Yoksul Gecekondularının Devrim Hamalı Zeynep Yıldırım’a
⌈Türkan Doğan⌉
Yoksul gecekondularının dar sokaklarında bir ömrü omuzlamış, duvarları dökülen evlerin arasında hayatı taşımayı öğrenmiş bir devrim hamalıydı.
Onun yürüyüşü sadece bir insanın adımı değildi; bir mahallenin yükü, bir sınıfın susmayan sesi, bir yolun inatla açık kalma hâliydi.
Armutlu’nun taşına sinen o emek kokusu, onun sesinde yeniden yankılanırdı. Çünkü Zeynep, konuştuğunda sadece kendini değil; görünmeyenleri, adı anılmayanları, geceyi sabaha bağlayan yorgun elleri de konuştururdu.
Armutlu…
İstanbul’un kenarına itilmiş ama kendi içinde bir şehir gibi büyüyen o mahalle. Dar sokaklarında çocuk sesleriyle direniş sesi birbirine karışırdı. Duvarlarında yılların rutubeti değil, yılların mücadelesi vardı. Bir evin penceresinden sarkan çamaşır ipi, aslında bir hayatın tutunma hattıydı. Bir başka evde kaynayan tencere, sadece yemek değil; dayanışmanın buharıydı. Ve o sokaklarda Zeynep yürürdü. Bir evden diğerine değil; bir acıdan başka bir umuda. Kapı kapı değil, yürek yüreğe dokunarak.
Alevi yol bilir: insan, taşıdığı yük kadar insandır. Zeynep de taşıdı… ekmeği taşıdı, onuru taşıdı, direnişi taşıdı. Ve en çok da yoksulluğun içine gömülmüş umudu.
Rıza şehrini kurmaktı dileyi …
Rıza Şehri Ne bir haritada yeri vardır, ne de taşla, duvarla kurulur. Rıza şehri; insanın insana razı olduğu, lokmanın bölüşüldüğü, kimsenin kimseye yük olmadığı bir hakikat meydanıdır. Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı özel bir mülkiyetin olmadığı sınıfsız bir toplum düzeni için Zeynep’in yük taşıması boşuna değildi;
o yük, bir gün kurulacak rıza şehrinin harcıydı.
Haydar’ın omuz verişi, suskunluğu, direnci…
o şehrin görünmeyen duvarlarıydı.
Onlar bilirlerdi:
Rıza şehri, bir gün ansızın kurulmaz.
Her sokakta, her kapıda, her yoksul hanede, bir lokma ekmeği bölüşe bölüşe kurulur.
Armutlu’nun dar sokaklarında yürürken, aslında bir mahalleyi değil, bir rıza şehrinin izini sürüyorlardı.
Ve şimdi…
o şehir hâlâ kurulmadıysa,
eksik olan onlar değil;
tamamlaması gereken biziz.
Ne zaman bir Turna kuşu görsem Zeynep abla gelir aklıma. Bizim dilimizde turna, göç eden bir kuş değil; yarım kalmış bir kavuşmanın göğe yazılmış hâlidir. Zeynep’i anlatırken turnalar eksik kalmaz. Çünkü o, ardında biten bir hayat değil, göğe açılan bir hasret bıraktı.
Armutlu’nun dar sokaklarında sesi duvarlara çarpıp geri dönen o kadın, şimdi göğün en ince çizgisinde bir turna sürüsüne karıştıysa, bu yok oluş değil; yolun başka bir hâlde sürmesidir.
Her turna sürüsü geçtiğinde
Zeynep abla gelir aklıma…
Göğe değil, yüreğime konar.
Bir ses gibi, bir nefes gibi, bir çağrı gibi…
Alevi yol der ki:
“Can gider, yol kalır.”
Ve biz biliriz…
Turnalar dönerse, yol hâlâ açıktır.
Çerağlar tutuşsun…
Zeynep’in gülüşüne yakılan çerağ sönmez. Çünkü o çerağ, bir insan için değil; bir yaşam biçimi için yakılmıştır. Yoksul gecekondularının karanlığında, bir mum gibi değil, bir yol gibi yanar.
Ve şimdi o çerağı,
Zeynep’e yakarım…
Haydar’a yakarım…
Birine emek diye,
birine direnç diye değil sadece;
aynı yolun iki canı diye yakarım.
Bir lokma ekmek, bir tutam tuz hakkı için,
birlik için, rızalık için yakarım.
Ve bilirim… Çerağ yanan yerde karanlık tutunamaz.
Yol süren can unutulmaz.
Ve Haydar…
Zeynep’in bir hafta ardından aynı salgının gölgesinde Hakk’a yürüyen Haydar…
Aynı mahallenin bir başka nefesiydi.
Eğer Zeynep emekse, Haydar dirençti.
Eğer Zeynep taşıyansa, Haydar omuzdu.
Az konuşur, çok anlatırdı.
Bir bakışı, bir sözden ağırdı.
Zeynep’in ses verdiği yerde, o duruşuyla cevap olurdu.
Ve şimdi…

aynı göğün altında değil ama aynı yolun içinde,
aynı çerağın ışığında yan yana dururlar. İki ayrı beden, tek bir yol gibi… Alevi yol der ki:
“Yol bir, sürek binbir.” Ve biz o yolun içinden sesleniriz:
Zeynep…
Haydar…
Turnalar geçtikçe,
çerağ yandıkça,
yol sürdükçe…
siz buradasınız.
Ve biz,
dönen turnaların gölgesinde,
yanan çerağların ışığında
rıza şehrine bir adım daha kurarız. Eksik kalan her ne varsa, bir lokma gibi bölüşüp,
bir yol gibi yürürüz.
Zeynep’in yükünden bir parça,
Haydar’ın omzundan bir direnç alıp kendi yüreğimize katarız.
Çünkü bu yol…
bir kişinin değil,
bir ömrün değil,
bir kuşağın da değil.
Bu yol,
razı olanların, razı kılanların yoludur.
Ve o yol sürer…
21 Nisan 2026
Türkan Doğan

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler