CHP’YE YAPILAN SALDIRILAR ÇOK DAHA FAZLASINI AMAÇLAMAKTADIR
Uzunca bir süredir CHP’ye yönelik, hiç öngörülemeyen hukuksuz saldırlar yapılmaktadır. Bu saldırıların düzen içi bir parti olarak CHP ye yapılıyor, olması, saldırılara ilgisiz kalmayı gerektirmez. Ayrıca bu saldırlar hem bütün toplumu hem de demokratik gelişmeleri yakından ilgilendirmektedir.
O nedenle bu saldılar, etkisi ve olası sonuçları boyutuyla hemen hergün değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır. Konuya girmeden önce bir noktayı netleştirmek gerekiyor. Türk devletinin olanaklarının ve gücünün, rüşvet almak gibi özel amaçlarla kullanılması en başından beri ve bugün yaygın ve yoğun olarak yapılan bir uygulamadır. Türk devletinin sistem içi partilerinin istisnasız hepsi, bir biçimde devletin olanaklarını ve gücünü kullanmışlar ve kullanmaktadırlar. Doğal olarak en çok da iktidar partileri, bugün de AKP ve MHP devletin imkanları üzerinde tepinmektedirler. Çünkü bu bir politikadır ve CHP’de dahil bütün düzen partilerinin sicilleri, bu tür kirliliklerle doludurlar. Türk devleti gerçekten yolsuzlukları, rüşveti, torpili devreden çıkartmaya yönelse ne devleti yönetecek parti kalır ne de devlet kalır. O nedenle CHP’ye yapılan operasyonların hiç birisi bu uygulamalarıortada kaldırmak amacıyla yapılmamaktadır. Ayrıca bu saldırıların hiçbir hukuki bir zemininin olmadığı da anlaşılmaktadır.
Söz konusu saldırıların en büyük rakip parti olarak CHP’nin rakip cumhurbaşkanı adaylarınızayıflatmak, böylece iktidara giden yolu temizlemek amacıyla yapıldığı kamuoyunun ortak kanaatidir. Ancak bu doğrunun bir boyutudur. CHP’ye saldırıların sadece bundan ibaret olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Erdoğan, bu saldırılarla, yeniden yapılandırmaya çalıştığı Türk devletinin, bütün yapısal özelliklerini değiştirme sürecinde yeni ve önemli bir adım daha atmış olmaktadır. Durumu anlatabilmek için sürece çok kısa göz atmak gerekiyor.
Türk devleti 1923 yılında, demokratik olmayan bir devlet olarak kurulmuş ve Atatürk’ün “tek adam” diktatörlüğüyle yönetilmiştir. 1338- 1950 yılları arasında Atatürk’ün yerine İsmet İnönü ikinci “tek adam” olmuştur. Bu yıllar boyunca Türk devleti katı Kemalist bir diktatörlük olarak yönetilmiştir.
1950- 1960 arasında Menderes iktidarı, devletinin bütün organlarını ele geçirmeye çalışmış ancak ordunun 1960 darbesiyle Menderes- Bayar ikilisinin bu yönelimi engellenmiştir. 1963-1971 arasında hükümetler, özel olarak kendi alanlarının dışına çıkmadan devleti klasik Kemalist paradigmaya bağlı olarak yönetmişlerdir.
Bu arada gelişen toplumsal mücadeleyi bastırmak için 1971 askeri darbesi yapılmış, bir süre sonra yine sözde sivil yöneticiler devletin yönetimine geçmişlerdir. 1980’e kadar devleti yöneten çeşitli başbakanlar, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları bakanlar vs. aynı tarzda bir yönetim sürdürmüşlerdir. Bu yönetim tarzına göre seçimle gelen seçilmişler içinde parti başkanları başbakan, yeteri kadar seçilmişten de bakanlar belirlenerek hükümet kurulur. Hükümetler seçimlerde değişme ihtimali bilinerek göreve gelirler ve çoğu zamanda değişirler. Hükümetler, devletin MGK’una, askeri güçlerine, emniyet kuvvetlerine, illegal kurumlarına (mit- kont-gerilla, özel harp dairesi, vs) ve bürokrasisine, hükmediyor görünseler de, esasında bu durum, yanıltıcı bir görüntü olmaktan öteye gitmemiştir. Çünkü seçilmiş hükümetler, gelip geçicidirler. Ama askerler, MGK, MİT, Emniyet kuvvetleri ve bürokrasi kalıcıdır. Devlet esas olarak bu kurumlar tarafından yönetilmiştir. Hükümetlerin belirleyici bir özellikleri olmamıştır. Aynı durum, 1983’ten sonra da aynı şekilde
sürdürülmüştür.
Bu arada Turgut Özal klasik- Kemalist politikadan sınırlı ölçüde, farklı bir politika izlemeye yönelmiş, ama bu yönelim hayatına mal olmuştur. Daha sonra devam eden yıllarda Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş ve onların çevresindeki klikler aynı klasik Kemalist yönetimle devam etmişler, kimse devleti bütün organlarıyla ele geçirmeye çalışmamıştır. Her yönetim grubu, iyi- kötü, kaderini seçimlere bağlamış, seçim sonuçları, hükümetlerin devam ettiği veya yeni hükümetlerin kurulduğu şekilde olmuştur. Ancak Erdoğan’ın hükümeti ele geçirmesiyle birlikte, durum sistemli ve ısrarcı bir biçimde değişmeye başlamıştır.
Erdoğan’ın yönetime geldiği ilk yıllarda, devletin bürokrasisi, askeri güçleri, emniyeti ve özellikle illegal devlet kurumları Erdoğan’ın elinde değillerdi. Erdoğan kendisinden önceki başbakan ve cumhurbaşkanlarından farklı olarak bu durumu değiştirmeyi temel politika olarak kodlamış ve politikalarını buna göre şekillendirmiştir. Buradan hareketle, Erdoğan devletin bütün kurumlarını, güç odaklarını ve bütün karar mekanizmalarını, tam ve mutlak olarak ele geçirmeye yönelmiştir.
Ancak Erdoğan’ın CHP’ye yönelik saldırılarının tek veya esas amacının bu olduğu düşünülürse yanlış bir noktaya düşülecektir. Çünkü devlet, politik bir zor organıdır ve onu ele geçirmeninpolitik bir amacının olması gerekmektedir.
Erdoğan, İslam- Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmak, yada devletin yapısal özelliklerini İslam – Osmanlı İmparatorluğu’na göre yeniden şekillendirmek istemektedir. Bu stratejik bir politik amaçtır ve Erdoğan bütün politikalarını buna göre oluşturmaktadır. Hükümet olduğu günden, böyle başlamış, devleti esas olarak ele geçirdiği bugüne kadar, bu niyetine göre politika yapmıştır. Yani Erdoğan’ın CHP’ yaptığı saldırılar, Ergenekon, Balyoz ve 15. Temmuz’da yaptığı gibi, özel, kapsamlı ve derinlikli bir saldırıdır.
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu terk eden CHP’yi bu amacının önünde potansiyel engel olarak görmektedir. Onun için de bilinen saldırılar geliştirilmektedir. Bu saldırılar, Erdoğan’ın İslam-Osmanlı devleti kurma niyetine doğru atılmış önemli bir adımdır. Bu saldırıların istenennoktaya ulaşması halinde Kemalist Türk devleti kalmayacak, mevcut statükolar değişecektir.
Erdoğan’ın Kemalist Türk devletinin yerine, Osmanlı- İslam devleti kurma projesinin Tom Barak denilen ABD emperyalizminin tecavüzcüsü tarafından desteklenmesi boşuna değildir. Kılıçdaroğlu’nun da bu projenin bir parçası yapıldığı,” Osmanlı topraklarına bakmayı ve büyümeyi önermesinde anlaşılmaktadır. MHP’nin Cumhur İttifakının parçası olduğu, “Türkiye Yüzyılı” söylemi, Erdoğan’ın ve yönettiği Türk devletinin, MHP ve Kılıçdaroğlu ile birlikte bu politikayı hayata geçirmeye çalıştıklarını göstermektedir. Elbette bu durumun Erdoğan’ın kişisel konforu ve zenginleşmesi gibi bir sonucunun olduğunu da unutmamak gerekiyor. Ancak bu durumun, gerçek politik gelişmeleri gölgelemesine izin verilmemelidir.
Ancak Erdoğan’ın planları, bölge halklarının duvarına çarpacak, emperyalistlerin ve işbirlikçi katillerin evdeki hesaplar geri dönecektir.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler