Per. Tem 23rd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Mizah ve İktidar!

⌈Erdoğan Doğan⌉
Korkunun Çözüldüğü Sınırda Kahkaha
Mizah, insanlık tarihi boyunca yalnızca bir güldürme sanatı ya da estetik bir eğlence biçimi olarak var olmamıştır. Aksine o, korku düzenlerinin çözülmeye başladığı, toplumsal anksiyetenin (kaygı)
zirveye ulaştığı kırılma noktalarında ortaya çıkan en keskin eleştiri biçimlerinden biridir. Bu nedenle otoriter iktidarlar, mizahı hiçbir zaman yalnızca bir “şaka” veya masum bir eğlence olarak görmezler; onu, kendi kurdukları mutlak meşruiyet zeminini içten içe aşındıran, yönetilemez bir siyasal güç olarak algılarlar.
Özellikle Türkiye gibi toplumsal ve siyasal iklimin sürekli bir gerilim hattında ilerlediği coğrafyalarda mizah, bir lüks değil, doğrudan doğruya bir hayatta kalma stratejisidir. Son dönemde stand-up sanatçısı Deniz Göktaş’ın yaptığı şakalar ve yönelttiği eleştiriler nedeniyle adli mekanizmaların hedefi haline gelmesi ve tutuklanması, bu topraklarda mizah ile siyasal güç arasındaki kadim savaşın en taze ve çarpıcı vesikasıdır. Bu yazı; Bertolt Brecht, Mikhail Bakhtin ve Henri Bergson gibi düşünürlerin kuramsal fenerlerini arkamıza alarak, Türkiye’nin evrensel teorileri de aşan özgün siyasal ikliminde mizahın, kutsalların ve iktidar ilişkilerinin haritasını çıkarmayı amaçlamaktayım.
Kutsallar, Tabular ve İktidar
Dünyanın pek çok yerinde mizah, toplumsal normların sınırlarında gezinen bağımsız bir estetik biçimiyken; Türkiye’de mizah, doğrudan doğruya yüksek riskli bir siyasal eylemdir. Bunun temel sebebi, Batı literatüründeki genel geçer iktidar tanımlarının bu topraklarda yetersiz kalmasıdır. Batı’da mizahçı genellikle homojen, sınırları belli bir devlet aygıtına ya da egemen sınıfa karşı pozisyon alırken; Türkiye’deki mizahçının karşısında, sürekli yer değiştiren, akışkan ve her biri kendi “kutsallık” zırhını kuşanmış çok katmanlı bir iktidar bloğu bulunur.
Türkiye’de iktidar tektir ama “iktidar odakları” çoktur. Siyasal erkin bürokratik kutsalları, muhafazakâr dünyanın dini hassasiyetleri, milliyetçi reflekslerin dokunulmaz kıldığı semboller ve hatta muhalif blokların kendi iç mahallelerinde ürettiği politik doğrucu tabular… Türkiye’de mikrofonun başına geçen ya da karikatür tezgahının arkasına oturan bir mizahçı, sadece bir hükümeti eleştirmez; bu çok katmanlı toplumsal riyakarlık haritasında görünmez mayınların üzerinde yürür. Bir şakayla resmi ideolojinin duvarından atlasa, mahalle ahlakının dikenli tellerine takılır; oradan kurtulsa, kutsallık atfedilen başka bir toplumsal dogmanın duvarına toslar.
İşte tam bu noktada, Henri Bergson’un o meşhur tespiti bu topraklarda tersine döner. Bergson, Gülme adlı eserinde toplumsal hayatın canlı ve esnek olması gerektiğini savunur. Ona göre gülme, *”toplumsal bir düzeltici”*dir; hayatın esnekliğini kaybedip katılaştığı, mekanikleştiği yerde mizah devreye girerek bu katılığı cezalandırır. Oysa Türkiye’nin özgün siyasal ikliminde, iktidar odakları katılaştıkça mizahı bir “düzeltici” olarak değil, kendi varoluşsal ciddiyetlerine yönelik bir “güvenlik tehdidi” olarak algılarlar. Çünkü otoriter ruh hali, gücünü ciddiyetten, asık suratlılıktan ve korkunun ürettiği o mutlak biat zincirinden alır. Mizah ise doğası gereği akışkandır, hafiftir ve en önemlisi korkuyu eriten bir asittir.
İktidar, karşısındaki öfkeli bir muhalifle her zaman savaşabilir; çünkü öfke de iktidarın dili gibi ciddi, ağır ve aynı düzlemdedir. Ancak iktidar, kendisini karikatürize eden, heybetli cüppesinin altındaki çıplaklığı gösteren bir kahkaha karşısında tamamen silahsız kalır.
Türkiye’de mizahın tarihsel arka planına baktığımızda, Aziz Nesinlerden Rıfat Ilgazlara, Gırgır dergisi geleneğinden bugünün dijital platformlarına kadar uzanan o devasa külliyat, aslında bir nevi “korkuyu evcilleştirme” tarihidir. Toplum, sokakta yüksek sesle söyleyemediği, evinde fısıldarken bile kapıyı bacayı kontrol ettiği ne varsa, onu bir karikatür karesinde ya da bir sahne şakasında gördüğü an derin bir nefes alır. Bu bağlamda Türkiye’de kahkaha, sadece bir eğlenme biçimi değildir; bireyin atomize edildiği, yalnızlaştırıldığı ve korkuyla terbiye edilmek istendiği bir iklimde “Ben de buradayım, yalnız değilim ve hala delirmedim” demenin kolektif ve politik bir manifestosudur.
Mizahçının En Büyük Rakibi Olarak Gerçeklik
Dünyanın pek çok yerinde komedyenler veya hiciv ustaları, gündelik hayatın sıradan akışını alıp onu abartarak, çarpıtarak ya da yapıbozuma uğratarak “absürt” olanı üretirler. Yani absürtlük, sanatçının zihninde rafine edilen bir estetik çıktıdır. Ancak Türkiye’nin özgün siyasal ve toplumsal ikliminde bu ilişki tamamen tersine dönmüştür. Bu topraklarda mizahçının en büyük rakibi kendi hayal gücü değil, bizzat çıplak gerçekliğin ta kendisidir.
Türkiye’de hayat o kadar hızlı, tahmin edilemez ve mantık sınırlarını zorlayan bir absürtlük sarmalında akar ki, ana akım haber bültenleri, mahkeme tutanakları veya siyasetçilerin canlı yayın performansları halihazırda en mahir stand-up metninden daha gerçeküstüdür. Çizgi filmlere taş çıkartacak ciddiyetle yapılan resmi açıklamalar, hukukun temel ilkelerini komedi unsuruna dönüştüren yargı kararları ve absürtlükte sınır tanımayan sokak röportajları, mizahçıyı şaka üretmek yerine, var olan devasa şakayı yakalayıp terbiye etmek zorunda bırakır.
İşte tam bu noktada, Bertolt Brecht’in o meşhur “yabancılaştırma efekti” bu topraklarda çok farklı bir boyuta bürünür. Brecht için mizah, seyirciyi uyutmaz; tersine onu uyandırır. Epik tiyatronun amacı, seyircinin kahramanla özdeşleşmesi değil, olup biteni eleştirel gözle değerlendirmesidir. Brecht’te kahkaha, egemenliğin doğal ve değişmez olduğu fikrini kırar. İnsan, güldüğü anda duruma mesafe alır ve “Bu düzen başka türlü de olabilir” diye düşünmeye başlar.
Ancak Türkiye’de halk, sisteme veya adaletsizliğe yabancılaşmak için tiyatro sahnesine ya da stand-up salonuna gitmeye ihtiyaç duymaz; çünkü zaten her sabah uyandığında kendi hayatına yabancılaşmış olarak güne başlar.
Türkiye’de mizah, gerçeği abartarak insanları şaşırtmaz; aksine, zaten katlanılamayacak kadar abartılı ve absürt olan gerçeği, sahne ışıkları altında sakinleştirip sindirilebilir hale getirir. Komedyen burada bir mucit değil, bir tercümandır.
Bu durum, mizahın toplumsal işlevini de dönüştürür. Normal şartlarda insanı sarsması ve uyarılılığı artırması beklenen kahkaha, Türkiye’de bir çeşit “kolektif rehabilitasyon” mekanizmasına dönüşür. İnsanlar, maruz kaldıkları ve tek başlarına değiştiremedikleri o devasa mantıksızlık dalgasına karşı delirmemek için gülmek zorundadır. Mizahçı sahnede o günkü siyasi veya toplumsal saçmalığı dile getirdiğinde, seyirci yeni bir şey keşfetmiş gibi şaşırmaz; “Şükürler olsun, bunu gören ve bu saçmalığa gülen tek deli ben değilmişim” duygusuyla rahatlar.
Ancak bu durum iktidar mekanizmaları için çok daha tehlikeli bir esneme eşiğini doğurur. Gerçekliğin kendisi bu kadar absürtleştiğinde, iktidarın kendi meşruiyetini korumak için ürettiği o “ciddiyet ve kutsallık” zırhı iyice incelir. Yönetenler ne kadar asık suratlı ve ne kadar cezalandırıcı olmaya çalışırsa çalışsın, altındaki o yapısal mantıksızlık ifşa olmuştur bir kere. Toplum, tepesindeki o heybetli güç aygıtına korkuyla değil, onun yarattığı absürtlüklerin farkında olarak bakmaya başladığı an, korku düzeninin kimyası bozulur. Çatlak tam buradan, gerçeğin komedisinden başlar.
Mikro-İktidarların İfşası ve Kırılganlığın Refleksi
Deniz Göktaş’ın mizahı nedeniyle adli mekanizmaların hedefi haline gelmesi ve tutuklanması, Türkiye’de mizah-iktidar ilişkisinde sadece “bir komedyenin daha susturulması” olarak okunamaz. Göktaş vakası, bu topraklarda iktidarın dönüştüğü yeni evreyi ve mizahın değişen karakterini anlamak için modern bir turnusol kağıdıdır. Buradaki temel soru şudur: Bir komedyen neden yalnızca yaptığı şakanın metni yüzünden değil, şakanın yöneldiği iktidar ilişkileri nedeniyle bu denli büyük bir reaksiyonun odağına yerleşir?
Bu sorunun cevabı, Göktaş’ın mizah tarzında ve hedef aldığı alanlarda gizlidir. Göktaş, geleneksel siyasi hiciv ustaları gibi yukarıdan konuşan, parmak sallayan ya da doğrudan kör göze parlak siyasi sloganlar atan bir mizah üretmez. Aksine; son derece sakin, hatta yer yer teslim olmuş, kaygılı ve melankolik bir ses tonuyla konuşur. Onun mizahı, makro-siyasetin büyük laflarından ziyade, o siyasetin gündelik hayatta, ailede, okulda, ikili ilişkilerde ve dilde kurduğu mikro-iktidar alanlarını kurcalar.
İşte bu noktada Mikhail Bakhtin’in karnaval kuramı modern sahnede yeniden canlanır. Bakhtin’e göre karnaval, toplumsal hiyerarşilerin geçici olarak askıya alındığı, kutsal olanın dünyevileştirildiği, kralın soytarıya dönüştürüldüğü bir alandır. Modern dünyada stand-up sahneleri, o eski karnaval meydanlarının işlevini üstlenir. Deniz Göktaş sahneye çıktığında, toplumun üzerine çöken o kolektif anksiyete ve geleceksizliği arkasına alır. Herkesin evinde fısıldayarak bile konuşmaktan çekindiği dogmaları, “kutsal” ilan edilen yapıları sakin bir ironiyle sahnenin ortasına bırakıverir.
Deniz Göktaş’ın sahnesi, Türkiye’deki genç kuşağın ruhsal laboratuvarıdır. O, iktidarın dikey baskısına karşı, yatay ve kolektif bir itirazı örgütler; bunu da bağırıp çağırarak değil, o baskının altındaki absürtlüğü kibarca gösterip seyirciyle birlikte burun kıvırarak yapar.
Peki, bu sakin kahkaha neden tutuklama gibi en ağır devlet refleksiyle cezalandırılır? Çünkü otoriter sistemler, yapıları gereği mutlak ciddiyet ve sarsılmaz bir heybet illüzyonu üzerine kuruludur. İktidar, karşısındaki öfkeli bir siyasi muhalifle savaşmayı iyi bilir; çünkü öfke, iktidarın kendi cephaneliğinde de bolca bulunan, yönetilebilir bir duygudur. Ancak iktidar, kendisiyle dalga geçilen, o yapay ciddiyet zırhının altındaki çaresizliğin ifşa edildiği bir sahne karşısında tamamen silahsız kalır.
Göktaş’ın tutuklanması, şakasının gücünden ziyade, iktidarın kendi kırılganlığının itirafıdır. Güç aygıtı, tek bir mikrofonun arkasından yükselen sakin bir kahkahanın, kendi kurduğu o devasa korku imparatorluğunun meşruiyet zeminini kayganlaştırdığını fark etmiştir. Korku düzeni, insanların korkmayı bıraktığı an değil; korktukları şeye gülmeye başladıkları an çökmeye başlar.
Toparlamak gerekirse; Türkiye’de mizah ne sadece bir eğlence sektörüdür ne de estetik bir lüks. O, kutsalların ve tabuların kuşatması altındaki bir toplumun nefes borusudur. Bergson’un esneklik arayışı, Brecht’in uyandıran yabancılaştırması ve Bakhtin’in hiyerarşileri yıkan karnavalı, bugün Türkiye’deki stand-up sahnelerinde ve Deniz Göktaş gibi komedyenlerin duruşunda en yerel, en özgün haliyle ete kemiğe bürünmektedir.
Son tahlilde, mizahı cezalandırmak, tarihin hiçbir döneminde kahkahayı yok etmeye yetmemiştir. Aksine, bir şakayı yasaklamak ya da bir mizahçıyı demir parmaklıklar ardına koymak, o şakanın işaret ettiği adaletsizliği ve absürtlüğü sonsuza kadar tescillemekten başka bir işe yaramaz. Çünkü iktidarlar gelip geçicidir, o asık suratlı ciddiyetler zamanla eskir ve un ufak olur; geriye ise her zaman, korkunun sınırlarını eriten o zamansız, özgür ve ölümsüz kahkaha kalır.

06.07.2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir