Büyük Tufandan Aşure’ye Uzanan Kadim Bir Gelenek
⌈Haydar Munzur⌉
Değerli Canlar: İnsanlık tarihi, büyük yıkımların, acıların ve ağır sınavların içinden geçerek bugüne ulaşmıştır. Bu uzun yolculukta yaşam, yalnızca var olmakla değil; adaleti, onuru, hakikati ve özgürlüğü savunmakla anlam kazanmıştır. İnsanlığın demokratik uygarlık değerleriyle buluşması ancak bu değerler uğruna bedel ödeyenlerin, direnenlerin ve gerektiğinde yaşamlarını feda edenlerin bıraktığı onurlu miras üzerinde yükselmiştir. Bu nedenle yaşamı değerli kılan temel şey insan olmanın erdemliğini, vicdanını ve ortak insanlık değerlerini koruyabilmektir. Çünkü kimi zaman bir ömürden daha kıymetli olan şey, insanlığın insanca yaşam uğruna yarattığı ve geleceğe taşıdığı değerlerdir. Bu vesileyle, Hak ve Hakikat Yolunda canlarını feda ederek şehadete ulaşan tüm canları saygı, özlem ve derin hürmetle anıyoruz. Onların inançla, onurla ve büyük bedellerle ördüğü mücadele mirası; halkımızın hak ve hakikat ve özgürlük yolunda yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Büyük Tufandan Aşure’ye uzanan bu kadim gelenek, insanlığın zor zamanlarda dayanışma, paylaşım ve hakikate bağlılık değerleri etrafında nasıl bir araya geldiğinin güçlü bir ifadesidir. Yas-ı Matem ayındayız. Bu ay, hakikat, adalet ve insanlık uğruna bedel ödeyenlerin anılarını yüreğimizde taşıdığımız; onların zulme karşı direniş amaçlarının yeniden hatırladığımız kutsal bir zamandır. Bu dönem, yalnızca yas tutma hali değil; vicdanla yüzleşme, nefsimizi sorgulama ve hakikatimizi yeniden inşa etme çağrısıdır.
Yas-ı Matem yalnızca bir hüzün ve yas dönemi değildir. Aynı zamanda vicdanla yüzleşmenin, nefsimizi sorgulamanın ve özümüzü hakikat ışığında yeniden inşa etmenin çağrısıdır. Kerbela’da yükselen direniş ruhu, her çağda zulme karşı onurlu duruşun ve adalet arayışının simgesi olmaya devam etmektedir. Bu ayın özü; hakikate sadakati, adaleti savunmayı ve Rızalık temelindeki bir yaşamı büyütmeyi bizlere hatırlatır.
Bu nedenle Yas-ı Matem, geçmişte yaşanan acıları anmanın ötesinde, bugün de mazlumun yanında yer alma, haksızlığa karşı ses yükseltme ve insanlık değerlerini kararlılıkla savunma sorumluluğunu taşır. Bu kutsal günlerde eksiklerimizle yüzleşiyor, gönlümüzü ve ruhumuzu arındırıyor; hakikat, adalet ve erdem yolunda yürümeye yeniden ikrar veriyoruz. Yasımızın anlamı, yalnızca acıyı paylaşmak değil; insan olmanın en yüce değerlerini yaşatmak, onları geleceğe taşımak ve yaşamın her alanında görünür kılmaktır. Haziran ayının sıcaklığına girerken, Madımak ta yakılan 33, Canımızın ateşi yüreklerimizde bir matem, hakikati ise yolumuza ışık olmaya devam ediyor. Bu bilinçle, adaletin, eşitliğin ve insanlık onurunun yanında durmayı sürdürüyor.
Tufanın ardından, Nuh’un Gemisi ve yeniden filizlenen yaşam, insanlığın belleğinde derin izler bırakmıştır. Büyük Tufan, yalnızca yeryüzünü sular altında bırakan bir doğa olayı değildi. O, aynı zamanda bir çağın kapanışını, köklü bir uygarlığın çöküşünü ve insanlık tarihinin yönünü değiştiren büyük bir kırılmayı simgeliyordu. Sular çekildiğinde sadece geride bıraktığı yıkım değil, yeni bir başlangıcın tohumları da kalmıştı.
Cudi veya Ağrı dağında, Nuh’un Gemisi etrafında şekillenen anlatılar, yok oluş ile yeniden doğuş arasındaki ince çizgide insanlığın umut, direnç ve yeniden inşa serüvenini günümüze taşıyan kadim hafızanın bir parçası hâline geldi. Mezopotamya halklarının hafızasında kuşaktan kuşağa aktarılan bu büyük felaket, zamanla Nuh’un Gemisi anlatısında sembolik ifadesini bulmuştur. Nuh’un Gemisi, yalnızca tufandan kurtuluşun değil, aynı zamanda insanlığın yeniden doğuşunun da simgesidir. Tufanın ardından hayatta kalmayı başaran insanlar, gemide kalan son erzaklarını bir araya getirerek ortak bir yemek hazırlayarak aynı sofranın etrafında buluştular. O sofrada paylaşılan lokmalar, dayanışmanın, ortak kader bilincinin ve birlikte yaşama iradesinin yeniden filizlenmesiydi.
Büyük yıkımın ardından kurulan bu ortak sofra, yok olan bir dünyanın küllerinden yeni bir yaşam yaratma cesaretinin ifadesiydi. İnsanlar, felaketin yarattığı yalnızlığı ve umutsuzluğu paylaşım ve dayanışmayla aşarak geleceğe yöneldiler. Böylece tufan sonrasında Mezopotamya’da yeniden kurulan yaşamın temelinde rekabet değil paylaşım, bireysellik değil ortaklık yer aldı. Bu nedenle tufan anlatısı yalnızca geçmişte yaşanmış bir felaketin hatırası değildir. Aynı zamanda insanlığın en zor koşullarda bile yaşamı yeniden kurabilme gücünün, dayanışma kültürünün ve ortak geleceğe olan inancının tarihsel sembolüdür.
Aşure bu yönüyle, farklılıkların bir araya gelerek ortak bir yaşam kurmasının kültürel hafızadaki en güçlü sembollerinden biridir. Bugün bu kadim anlatının çağrısı açıktır; Parçalanmışlık yerine birlik, yıkım yerine yeniden kuruluş, bireysel kurtuluş yerine ortak yaşamı inşa etme zorunluluğudur. Aşure’nin taşıdığı anlam, yalnızca geçmişe ait bir rivayet değil; insanlığın kriz anlarında nasıl yeniden ayağa kalkabileceğinin evrensel bir öğretisidir.
Matem ayının onuncu gününde, Miladi 10 Ekim 680 tarihinde Kerbelâ’da insanlık tarihinin en acı olaylarından biri yaşandı. Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 Can, büyük bir güç dengesizliği içerisinde Şam merkezli Emevi hanedanı Muaviye ve Yezit tarafında hunharca katledildi. Ancak Kerbelâ, yalnızca bir katliamın adı değildir; hakikat ile zulmün, adalet ile zorbalığın, özgür irade ile despotizmin karşı karşıya geldiği evrensel bir direnişin sembolüdür. Hz. Hüseyin’in ve yoldaşlarının duruşu, insanlık onurunu korumanın ve zulme boyun eğmemenin en güçlü örneklerinden biri olarak günümüze ulaşmıştır. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Kerbelâ’nın ateşi sönmedi; çünkü Hüseyin’in sesi, her çağda zulme karşı direnenlerin sesi, her dönemde özgürlük ve hakikat arayanların vicdanı olmaya devam etmektedir. Kerbelâ, geçmişte yaşanmış bir acı değil; adalet ve hakikat uğruna verilen sonsuz mücadelenin adıdır.
Bu anlamda; Raa Heq öğretisinde Yas-ı Matem, yalnızca bir yas tutma eylemi değil; mazlumla dayanışmanın, hakikatin yanında durmanın ve adalet mücadelesini sürdürmenin ifadesidir. Bu nedenle Matem günleri, hak ve hakikat uğruna yaşamlarını feda edenlerin anısını yaşatmanın ve bu mirası gelecek kuşaklara aktarmanın tarihsel sorumluluğunu taşır. Kadim anlatılarda Hz. Nuh ile simgeleşen hakikat arayışı, Kerbelâ’da Hüseyin’in direnişiyle yeni bir anlam kazanmıştır. Kerbelâ, belirli bir inancın değil, özgürlük ve adalet uğruna verilen evrensel mücadelenin ortak sembolü olarak halkların hafızasında yaşamaktadır.
Yası matem bu yılda Temmuz ayının arifesine denk gelmiştir. Temmuz ayı ise Alevi toplumu açısından, adalet arayışının yeniden canlandığı bir dönemdir. 2 Temmuz 1993’te gerçekleşen Madımak Katliamı, insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olarak toplumsal bellekteki yerini korumaktadır. Alevi toplum öncüleri, Pirler, Ana ve Semazenler, aydınların, sanatçılarında içinde bulunduğu 33 Can, Türk devletinin beslediği radikal dinci çeteler tarafında diri diri yakıldılar. Aradan geçen yıllara rağmen bu acı dinmemiştir. Çünkü Madımak adaletle yüzleşilmesi gereken açık kalan bir toplumsal yaradır. Yaşanan bu acı katliamların tek sorumlusu egemenlikçi ulus-devletçi, tekçi, milliyetçi, cinsiyetçi ve inkârcı politikaların farklı dönemlerde değişik biçimler alarak halklar üzerindeki baskıcı politikalarını sürdürüldüğünü göstermektedir.
Kerbelâ’dan Koçgiri’ye, Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan tarihsel süreç, halkların baskı, inkâr ve zulme karşı geliştirdiği direniş geleneğinin sürekliliğini göstermektedir. Hak, adalet, eşitlik ve özgürlük uğruna yaşamını yitiren tüm canları saygı ve minnetle anıyoruz. Coğrafyamızda yaşanan katliamların tek sorumlusu, egemenlikçi, tekçi, milliyetçi, cinsiyetçi ve inkârcı politikaların farklı dönemlerde aldığı biçimlerin sonucu olduğunu bir kez daha belirtmek istiyoruz.
Mitolojik anlatılarda ve Nuh’un Gemisi efsanesinde simgeleştiği üzere, büyük yıkımların ardından yaşamın yeniden filizlenmesi ancak ortak yaşam kültürü ve dayanışma ruhuyla mümkün olmuştur. Tarih boyunca toplumlar, karşı karşıya kaldıkları felaketlerde, birbirlerine tutunarak, paylaşarak ve doğayla uyumlu bir ilişki kurarak aşabilmişlerdir.
İnsanlığın varlığını sürdürmesini sağlayan temel güç, bireysel çıkarlar değil; ortak değerler etrafında örülen dayanışma, yardımlaşma ve kolektif yaşam bilincidir. Her büyük yıkımın ardından yeni bir başlangıcın kapısını aralayan da bu toplumsal ruh olmuştur. Çünkü yaşam, ancak insanların birbirine omuz verdiği, doğayla dengeli bir ilişki kurduğu koşullarda yeniden yeşerebilir.
Bu tarihsel sorumluluk bilinciyle, bulunduğumuz her yerde-evlerde, köylerde, mahallelerde ve şehirlerde-Raa Heq Alevi toplumunun Komünlerini örgütlemek bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Bir araya gelerek örgütlenme; tarihin en güçlü dinamiklerinden biridir. Hem toplumsal dayanışmanın hem de özgür yaşamın en güçlü zemini komün temelli örgütlenme sistemimiz olacaktır.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler