Islak Bir Paltonun Hikâyesi: Bir Babanın Sessiz Destanı
⌈AHA⌉ Her evin içinde saklı kalan, dilden dile anlatılmasa da kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler vardır. Bu hikâyeler; çoğu zaman emeğin, fedakârlığın ve sessizce verilen mücadelenin izlerini taşır.
Sabri Kalkan’ın kaleme aldığı “Babamın Islak Paltosu”, tam da bu izlerin peşinden giden bir şiir… Bir babanın alın teriyle örülmüş hayatını, ailesi için verdiği mücadeleyi ve görünmeyen ama derinden hissedilen emeğini anlatıyor.
Yağmurla ıslanmış bir paltonun içinde saklı kalan bir ömür, kömür karası ellerde büyüyen bir hayat ve bir çocuğun hafızasında destana dönüşen bir baba… Bu şiir, yalnızca bir hatıra değil;aynı zamanda emek, sabır ve sevdanın kuşaklara aktarılan sessiz bir anlatısıdır.
Babamın Islak Paltosu
Babamın Islak Paltosu
Her baba bir kahramandır
evlatlarının gözünde…
Benim babam,
soğuğa direnen bir dağın,
emekle yoğrulmuş bir paltonun içinde gizliydi.
Bu destan;
bir kömür küreğinin sesinde,
bir at arabasının gıcırtısında,
sobada kaynayan çayın buharında yazıldı.
Bu,
bir babanın ıslak paltosuyla ördüğü
onurun, sabrın ve sevdanın hikâyesidir.
Sonbahar yavaşça inerdi şehre,
yapraklar sararıp savrulurdu kaldırımlara.
Rüzgâr dallarda ağıt söyler,
gri bulutlar birikir,
uzaklardan kışın ayak sesleri duyulurdu.
Ve o vakit bilirdim:
babamın ıslak paltosunun
mevsimi gelmişti.
Sisin içinde kaybolmuş sokaklarda
atların soluğu buhar olurdu havaya.
Nalların altında ezilen çamur,
yağmurla karışır,
yolları bir denize çevirirdi.
Ama o yine de at arabasıyla çıkardı yola.
“Rızık beklemez!” derdi,
atların yelelerini okşar,
arabayı iterdi.
Çamura batmış tekerlekleriyle
bir hayatın yükünü taşırdı evimize.
Henüz üç olmamıştı sabah.
Ay bulutların ardında kaybolmuş…
Tipi savurur karı,
rüzgâr kapıları zangır zangır titretiyordu.
Ama o dimdik ayakta!
Ellerinde nasır,
gözlerinde sabır,
omzunda ıslak bir palto,
yüreğinde evinin sıcaklığı…
Çünkü bilirdi:
Evinde bekleyen çocukların gülüşü
soğuğu deler geçerdi.
Bir tas çorbanın kokusu,
bir çocuğun “baba” deyişi,
tüm fırtınalara bedeldi onun için.
Kömür deposunun loş karanlığında
demir kürek şakırtısı yankılanırdı.
Her vuruş
bir destan mısrası gibi…
Kömür tozları içinde yüzü kararmış,
ama gözlerinde hep bir ışık…
Sekiz, on ton kömürü
terle yoğrulmuş kollarıyla
boşaltırdı arabasından.
Her parça kömür,
bizim sobamızda yanan umut,
annemin elinde pişen ekmek,
bizim düşlerimizi ısıtan kıvılcımdı.
Ve o atlar…
Ah o sabırlı dostlar!
Sanki babamın yoldaşlarıydı onlar.
Gözlerinde yorgun bir sevda,
nefesleri buhar olup yükselirdi gecelere.
Dizlerinin dermanı kalmasa da
adımlarını geri atmazlardı.
Kar, tipiye dönüşse de
onlar da bilirlerdi:
Bir evin ışığı,
bir sofranın huzuru
o arabanın içindeydi.
Tekerleklerin gıcırtısı,
soğukta yankılanan emeğin sesiydi.
Atların burun deliklerinden çıkan buhar
gökyüzüne karışır,
ve babam,
o nefesleri elleriyle okşar,
onların yorgunluğunu
kendi yüreğine alırdı.
Ben küçüktüm o vakitler,
dünyam avuçlarıma sığmıyordu.
Onun yükünü göremezdim.
Ama şimdi biliyorum:
Her kürek,
annem Çeşmihaz’ın gözlerine huzur,
ablam Adalet’in yüreğine güven,
kardeşlerim Filiz’le Figen’in düşlerine
ışık taşıyordu.
Ve o palto…
Hiç kurumazdı tam anlamıyla.
Sonbaharda yağmurla ıslanır,
kışa girerken karla donar,
kömür tozuyla karışan terle yoğrulurdu.
O paltoda
bir babanın omuzlarına yüklenmiş dünya vardı.
Ve başındaki sekiz köşeli şapka…
O şapka sadece bir örtü değil,
bir işçinin tacı,
bir emekçinin onuruydu.
Her köşesi ayrı bir mücadele,
her dikişi sabırla örülmüş bir destandı.
Bir giysiden fazlasıydı onlar…
Bir ömrün,
bir emeğin,
bir sevdanın
sessiz şahidiydi.
Akşam olurdu…
Babam at arabasıyla dönerdi.
Sokak lambalarının solgun ışığında
tekerleklerin gölgesi uzar,
atların ayak sesleri geceye karışırdı.
Kapıya yaklaşınca
biz koşar,
sobanın önüne dizilirdik.
Ve bilirdik ki:
Islak paltosuyla içeri girdiğinde
bizim yüreğimiz de sıcacık olurdu.
Sonra eve girerdi…
Sobanın üzerinde fokurdayan tencere,
umudun buharı gibi yayılırdı odaya.
Bir leğende yıkanırdı elleri, ayakları.
Yorgunluğu yavaş yavaş çözülürdü,
ama gözlerindeki gurur hiç eksilmezdi.
Sofraya otururdu, gülümserdi:
“Çeşmihaz, çayın yok mu?”
Biz kahkahalara boğulurduk…
O da gülerdi.
Ve bilirdik ki:
babamın esprisi bile
ekmek kadar doyururdu.
Sobanın önünde asılı duran o palto
kurudukça biz büyürdük.
Her gün yeniden ıslanırdı,
ama düşlerimizi ısıtırdı.
Şimdi düşünüyorum da baba…
Her yağmur damlasında,
her kar tanesinde,
her soba dumanında
sen varsın.
Bıraktığın miras
bir paltodan çok daha fazlasıydı:
sabır,
emek,
onur,
sevdanın adıydı.
Ey Aşkaleli babam!
Ey Babaannem Cevahir’in emaneti,
Dedem Pala Cafer Hüseyin’in yadigârı!
Senin o hümanist yolunda yürümek
bizim için şereflerin en büyüğü.
Şimdi ben senin izindeyim…
Islak paltodan taşan sevdayla,
onurla, gururla yaşıyorum.
Her yağmurda seni,
her kar tanesinde nefesini hissediyorum.
Ve bil ki baba…
Her damla yağmurda,
her soba dumanında,
her kuruyan palto kokusunda
sen varsın.
Senin alın terin,
senin emeğin,
senin sabrın…
Bizim için bir destana dönüştü.
Ve biz…
Senin o ıslak paltonu,
sekiz köşeli şapkanla birlikte,
bir şeref sancağı gibi
göğsümüzde taşıyoruz.
Her evin duvarında bir hatıra asılıdır.
Kimi bir fotoğraf,
kimi bir saat…
Bizim evde ise
sobanın yanında ıslak bir palto
ve başında sekiz köşeli şapka asılıydı.
Onlar yalnızca birer giysi değildi;
bir ömrün,
bir emeğin,
bir destanın
sessiz şahidiydi.
Ve şimdi…
Biz, onun evlatları,
o paltodan taşan sevgiyi
bir sancak gibi taşıyoruz.
Aşk ile sevgili babacığım… Aşk ile
Sabri Kalkan

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler