’ne uyumlu bir Anayasa yapmak arzusundalardı. Bundan dolayı 19. Madde aynen şöyle yazılmıştı. ‘Herkes, vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.’…
Aleviler’in Yanılgısı
Bizzat Mustafa Kemal’in kendisinin, Hacı Bektaş Veli derhanının Postnişini olan Ahmed Cemaleddin Çelebi’yi ziyaret etmesi, hak ve özgürlükler konusunda bazı sözler vermesi, kurulacak devletin Cumhuriyet olacağından bahsetmesi, Laiklik’den bahsetmesi, vb. sadece A. Cemaleddin Çelebi’yi değil, o zamanın bir çok Alevi topluluklarını/çevrelerini heyecanlandırmış ve desteklerini kazanmıştır.
Fakat, verilen sözler, yasalarda gereği gibi yer almamıştır, sadece sözlü avutma durumunda kalmıştır. Tek partili Cumhuriyet ve tek dinli Laiklik uygulanmıştır. Bunun adı dikdatörlüktür. Aleviler’in beklentisi olan, gerçek demokratik Cumhuriyet ve devletin bütün dinlere eşit davrandığı gerçek Laiklik, uygulanmamıştır.
Devlet, türklüğü ve sünni hanefiliği kendi kiliği olarak kabul edince, bunun dışında kalan diğer Anadolu kimliklerini yok etmeyi hedeflemiştir. Bundan dolayı, önce güzel sözlerle aldatma yntemini, sonra dışlama yasaklama ve yok sayma yöntemini ve daha sonrada soykırım politikalarını uygulamıştır. Aleviler’in güzel sözlere yanılmaları kendileri için çok acı ve ağır sonuçlar getirmiştir
Şimdi kısaca birde ‘Birleşmiş Milletler Beyannamesi’ne göre Koçgiri ve Dersim katliamlarını nasıl değerlendirmek gerekiyor, ona bakalım.
Birleşmiş Milletler Beyannamesi ve Koçgiri-Dersim Katliamları
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 9 Aralık 1948’de, ‘Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ni kabul etmiş ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe sokmuştur. Bu kararı alırken, tarihdeki bazı katliamları örnek alıp değerlendirerek, somutlaştırarak almıştır.
Bu karara göre Soykırım nedir?
Soykırım, ulusal, etnik yada dinsel bir gurubun/topluluğun tümünü yada bir bölümünü yok etmek niyetiyle; topluluk/gurup üyelerinin öldürülmesi, topluluk/gurup üyelerine fiziki yada ruhsal açıdan zarar verilmesi, gurup/topluluk üyelerinin fiziki varlığını tümüyle yada kısmen sona erdirecek yaşama koşullarıyla yüz yüze bırakılması, gurup/topluluk içi çoğalmanın engellenmesi, gurup/topluluk bünyesindeki çocukların başka bir gurup/topluluğa aktarılması, eylemlerinden herhangi birinin işlenmesi demektir.
Etnik bir gurup olarak Kürtler’e ve dini bir gurup olarak Aleviler’e, Devlet tarafından yapılanlar içerisinde, katliamlar var, yaşama koşullarını ortadan kaldırmayı amaçlayan talan eylemi var, sürgün var, çocuklarının ellerinden alınarak başka ailelere evlatlık verme eylemi var. Yani, soykırım sayılan eylemlerin hemen hemen tümü var. Halbuki, bunlardan birinin dahi uygulanması, Birleşmiş Milletler’e göre, soykırım olarak değerlendirmeye yeterlidir.
R.T. Erdoğan zaten bunu bildiği için Dersim’den özür dilemişti. Bazı siyasiler ise, Aleviler’e ve Kürtler’e yapılanların ‘yavaşlatılmış soykırım’ olduğunu dillendirdiler. Evet, bu iki guruba karşı uygulanan zulüm politikaları ve eylemleri, yavaşlatılmış ve uzatılmış soykırım politikaları olarak değerlendirilmelidir.
Aşk ile, Alevi aydınlanmasına katkı için.
Yararlanılan Kaynaklar
Scholl-Latour, Peter: Allahs Schatten über Atatürk, Berlin 1999
Türkiye Barolar Birliği; Türkiyede Din ve Vicdan Özgürlüğü, Ankara 2016
Toker, Yalçın: Türkiyede Din ve Vicdan Hürrüyeti, İstanbul 1993
Konvention über die Verhütung und Bestrafung des Völkermordes, 1951
Werner, Ernst/Markov, Walter: Geschichte der Türken, Berlin 1978

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir