Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

İmam Hüseyin ve Kerbela – 3 –

-Sadık Erenler / Araştırmacı – Yazar –

İmam Ali, Peygamberin 632 yılında vefatından kendisi halife olan döneme değin geçen 24 sene içerisinde  ilk üç halifeye karşı çıkmadığı gibi, diğer ülkelerin  islamlaştırma politikası adı altında Araplaştırmasına genelkurmay olarak destek verip binlerce insanın katledilmesine İslam Şeriatına itaat adı altında destek vermiştir.  Netice itibariyle, yaşamının her anını İslam şeriatına göre düzenleyen İmamlar için Nisa 59. Ayet bağlayıcı, doğrudan doğruya  da teslimiyetçiliktir.

Bilinmesi gereken bir konu veya sorulması gereken bir soru da;  İmam Hüseyin’in  “Ulu’l Emre İtaat” etmeyip  Kufe’ye doğru yola çıkışı ve Kerbela’da şehit oluşu.

   İmam Hüseyin halifeye karşı isyan etmiş midir?  Bunu biraz  daha  mercek altına alalım. Ali’nin Hariciler tarafından gönderilen Mülcem isimli fedainin zehirli kılıcıyla şehit edilmesi sonucunda Şam Valisi Muaviye İslam’ın beşinci halifesi olmuştur. İmam Hasan, Muaviye ile başa çıkmayacağını anlayınca onunla belirli koşullarda anlaşmış ve buna rağmen 670 yılında, yani babasının şehit edilmesinden 9 yıl sonra zehirlenerek şehit edilmiştir. 19 yıl Muaviye İslam halifesi olarak ülkeyi yönetmiştir. Hz. Hüseyin  ona karşı bir harekette bulunmamıştır. 680 yılında Muaviye ölmüştür. Muaviye’nin zulmünden yaka silkenler, onun yerine oğlu Yezit’in halife olmasından korkarak biran evvel    Hz. Hüseyin’in halifeliğine biat etmek istemişlerdir. En başta da Küfe halkı  (Hz. Ali’nin halifelik merkezi)  Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarak onu halife olarak görmek istediklerini ve bu nedenle de Küfe’ye gelmesini rica etmişlerdir. Bu süreçte  Yezit de babasından sonra halife olmak için devletin olanaklarını da kullanarak halkın gözünde nüfus sahibi olanlara haber gönderip kendisinin halifeliğine onay vermelerini, yani biat etmelerini istemektedir. Bu süreçte  İmam Hüseyin Küfe’ye doğru Ehli Beyt’i ile yola çıkmış ve bilindiği gibi Kerbela’da şehit edilmiştir. Hatta kendisini biat etmek için Küfe’ye çağıranlardan Ömer ibni Saad, Yezit’in kendisine vaat ettiği valiliği kabul ederek İmam Hüseyin’in karşısına Yezit’in ordusunun komutanı olarak çıkmıştır. Ömer ibni Saad için iki yol vardır, ya devletin tüm olanaklarını kullanan Yezit’in teklifini kabul edip vali olacak ya da  Peygamber’in torunu olmasına rağmen devlet gücünden yoksun İmam Hüseyin’in yanında olup geleceği belirsiz bir yola girecektir. Seçimini yapıp çıkarı gereği  güçlü gördüğü Yezit’in yanında yerini almıştır. Bu süreçte Yezit resmi olarak hala halife değildir. Eğer halifeliği tescil edilseydi, büyük bir olasılıkla İmam Hüseyin de İslam şeriatını yaşayan, dolayısıyla Ulu’l Emre İtaaat’ın ne anlama geldiğini bilen biri olarak bir ayaklanma gibi görülen Küfe yürüyüşüne kalkışmayacaktı. Çünkü 19 yıl hüküm sürüp  İslam dünyasında terör estirerek halkı canından bezdiren Muaviye’ye karşı isyan bayrağını açmış olurdu. Yukarda da yazdığım gibi halifeye karşı gelmenin Allah’a ve Peygamber’e karşı gelmek, ahirete inanmamak olacağını indirilen ayetten bildiği için kılını dahi kıpırdatmamıştı. Karşı çıksa kendi inancıyla ters düşmüş olacaktı ki, hiç bir İmam buna yaşadıkları dönemde itibar etmemişlerdir, hatta her İmam, bir önceki İmamın yani babalarının halifeler tarafından  katledildiklerini bildikleri halde böyle bir kalkışmayı dahi akıllarının ucundan geçirmemişler ama onların adına  ayaklanmaya kalkışanlar olmuşsa da sonları yenilgiyle bitmiştir.

Anadolu Alevilerinin Ehl-i Beyt içindeki ikinci kültü de Hüseyin’dir. Aleviliğin Hüseyin’i kabul ediş özelliğini yine İbrahim Ergin aynı adlı eserinde ifade etmektedir: “Alevilik, Kerbela ve Hüseyin’i  soy ve inanç devamı olduğu için değil, tersine Kerbela’da kendilerine yapılan tarihsel baskının bir izdüşümünü buldukları, Hüseyin’de kendi direnişlerinin bir sembolünü buldukları için temel kült haline getirmişlerdir. Söz konusu şahsiyetin kendilerine baskı uygulayanların peygamberinin torunu olması ise, baskı uygulayanlara karşı kendilerine kalkan işlevi görmüş, manevi dayanak olarak paha biçilmez önemi ise, Hüseyin’in, tüm diğer katledilmiş figürlerden çok daha büyük önem kazanmasını sağlamıştır. Yoksa Hüseyin’in, Alevi inancının şekillenmesine katkısı, Hallc-ı Mansur, Nesimi, Baba İshak, Pir Sultan, vb, şahisyetlerle kıyaslanamaz. Ancak onun Peygamberin torunu olmasına karşılık peygamberin izleyicilerinin kendilerine sistematik bir baskı içinde olmaları ve tabii Hüseyin’in direnişi, onu Ali’den sonraki en önemli sembole, Kerbela matemini de en temel külte dönüştürmüştür.”  

Ali ile başlayıp sürecin bizi nerelere götürdüğünü az çok bilmekteyiz. O dönemlerde ortaya çıkan sorunların Kur’an ile çözülemeyeceği görüldüğünde bu kez de Peygamber’in hadislerine ya da din adamlarının görüşlerine başvurulup onların içtihatları çözüme yardımcı olarak görülmüş.   Bu kez İslam dinini başka başka yorumlayan ulemaların düşüncelerinin birikimi İslam’da yeni anlayışların ortaya çıkmasına, sonucunda da mezheplerin doğmasına neden olmuştur.   Zaman gelmiş bunlar da yetmez olmuş. İlahi bir sevgi insanları kavurmaktadır ve tarikat denilen ilahi aşkların yolu onları mutluluğa, huzura götürecek tek yoldur. Bu noktadan bakıldığında Tanrı aşkını tasavvufi temeline oturtarak kurulan tarikatlar da Ehlibeyt rengiyle kendilerine bir zemin hazırlamışlar. Ortodoks İslam’ın işgal ettiği topraklar,  halkın gözü, kulağı, hatta umudu olan bu tarikatlarla beslenmeye başlamış. Moğolların İslam topraklarını işgal etmesiyle daha özgürce bir ortama kavuşan Batıni tarikatlar, kendilerini zaman içerisinde Anadolu’ya taşıyan bir Ehlibeyt, özelde de Ali rengine bürünmüş Batıni, Hurufi, Rafizi anlayışının öncüleri olmuşlardır.

İslam coğrafyasında ortaya çıkan Batıni karakterdeki Kalenderiye, Haydariye, Vefai, İsmaili Dervişleri, konar-göçer Türklerin de yaşadığı topraklarda Ortodoks İslam karşıtı bir anlayışla kabul görmeye başlamış. Moğolların baskısı, Abbasilerin istikrarsız ve baskıcı siyaseti ve İslamın yayılmacı katı zihniyeti sonrası Anadolu konar-göçerlerin yeni umudu olur. Yeni batıni anlayışı kendi asıl inançlarıyla harmanlayarak Anadolu’yu yurt tutarlar.

Netice itibariyle, yaşamının her anını İslam şeriatına göre düzenleyen İmamlar için Nisa 59. Ayet bağlayıcı, doğrudan doğruya  da teslimiyetçiliktir.

Bilinmesi gereken bir konu veya sorulması gereken bir soru da;  İmam Hüseyin’in  “Ulu’l Emre İtaat” etmeyip  Kufe’ye doğru yola çıkışı ve Kerbela’da şehit oluşu.

   İmam Hüseyin halifeye karşı isyan etmiş midir?  Bunu biraz  daha  mercek altına alalım. Ali’nin Hariciler tarafından gönderilen Mülcem isimli fedainin zehirli kılıcıyla şehit edilmesi sonucunda Şam Valisi Muaviye İslam’ın beşinci halifesi olmuştur. İmam Hasan, Muaviye ile başa çıkmayacağını anlayınca onunla belirli koşullarda anlaşmış ve buna rağmen 670 yılında, yani babasının şehit edilmesinden 9 yıl sonra zehirlenerek şehit edilmiştir. 19 yıl Muaviye İslam halifesi olarak ülkeyi yönetmiştir. Hz. Hüseyin  ona karşı bir harekette bulunmamıştır. 680 yılında Muaviye ölmüştür. Muaviye’nin zulmünden yaka silkenler, onun yerine oğlu Yezit’in halife olmasından korkarak biran evvel    Hz. Hüseyin’in halifeliğine biat etmek istemişlerdir. En başta da Küfe halkı  (Hz. Ali’nin halifelik merkezi)  Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarak onu halife olarak görmek istediklerini ve bu nedenle de Küfe’ye gelmesini rica etmişlerdir. Bu süreçte  Yezit de babasından sonra halife olmak için devletin olanaklarını da kullanarak halkın gözünde nüfus sahibi olanlara haber gönderip kendisinin halifeliğine onay vermelerini, yani biat etmelerini istemektedir. Bu süreçte  İmam Hüseyin Küfe’ye doğru Ehli Beyt’i ile yola çıkmış ve bilindiği gibi Kerbela’da şehit edilmiştir. Hatta kendisini biat etmek için Küfe’ye çağıranlardan Ömer ibni Saad, Yezit’in kendisine vaat ettiği valiliği kabul ederek İmam Hüseyin’in karşısına Yezit’in ordusunun komutanı olarak çıkmıştır. Ömer ibni Saad için iki yol vardır, ya devletin tüm olanaklarını kullanan Yezit’in teklifini kabul edip vali olacak ya da  Peygamber’in torunu olmasına rağmen devlet gücünden yoksun İmam Hüseyin’in yanında olup geleceği belirsiz bir yola girecektir. Seçimini yapıp çıkarı gereği  güçlü gördüğü Yezit’in yanında yerini almıştır. Bu süreçte Yezit resmi olarak hala halife değildir. Eğer halifeliği tescil edilseydi, büyük bir olasılıkla İmam Hüseyin de İslam şeriatını yaşayan, dolayısıyla Ulu’l Emre İtaaat’ın ne anlama geldiğini bilen biri olarak bir ayaklanma gibi görülen Küfe yürüyüşüne kalkışmayacaktı. Çünkü 19 yıl hüküm sürüp  İslam dünyasında terör estirerek halkı canından bezdiren Muaviye’ye karşı isyan bayrağını açmış olurdu. Yukarda da yazdığım gibi halifeye karşı gelmenin Allah’a ve Peygamber’e karşı gelmek, ahirete inanmamak olacağını indirilen ayetten bildiği için kılını dahi kıpırdatmamıştı. Karşı çıksa kendi inancıyla ters düşmüş olacaktı ki, hiç bir İmam buna yaşadıkları dönemde itibar etmemişlerdir, hatta her İmam, bir önceki İmamın yani babalarının halifeler tarafından  katledildiklerini bildikleri halde böyle bir kalkışmayı dahi akıllarının ucundan geçirmemişler ama onların adına  ayaklanmaya kalkışanlar olmuşsa da sonları yenilgiyle bitmiştir.

Anadolu Alevilerinin Ehl-i Beyt içindeki ikinci kültü de Hüseyin’dir. Aleviliğin Hüseyin’i kabul ediş özelliğini yine İbrahim Ergin aynı adlı eserinde ifade etmektedir: “Alevilik, Kerbela ve Hüseyin’i  soy ve inanç devamı olduğu için değil, tersine Kerbela’da kendilerine yapılan tarihsel baskının bir izdüşümünü buldukları, Hüseyin’de kendi direnişlerinin bir sembolünü buldukları için temel kült haline getirmişlerdir. Söz konusu şahsiyetin kendilerine baskı uygulayanların peygamberinin torunu olması ise, baskı uygulayanlara karşı kendilerine kalkan işlevi görmüş, manevi dayanak olarak paha biçilmez önemi ise, Hüseyin’in, tüm diğer katledilmiş figürlerden çok daha büyük önem kazanmasını sağlamıştır. Yoksa Hüseyin’in, Alevi inancının şekillenmesine katkısı, Hallc-ı Mansur, Nesimi, Baba İshak, Pir Sultan, vb, şahisyetlerle kıyaslanamaz. Ancak onun Peygamberin torunu olmasına karşılık peygamberin izleyicilerinin kendilerine sistematik bir baskı içinde olmaları ve tabii Hüseyin’in direnişi, onu Ali’den sonraki en önemli sembole, Kerbela matemini de en temel külte dönüştürmüştür.”  

Ali ile başlayıp sürecin bizi nerelere götürdüğünü az çok bilmekteyiz. O dönemlerde ortaya çıkan sorunların Kur’an ile çözülemeyeceği görüldüğünde bu kez de Peygamber’in hadislerine ya da din adamlarının görüşlerine başvurulup onların içtihatları çözüme yardımcı olarak görülmüş.   Bu kez İslam dinini başka başka yorumlayan ulemaların düşüncelerinin birikimi İslam’da yeni anlayışların ortaya çıkmasına, sonucunda da mezheplerin doğmasına neden olmuştur.   Zaman gelmiş bunlar da yetmez olmuş. İlahi bir sevgi insanları kavurmaktadır ve tarikat denilen ilahi aşkların yolu onları mutluluğa, huzura götürecek tek yoldur. Bu noktadan bakıldığında Tanrı aşkını tasavvufi temeline oturtarak kurulan tarikatlar da Ehlibeyt rengiyle kendilerine bir zemin hazırlamışlar. Ortodoks İslam’ın işgal ettiği topraklar,  halkın gözü, kulağı, hatta umudu olan bu tarikatlarla beslenmeye başlamış. Moğolların İslam topraklarını işgal etmesiyle daha özgürce bir ortama kavuşan Batıni tarikatlar, kendilerini zaman içerisinde Anadolu’ya taşıyan bir Ehlibeyt, özelde de Ali rengine bürünmüş Batıni, Hurufi, Rafizi anlayışının öncüleri olmuşlardır.

İslam coğrafyasında ortaya çıkan Batıni karakterdeki Kalenderiye, Haydariye, Vefai, İsmaili Dervişleri, konar-göçer Türklerin de yaşadığı topraklarda Ortodoks İslam karşıtı bir anlayışla kabul görmeye başlamış. Moğolların baskısı, Abbasilerin istikrarsız ve baskıcı siyaseti ve İslamın yayılmacı katı zihniyeti sonrası Anadolu konar-göçerlerin yeni umudu olur. Yeni batıni anlayışı kendi asıl inançlarıyla harmanlayarak Anadolu’yu yurt tutarlar.

Netice itibariyle, yaşamının her anını İslam şeriatına göre düzenleyen İmamlar için Nisa 59. Ayet bağlayıcı, doğrudan doğruya  da teslimiyetçiliktir.

Bilinmesi gereken bir konu veya sorulması gereken bir soru da;  İmam Hüseyin’in  “Ulu’l Emre İtaat” etmeyip  Kufe’ye doğru yola çıkışı ve Kerbela’da şehit oluşu.

   İmam Hüseyin halifeye karşı isyan etmiş midir?  Bunu biraz  daha  mercek altına alalım. Ali’nin Hariciler tarafından gönderilen Mülcem isimli fedainin zehirli kılıcıyla şehit edilmesi sonucunda Şam Valisi Muaviye İslam’ın beşinci halifesi olmuştur. İmam Hasan, Muaviye ile başa çıkmayacağını anlayınca onunla belirli koşullarda anlaşmış ve buna rağmen 670 yılında, yani babasının şehit edilmesinden 9 yıl sonra zehirlenerek şehit edilmiştir. 19 yıl Muaviye İslam halifesi olarak ülkeyi yönetmiştir. Hz. Hüseyin  ona karşı bir harekette bulunmamıştır. 680 yılında Muaviye ölmüştür. Muaviye’nin zulmünden yaka silkenler, onun yerine oğlu Yezit’in halife olmasından korkarak biran evvel    Hz. Hüseyin’in halifeliğine biat etmek istemişlerdir. En başta da Küfe halkı  (Hz. Ali’nin halifelik merkezi)  Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarak onu halife olarak görmek istediklerini ve bu nedenle de Küfe’ye gelmesini rica etmişlerdir. Bu süreçte  Yezit de babasından sonra halife olmak için devletin olanaklarını da kullanarak halkın gözünde nüfus sahibi olanlara haber gönderip kendisinin halifeliğine onay vermelerini, yani biat etmelerini istemektedir. Bu süreçte  İmam Hüseyin Küfe’ye doğru Ehli Beyt’i ile yola çıkmış ve bilindiği gibi Kerbela’da şehit edilmiştir. Hatta kendisini biat etmek için Küfe’ye çağıranlardan Ömer ibni Saad, Yezit’in kendisine vaat ettiği valiliği kabul ederek İmam Hüseyin’in karşısına Yezit’in ordusunun komutanı olarak çıkmıştır. Ömer ibni Saad için iki yol vardır, ya devletin tüm olanaklarını kullanan Yezit’in teklifini kabul edip vali olacak ya da  Peygamber’in torunu olmasına rağmen devlet gücünden yoksun İmam Hüseyin’in yanında olup geleceği belirsiz bir yola girecektir. Seçimini yapıp çıkarı gereği  güçlü gördüğü Yezit’in yanında yerini almıştır. Bu süreçte Yezit resmi olarak hala halife değildir. Eğer halifeliği tescil edilseydi, büyük bir olasılıkla İmam Hüseyin de İslam şeriatını yaşayan, dolayısıyla Ulu’l Emre İtaaat’ın ne anlama geldiğini bilen biri olarak bir ayaklanma gibi görülen Küfe yürüyüşüne kalkışmayacaktı. Çünkü 19 yıl hüküm sürüp  İslam dünyasında terör estirerek halkı canından bezdiren Muaviye’ye karşı isyan bayrağını açmış olurdu. Yukarda da yazdığım gibi halifeye karşı gelmenin Allah’a ve Peygamber’e karşı gelmek, ahirete inanmamak olacağını indirilen ayetten bildiği için kılını dahi kıpırdatmamıştı. Karşı çıksa kendi inancıyla ters düşmüş olacaktı ki, hiç bir İmam buna yaşadıkları dönemde itibar etmemişlerdir, hatta her İmam, bir önceki İmamın yani babalarının halifeler tarafından  katledildiklerini bildikleri halde böyle bir kalkışmayı dahi akıllarının ucundan geçirmemişler ama onların adına  ayaklanmaya kalkışanlar olmuşsa da sonları yenilgiyle bitmiştir.

Anadolu Alevilerinin Ehl-i Beyt içindeki ikinci kültü de Hüseyin’dir. Aleviliğin Hüseyin’i kabul ediş özelliğini yine İbrahim Ergin aynı adlı eserinde ifade etmektedir: “Alevilik, Kerbela ve Hüseyin’i  soy ve inanç devamı olduğu için değil, tersine Kerbela’da kendilerine yapılan tarihsel baskının bir izdüşümünü buldukları, Hüseyin’de kendi direnişlerinin bir sembolünü buldukları için temel kült haline getirmişlerdir. Söz konusu şahsiyetin kendilerine baskı uygulayanların peygamberinin torunu olması ise, baskı uygulayanlara karşı kendilerine kalkan işlevi görmüş, manevi dayanak olarak paha biçilmez önemi ise, Hüseyin’in, tüm diğer katledilmiş figürlerden çok daha büyük önem kazanmasını sağlamıştır. Yoksa Hüseyin’in, Alevi inancının şekillenmesine katkısı, Hallc-ı Mansur, Nesimi, Baba İshak, Pir Sultan, vb, şahisyetlerle kıyaslanamaz. Ancak onun Peygamberin torunu olmasına karşılık peygamberin izleyicilerinin kendilerine sistematik bir baskı içinde olmaları ve tabii Hüseyin’in direnişi, onu Ali’den sonraki en önemli sembole, Kerbela matemini de en temel külte dönüştürmüştür.”  

Ali ile başlayıp sürecin bizi nerelere götürdüğünü az çok bilmekteyiz. O dönemlerde ortaya çıkan sorunların Kur’an ile çözülemeyeceği görüldüğünde bu kez de Peygamber’in hadislerine ya da din adamlarının görüşlerine başvurulup onların içtihatları çözüme yardımcı olarak görülmüş.   Bu kez İslam dinini başka başka yorumlayan ulemaların düşüncelerinin birikimi İslam’da yeni anlayışların ortaya çıkmasına, sonucunda da mezheplerin doğmasına neden olmuştur.   Zaman gelmiş bunlar da yetmez olmuş. İlahi bir sevgi insanları kavurmaktadır ve tarikat denilen ilahi aşkların yolu onları mutluluğa, huzura götürecek tek yoldur. Bu noktadan bakıldığında Tanrı aşkını tasavvufi temeline oturtarak kurulan tarikatlar da Ehlibeyt rengiyle kendilerine bir zemin hazırlamışlar. Ortodoks İslam’ın işgal ettiği topraklar,  halkın gözü, kulağı, hatta umudu olan bu tarikatlarla beslenmeye başlamış. Moğolların İslam topraklarını işgal etmesiyle daha özgürce bir ortama kavuşan Batıni tarikatlar, kendilerini zaman içerisinde Anadolu’ya taşıyan bir Ehlibeyt, özelde de Ali rengine bürünmüş Batıni, Hurufi, Rafizi anlayışının öncüleri olmuşlardır.

İslam coğrafyasında ortaya çıkan Batıni karakterdeki Kalenderiye, Haydariye, Vefai, İsmaili Dervişleri, konar-göçer Türklerin de yaşadığı topraklarda Ortodoks İslam karşıtı bir anlayışla kabul görmeye başlamış. Moğolların baskısı, Abbasilerin istikrarsız ve baskıcı siyaseti ve İslamın yayılmacı katı zihniyeti sonrası Anadolu konar-göçerlerin yeni umudu olur. Yeni batıni anlayışı kendi asıl inançlarıyla harmanlayarak Anadolu’yu yurt tutarlar.

Netice itibariyle, yaşamının her anını İslam şeriatına göre düzenleyen İmamlar için Nisa 59. Ayet bağlayıcı, doğrudan doğruya  da teslimiyetçiliktir.

Bilinmesi gereken bir konu veya sorulması gereken bir soru da;  İmam Hüseyin’in  “Ulu’l Emre İtaat” etmeyip  Kufe’ye doğru yola çıkışı ve Kerbela’da şehit oluşu.

   İmam Hüseyin halifeye karşı isyan etmiş midir?  Bunu biraz  daha  mercek altına alalım. Ali’nin Hariciler tarafından gönderilen Mülcem isimli fedainin zehirli kılıcıyla şehit edilmesi sonucunda Şam Valisi Muaviye İslam’ın beşinci halifesi olmuştur. İmam Hasan, Muaviye ile başa çıkmayacağını anlayınca onunla belirli koşullarda anlaşmış ve buna rağmen 670 yılında, yani babasının şehit edilmesinden 9 yıl sonra zehirlenerek şehit edilmiştir. 19 yıl Muaviye İslam halifesi olarak ülkeyi yönetmiştir. Hz. Hüseyin  ona karşı bir harekette bulunmamıştır. 680 yılında Muaviye ölmüştür. Muaviye’nin zulmünden yaka silkenler, onun yerine oğlu Yezit’in halife olmasından korkarak biran evvel    Hz. Hüseyin’in halifeliğine biat etmek istemişlerdir. En başta da Küfe halkı  (Hz. Ali’nin halifelik merkezi)  Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarak onu halife olarak görmek istediklerini ve bu nedenle de Küfe’ye gelmesini rica etmişlerdir. Bu süreçte  Yezit de babasından sonra halife olmak için devletin olanaklarını da kullanarak halkın gözünde nüfus sahibi olanlara haber gönderip kendisinin halifeliğine onay vermelerini, yani biat etmelerini istemektedir. Bu süreçte  İmam Hüseyin Küfe’ye doğru Ehli Beyt’i ile yola çıkmış ve bilindiği gibi Kerbela’da şehit edilmiştir. Hatta kendisini biat etmek için Küfe’ye çağıranlardan Ömer ibni Saad, Yezit’in kendisine vaat ettiği valiliği kabul ederek İmam Hüseyin’in karşısına Yezit’in ordusunun komutanı olarak çıkmıştır. Ömer ibni Saad için iki yol vardır, ya devletin tüm olanaklarını kullanan Yezit’in teklifini kabul edip vali olacak ya da  Peygamber’in torunu olmasına rağmen devlet gücünden yoksun İmam Hüseyin’in yanında olup geleceği belirsiz bir yola girecektir. Seçimini yapıp çıkarı gereği  güçlü gördüğü Yezit’in yanında yerini almıştır. Bu süreçte Yezit resmi olarak hala halife değildir. Eğer halifeliği tescil edilseydi, büyük bir olasılıkla İmam Hüseyin de İslam şeriatını yaşayan, dolayısıyla Ulu’l Emre İtaaat’ın ne anlama geldiğini bilen biri olarak bir ayaklanma gibi görülen Küfe yürüyüşüne kalkışmayacaktı. Çünkü 19 yıl hüküm sürüp  İslam dünyasında terör estirerek halkı canından bezdiren Muaviye’ye karşı isyan bayrağını açmış olurdu. Yukarda da yazdığım gibi halifeye karşı gelmenin Allah’a ve Peygamber’e karşı gelmek, ahirete inanmamak olacağını indirilen ayetten bildiği için kılını dahi kıpırdatmamıştı. Karşı çıksa kendi inancıyla ters düşmüş olacaktı ki, hiç bir İmam buna yaşadıkları dönemde itibar etmemişlerdir, hatta her İmam, bir önceki İmamın yani babalarının halifeler tarafından  katledildiklerini bildikleri halde böyle bir kalkışmayı dahi akıllarının ucundan geçirmemişler ama onların adına  ayaklanmaya kalkışanlar olmuşsa da sonları yenilgiyle bitmiştir.

Anadolu Alevilerinin Ehl-i Beyt içindeki ikinci kültü de Hüseyin’dir. Aleviliğin Hüseyin’i kabul ediş özelliğini yine İbrahim Ergin aynı adlı eserinde ifade etmektedir: “Alevilik, Kerbela ve Hüseyin’i  soy ve inanç devamı olduğu için değil, tersine Kerbela’da kendilerine yapılan tarihsel baskının bir izdüşümünü buldukları, Hüseyin’de kendi direnişlerinin bir sembolünü buldukları için temel kült haline getirmişlerdir. Söz konusu şahsiyetin kendilerine baskı uygulayanların peygamberinin torunu olması ise, baskı uygulayanlara karşı kendilerine kalkan işlevi görmüş, manevi dayanak olarak paha biçilmez önemi ise, Hüseyin’in, tüm diğer katledilmiş figürlerden çok daha büyük önem kazanmasını sağlamıştır. Yoksa Hüseyin’in, Alevi inancının şekillenmesine katkısı, Hallc-ı Mansur, Nesimi, Baba İshak, Pir Sultan, vb, şahisyetlerle kıyaslanamaz. Ancak onun Peygamberin torunu olmasına karşılık peygamberin izleyicilerinin kendilerine sistematik bir baskı içinde olmaları ve tabii Hüseyin’in direnişi, onu Ali’den sonraki en önemli sembole, Kerbela matemini de en temel külte dönüştürmüştür.”  

Ali ile başlayıp sürecin bizi nerelere götürdüğünü az çok bilmekteyiz. O dönemlerde ortaya çıkan sorunların Kur’an ile çözülemeyeceği görüldüğünde bu kez de Peygamber’in hadislerine ya da din adamlarının görüşlerine başvurulup onların içtihatları çözüme yardımcı olarak görülmüş.   Bu kez İslam dinini başka başka yorumlayan ulemaların düşüncelerinin birikimi İslam’da yeni anlayışların ortaya çıkmasına, sonucunda da mezheplerin doğmasına neden olmuştur.   Zaman gelmiş bunlar da yetmez olmuş. İlahi bir sevgi insanları kavurmaktadır ve tarikat denilen ilahi aşkların yolu onları mutluluğa, huzura götürecek tek yoldur. Bu noktadan bakıldığında Tanrı aşkını tasavvufi temeline oturtarak kurulan tarikatlar da Ehlibeyt rengiyle kendilerine bir zemin hazırlamışlar. Ortodoks İslam’ın işgal ettiği topraklar,  halkın gözü, kulağı, hatta umudu olan bu tarikatlarla beslenmeye başlamış. Moğolların İslam topraklarını işgal etmesiyle daha özgürce bir ortama kavuşan Batıni tarikatlar, kendilerini zaman içerisinde Anadolu’ya taşıyan bir Ehlibeyt, özelde de Ali rengine bürünmüş Batıni, Hurufi, Rafizi anlayışının öncüleri olmuşlardır.

İslam coğrafyasında ortaya çıkan Batıni karakterdeki Kalenderiye, Haydariye, Vefai, İsmaili Dervişleri, konar-göçer Türklerin de yaşadığı topraklarda Ortodoks İslam karşıtı bir anlayışla kabul görmeye başlamış. Moğolların baskısı, Abbasilerin istikrarsız ve baskıcı siyaseti ve İslamın yayılmacı katı zihniyeti sonrası Anadolu konar-göçerlerin yeni umudu olur. Yeni batıni anlayışı kendi asıl inançlarıyla harmanlayarak Anadolu’yu yurt tutarlar.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.