Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

ALEVİ TOPLUMU BİNLERCE YIL HAKİKAT ARAYIŞINI OCAK YAPILANMASI İLE KORUDU

– Ayten Şimşir –

Alevi Toplumunun kurumsallaşması tarihsel evrelerde kendisini farklı şekillerde göstermiş, yaşatmış ve kimliğini bugüne taşırmıştır. Bilinen / yazılı olan tarihten bugüne Sümerler /Akadlar /Hurriler döneminde Ateş sunakları / Tapınaklar, Tekkeler, Zaviyeler, Dergahlar şeklinde görülmektedir. Günümüz Türkiye’sinde ve Avrupa’ da 2 Temmuz Madımak Katliamı’nın ardından Alevilerde açığa çıkan kaygı hali kurumsallaşmanın gerekliliğini doğurdu. Yine doksanlardaki köy yakmalar, köy boşaltmalar Alevi toplumunun yoğun yaşadığı alanlarda gelişen devlet politikalarının açığa çıkarttığı zorunlu göçün de etkisiyle kentlerde yoğunlaşan Alevi nüfusu kurumsallaşmanın hız kazanarak devam etmesine neden oldu. O dönemden bugüne Alevi kurumsallaşması; Dernekler, Vakıflar, Kültür Evleri ve Cem Evleri adı altında sayısız yapılanmalarla sürmekte.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hakkında en çok konuşulan, siyasal gündem ve hükümet vaadlerinde mesele haline getirilen,seçimden seçime gündeme alınan, kimi siyatsetlerce oy potansiyeli yada arka bahçe olarak görülen ve kendi siyasal yapılanmalarına dahil olmaya bir şekliyle zorlanan Alevi kurumsallaşması ne acıdır ki her geçen gün kuruluş/oluşum amaçlarından, kendi hakikatinden kopartılmaya çalışılıyor. Kaçınılmaz gerçek şu ki; kendi hakikatinen uzaklaşan yapılanmalar ne yazık ki inancımızın kadim değerlerini yansıtamaz. Toplumumuzun Kadim tarihine ve yaşam alanlarına baktığımızda hiç bu kadar fazla kurumsal yapısının/binasının olmadığını ancak onca kurumsal yapıya/binaya rağmen günümüzdeki kadar da iç ve dış asimilasyona açık olmadığını çok rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Peki gayrimenkulü yani mülkiyeti Alevilere ait olan, mali değerleri binlerce liralarla/eurolarla ölçülen yüzlerce kurumsal yapıya / binaya rağmen neden tekçi na hak zihniyetlerin ve modern çağın toplumumuza dayattığı iç ve dış asimilasyonu, kültürel, inançsal, ahlaki erezyonu engelleyemiyor, talibleri yol ile buluşturamıyoruz ?
Kurumlarımızın bir kısmına baktığımızda çok rahatlıkla görebiliyoruz ki; bulundukları ülkelerde / eyaletlerde anayasal / hukuksal bütünlük içerisinde klasik dernek yapılanmasına sıkıştırılan, Alevi Toplumsal hukukunu kurumsallaşmaya dahil edemeyen, bireylerin veya aşiretlerin tekelinde daraltılan, memleketçilik/millliyetçilik üzerinden yürütülen ,üyeleri ile aidat ödeme ve kimi etkinlikler dışında bir araya gelemeyen / bir bağ kuramayan, yönetimsel afaki sorunlar sarmalında her geçen gün biraz daha kendi kitlesinden dolayısıyla Alevice duruştan uzaklaşır durumdalar.
Kadın Yolun sahibidir desturu ile; Kadın Yol’da öznedir derken diğer yandan kadını değersizleştiren, yoldan uzaklaştıran, kurumlarımızı ayakta tutan kadın emeği üzerinden kendini yaşatan, Razılık ve Rızalık’tan sıkça söz ederken üyelerini ve dolayısıyla onların rızalığını esas almaktansa ahbap çavuş ilişkisinden öte gidemeyen yönetimlerin Alevi Yol hakikatine uygun hareket etmesini beklemek ne yazık ki imkansız. Böylesi bir hal alan Alevi Kurumsallaşması ne yazık ki kendisi ayakta tutma gayreti ile kimi zamanlarda devletçi yapılanmalar / belediyeler / siyasal partilerle iç içe hareket etmekte, zalimin sofrasında yer alarak kadim desturlarını unutmaktan öte bilerek yada bilmeyerek ihanete dahi düşmekteler.
İşte tamda burada ne yapmalı sorusunu sormak gerekiyor. Ne yapmalı da kendi hakikatinden uzaklaşan klasik dernek anlayışından öte gidip kendi hakikatini yansıtamayan kurumsal yapılanmalarımızı Hak ile Hak olunduğu evrelerdeki gibi yolumuza uygun işletmeli, talipleriyle buluşturmalı ve iç / dış asimilasyonun odak noktası olma halinden kurtarmalı.Tüm bunlar için öncelikle kadim inancımızın/yolun kendi iç yapılanmasına ve dolayısıyla da kurumsal mekanizmalarının işleyişine göz atmak, tarihsel evreleri bir yanıyla da olsa incelemek ve katliamlarla, sürgünlerle kısacası köksüzleştirme politikalarıyla birlikte bir boyutuyla yitirilen belleklerimizi güncellemek ve örgütlenmemizi bu şekliyle yenilemek, yolumuza göre gerekirse yeniden dizayn etmek gerekiyor.
Tarihte Alevi kurumsallaşmasına baktığımızda karşımıza ilk çıkan yapılanma Ocaklardır. Alevilerin ve Aleviliğin temel örgütlenme mekanızması olan Ocaklardır. Alevi toplumu kendi hakikatinden uzaklaştıran onlarca değerlendirme ne yazık ki Ocaklar hususunda da pek farklı değildir. Kimi tarihçiler Safeviler dönemine kimileri ise Hünkar Hace Bektaşa bağlasa da yapılan araştırma ve arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan onlarca delil bizlere gösteriyor ki; Ocak yapılanması Anasoylu yaşam dediğimiz Tanrıçalar devrine oradan da Zerdüşt tapınaklarındaki ateşgahlara kadar uzanmakta ve belki daha da eskilere dayanmaktadır.
İSKENDERİYE GİZEM OKULU BİR OCAK YAPILANMASI OLABİLİR Mİ
Ocak yapılanmasının farklı bir formunu M.S. 4.yy’ da İskendiye şehrinde bulunan bilimi ve felsefeyi mülkiyetten çıkartarak ilgi duyan her bireye açan , dünyanın her yerinden gelen alimleri yetiştiren, eski dünyanın tüm bilgisini depolayan ‘’ gizem okulu’’ nda görebiliyoruz. Bu okul bilgi ve eğitim için cinsiyet farkını ortadan kaldırmış, felsefenin, teolojinin merkezi haline gelmiş bir üniversiteydi. Ancak bir koşulu vardı bilgi ve birikimi ehil kişilere aktarmak ve bunun içinde adeta çekim merkeziydi. Ancak ne yazık ki herkes açık olmayan kurumsal yapılanması ve entellektüellik seviyesi ile halkları kendi etkisi altına almak isteyen dönemin resmi dini Hristiyanlığı karşısında aldı ve hedef haline geldi. Hoşgörüsüz Hristiyan Kutsal Roma İmparatorluğunun doğuşuyla ne yazık ki sona erdi. Binlerce yıllık bilgi ve birikime sahip olmalarına rağmen kırsal kesimlerde yaşam sürüyor olmaları Hristiyanların onları aşağılamak için kullandıkları ‘’ Pagan’’ ismini yarattı. İskenderiye Okuluna ve bilginlerine yönelik korkunç saldırılar 24 yıl boyunca aralıksız devam etti.Kütüphanede çalışma yürüten bilgin Haypetia’nın öldürülmesi ile kütüphane batıl inaçları barındırıyor denilerek yakıldı ve binlerce yıllık bilgi ortalığa saçıldı, büyük bir kısmı yok edildi. (400 000 civarında kitap yakılarak yok edildi ) Kitap yakma pratiğini gözlemlediğimizde ne yazık ki tarihsel döngüde çok fazla karşımıza çıkmakta, bu durum toplumların tarihsel belleğini yok etmenin bir yöntemi ne yazık ki. Büyük yangının ardından bilgeler yeraltına çekildi ve çalışmalarına devam ettiler.
Uzun yıllar sonra kayıp kitapların büyük bir kısmı Bağdat Sarayında gün yüzüne çıktı, Arapçaya çevrildi. Bağdat Sarayı kısa zamanda bilim, sanat, kültür ve edebiyatta ciddi bir ivme kazandı. Ancak ne yazık ki İmparatorluğa dönüşen Saray hoşgörüsünü kısa zamanda yitirerek bağnazlığa teslim oldu. Bilginler Bağdat Saraylarında dışlanarak kovuldu ve dünyanın birçok yerine dağılarak çalışmalarını sürdürdü. Günümüzde eldeki veriler yeterli olmadığı için kesinleştirilemesede kimi tezlere göre; Bağdat Sarayından dışlanarak kovulan bilgeler yeraltında yürütttükleri çalışmalarını devam ettirdi ve tarihsel belleği bir sonraki nesle aktarmak için belirli bir sistem geliştirdi. Bu sistem içerisinde hizmet ve liyakata dayalı mekanizma oluşturuldu dolayısıyla da bu sistem Ocak yapılanmasına kadar uzandı.
ALAMUT ‘ TA ŞERİAT’TEN TARİKAT’E
Diğer yandan Ocak yapılamasının en belirgin örneğini 12. yy’ da Alamut’ da görebiliyoruz. İsmaililik olarak da bilinen yapılanmayı incelediğimizde ; 7 derece bulunmaktadır,bunlar sırasıyla; 1. Derece; Müminler 2. Derece; Mükellefler 3. Derece; Dai’ler yani yol’a / inanca / tarikata çağıranlar ( inancımızdaki Marifet Kapısı ) 4.Derece; Dai’ yi Ekber ‘’ baba’’ denilirdi, gerçeklik kapısından ‘’ Tarikata’’ girmeye hak kazananlar ( sonraki yıllarda Yaseviler ve Bektaşi’lerde en üst mertebeye ulaşanlara verilen isim) 5. Derece; ( Tarikat Kapısı) Zu Massa ( bir yudum emenler) 6. Derece; Hüccet ( Hakikat Kapısı ) 7. Derece; En mükemmel derece yani Tanrısal mertebe ve bu mertebeye hayattayken ulaşılamayacağına inanılırdı. Bu dereceye Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan Şeyh El Cebel ( doğanın şeyhi) sahipti, diğer sıfatları ise Belag – ı Azam ( Kutsal Kelam Ustadı) ve Namus- ül Ekber ( Büyük Sır Üstadı ) İsmaililer Batını öğretiyi esas almış dinleri daima ikinci planda tutmuşlardır. Eldeki verilere göre öğretilerini yaymak için 12 bölgeye ayrılmışlardır. 12. Yy’ da Moğolların istilası ile talan edilen Almut’un ardından 15. Yy’ da Dersim’ de yapılandırılan 12 ocakla birlikte bölgedeki tüm ocaklar yakılıp yıkılarak Aleviler için 5 yüz yıl sürecek karanlık çağ başlamıştır. Ocak yapılanması 16. Yy’ a kadar Hamedan ve Tebriz bölgelerinde bir boyutuyla korunmaya çalışılmıştır.
OSMANLI VE CUMHURİYET DEVRİNDE OCAKLAR
Bir yandan İran diğer yandan ise Osmanlı saldırı ve sızmaları ile binlerce yıllık tarihsel hafıza silinmeye başladı ve bugün bellek yitimi dediğimiz düzmece tarihi senaryolarla toplumumuz ocaklarından uzaklaştırılmaya başlandı. Osmanlı’nın duraklama devrinde 3. Selim’in sözde ıslahat planlarına karşı direnen, başlangıçta Ahilik üzerine kurulan ancak zamanla Bektaşiliğe tabi olan Yeniçeri Ocağı uzun yıllar devletin asker ihtiyacını karşılamasına, Balkanlara uzanmasında etkili rol oynamasına rağmen devletin varlığı açısından tehlike olarak görülmeye başladı. 3. Selimin öldürülmesi ve 2. Muratın tahta çıkışıyla Yeniçeri Ocağına karşı Sekban- ı Cedid Ocakları kurularak askeri değişiklikler hedeflendi. 15 Haziran 1826’ da önceden kışkırtılan ve silahlandırılan halkla birlikte Sekvan-ı Cedid askerleri ayaklanma başlatan yeniçerilere saldırdı, top atışları ile de desteklenen saldırılarda binlerce yeniçeri öldürülürken ocak tümüyle yok edildi.(tarihte vaka- i hayriye / hayırlı olay olarak geçer) 2. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla birlikte Hünkar Hace Bektaş’ın kurduğu Tekke uzunca biz zaman kapalı kalmış ardından Balım Sultan dergaha memur edilerek devlet politikaları çerçevesinde Selçuklular döneminde hazırlanan kimi düzmece soy secerelerini dizayn etmiş, Alevilik ve dolayısıyla da Ocaklar Osmanlı eliyle dizayn edilmek istenmiştir. Yolumuzda itikadımızda olmamasına rağmen ‘’ Serçeşme ‘’ denilerek tüm ocaklarımız/ süreklerimiz köreltilerek tekleştirilmek ve Hace Bektaş Tekkesine bağlanmak istemiştir. Günümüzde de bu politikalar devam etmektedir ancak bu durum birçok ocak mensubunca halihazırda kabul görmemiştir. Tüm bunlarla yetinmeyen tekçi na hak zihniyetin ardılları Bektaşiliği Balım Sultan döneminde hazırlanan ve halihazırda tartışılan kimi soy secereleri üzerinden hareketle Dersim Ocakları ile birlikte Yeseviliğe ondan doğru da Hz. Muhammed’e dolayısıyla da İslamiyete bağlama çabası içerisindeler. Bu dönemde Hace Bektaş Tekkesinin başına Nakşi şeyhler getirilerek Türkmen ve Kürt Ocaklar/ Sürekleri Hacı Bektaş Postnişi üzerinden denetime alınmak istenmiştir, yürütülen politikalar bir yanıyla etkili olsa da toplumumuz ve Pirlerimizi itikadimizin düsturları Hünkarı Pir olarak kabul etmekle birlikte Bektaşi Dergahından kesinlikle destur almamışlardır.
Tarih boyunca katliamlara karşı varlıklarını sürdüren Alevi sürekleri Osmanlı İmparatorluğunun İslamiyeti resmi din olarak kabul etmesi ile birlikte tarihinin en kanlı dönemlerine girmiş oldu. Emevi İslam faşizminin kendisi olmayan, biat etmeyenlere reva gördüğü sürgünlerle sınandı, katli vacip kılındı, kadını kızı/ malı mülkü helal kılındı, topraklarına el kondu tıpkı diğer halklar ve inançlar gibi. Osmanlının yıkılış evrelerinde büyük ideallerle kurulan İttihatt- ı Terakki Cemiyetine ‘’Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılacağı yeni yönetim sistemi Laiklik ‘’ vaadiyle birlikte büyük destekler verdi. Sevr antlaşması ile muhtariyetin ve inanç özgürlüğünün sağlanacağı, korunacağı inancıyla genç Cumhuriyeti koşulsuz ve şartsız destekledi. Cumhuriyetin kurucularını verdiği tüm sözlere inandı ancak ; tarih bir kez daha tekerrür etti ve verilen tüm sözlere rağmen 1921 yılında Teşkilat –ı Esasiye adı altında çıkan yasalar çerçevesinde Genç Cumhuriyet’ i şeriata karşı koruma adı altında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Alevi Dergahları, Tekke ve Zaviyeleri kapatıldı, onlarca Derviş, Abdal, Yol Ereni Şeriatçı Şeyhler denilerek halkların gözleri önünde idam edildi. Ocaklar bir boyutuyla yok edilse de iç işleyiş ve erkanlar ocak evlatları tarafından bu güne kadar getirildi.
Sevr Anlaşmasının uygulanması beklenirken 1924 Anayasası’nda yeralan ‘’ Devletin Dini İslamdır, resmi dili Türkçedir’’ ibareleri ile Ocak yapılanmalarından daha ileri gidilerek Koçgiri ve Dersim katliamları ile Alevi varlığı hedef alındı.Yine ittihatt-ı terakkicilerin Anadolu Aleviliği / Türk İslam sentezi günümüz koşullarında toplumumuzu asimile etmeye dönük çalışmaların kaynağıdır. Alevi süreklerini ve Ocak yapılanmasını hiçe sayan politikalar 95 yıllık Cumhuriyet tarihinde her yeni hükümetle birlikte minimalize edilerek sürmektedir, görünen o ki sürecektir de çünkü Ocak mekanızması tek’ çilik üzerine şekillenen tüm devletçi yapılanmalara aykırıdır.
OCAKLARDA İÇ İŞLEYİŞ
Geçmişte astranomiden felsefe, teolojiye kadar birçok alanın merkezi olan ocaklar zaman içerisinde yolu yürüten ailelerin isimleri ile anılmaya başlamıştır. İnancımızda Ocaklar kutsal ateşin yandığı/bilginin çoğaldığı ve toplumun bu ateşten / bilgiden nasiplendiği ana kadının ateşi koruyup çoğalttığı yerlerdir.Yüzlerce yıl ocaklarımızın bir yanıyla şifa merkezleri olduğuna inanılarak bu mekanlar toplumumuz tarafından ayrıca sahiplenilmiştir. Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarından yani uzun eğitimlerden geçen ve buralarda yetişen, yol’a hizmet edenlere ‘’ ocak evladı/ocak zade/pir ’’ denilmiş, pirler de bu güne dek taliplere dolayısıyla da yolumuza hizmet etmişlerdir. Bu bağlamda ocaklarda dikey hiyerarşi yoktur yatay bir şekillenme kendi kendini yönetme ve denetleme mekanızması vardır.’’El ele el hakka’’ derken diğer taraftan ‘’el eli yıkar el döner yüzü yıkar ‘’ desturları ile matematiksel şekillenmede ucu bucağı, başlangıcı ve sonu olmayan halkayı esas alan eşitlik çerçevesinde yapılanır, bir ocak diğerinden üstün değildir, her birinin varlığı bir diğerine bağlıdır tıpkı dört element gibi. Bu bağı ‘’rızalık ve razılık’’ hakikatiyle ‘’ ikrar/ söz’’ ile kutsal sayarak mühürler ve korurlar.
Ocaklar ikiye ayrılır; 1- Mürşid Ocakları ( dört tanedir ve çar ana sırı esas alarak her mürşid ocağının bir element üzerinden keramet gösterdiğine inanılır) 2- Pir Ocakları. Talipler Pirlere, Pirler Mürşitlere, Mürşitler ise Yol’ a taliptir, Yol’un sahibi onu bu güne getirerek devamlılığını sağlayan ise ana’dır. Ana Yol, Baba Erkan temel kuralı ile inanç değerlerini korur.
Ocak örgütlenmesi coğrafik koşullar ve yerleşim alanları gözetildiğinde bir diğer toplulukla iletişim açısından, kendi kendisini yönetme ve denetleme açısından mükemmel bir yapılanmadır, bugüne dek işlerliğini Pirler sayesinde korumuştur. Her ocak farklı bir bölgeden sorumludur, kendi bölgesi dışındaki bölgelerde faaliyette bulunmaz. Bu talipler içinde geçerli bir durumdur, baba hangi ocağın talibiyse çocukları da o ocağa talip olur. İstisanai durumlarda pirini kaybeden, diyaloğu kesilen talipler yakın bölgelerindeki başka bir pire bel bağlayabilir yani talip olabilir, bu durum ‘’ eri erden seçen kördür ‘’ denilerek kendi içinde karara bağlanmıştır. Her ocağın içerisindeki yapılanma ve hukuksal bütünlük ‘’ el ele el hakka’’ desturununu ürünüdür. Her Mürşid, Pir, Reyber ve Talip Yol’ a bağlanırken İkrar verir, Musaip tutar ve bu ikrar çerçevesinde yılda birkez Dar’ dan geçerek kendi iç mahkemesini bağlı olduğu topluma karşı verir ve arınır.
PEKİ NE YAPMALI
Binlerce yıldır kendi iç dizaynı/ hukuku ile bugüne gelen Alevilik başlarken de belirttiğim gibi ne yazık ki iç ve dış asimilasyonun çeperinde.. Ocak yapılanmamız bir şekliyle yok edilmiş olsa da Hakikat arayışımız devam ediyor. Ta ki kendi köklerimizle/Hakikatimiz ile buluşarak yolumuzu asimilasyonun etkisinden arındırana dek de devam edecek . Tüm bunları gerçekleşitirebilmenin yollarından bir tanesi her geçen gün içi boşalarak kahvehanelerinden gelen gelirle, belediyelerden alınan elektrik, su vs gider masrafları ile yada konsolosluklarla yürütülen proje gelirleri ile ayakta tutulan, mali raporları sayfalara sığmayan ancak inançtan uzak kimlikleriyle her geçen gün kitlesini kaybeden derneklerimizi a’dan z’ ye yeniden dizayn etmek. Yeniden dizayn noktasında ise arınmak gerekiyor ve kendi özünü Dar’ da görme pratiği ile yola revan olmak şart.Talipler şaşkın, hali hazırda devam eden ve özellikle pompalanan suni tartışmaları bir kenara bırakmak gerekli. Aleviliğin binlerce yıldır kendisini izah ettiği anlattığı ve yaşattığı bir dil var iken bir başka inanç düşmanlığı yada bir başka inancın retorikleri ile Aleviliği anlatma çabalarını bir kenara bırakmak zorundayız. Aksi halde mevcut kaos içerisinde gençlerimizi radikal cephelerde görmeye devam edeceğiz ne yazık ki. Her bir üyeyi ‘’ talip’’ olarak görmek ve Talipleri Yol ile buluşturabilmek gibi tarihsel bir miyonumuz var. Bunu da ancak Ocak sisteminin dizaynı ile yapabiliriz. Üyelerimizi birer talip olarak zihinsel açıdan geliştirip duygusal bağı oluşturmadığımız, inanç gereksinimlerini karşılayamadığımız sürece derneklerimiz ne yazık ki sayamadığım onlarca sorunla cebelleşmeye devam edecek. Belli etkinliklerle çekim merkezi haline getirmek için emek verdiğimiz ancak kitle ile buluşma noktasında çok gerilerde kaldığımızı göz önüne alırsak taliplerin temel gereksinimleri ikrar bağıdır. İkrar bağı ise ne yazık ki zedelenmiş durumda, pir talibini talip pirini kaybetmiş adeta büyüklerimizin ‘’ ana evladını kaybetmiş, evlat anayı tanımıyor ‘’ dediği dem i devrandayız, böylesi kaotik zamanların yeniden doğuşa gebe olduğun unutmamak gerekli. Doğum zordur, sancılır ancak neticesi mükemmeldir.
Kurumlarımızın tekçi akıl ile ilişkilenmelerini de yeniden gözden geçirmesi zaruri bir ihtiyaçtır. 72’yi bir görme desturunda na hak zihniyete ve arıllarına yer yoktur. Öyle ki; Bir yandan Alevilikten, Hak ve Hakikatten, Alevice duruştan söz ederken diğer yandan toplumumuzun çıkarlarını göz ardı ederek sözde kurumun çıkarları yada bireysel çıkarlar için tekçi akıl ile iş birliği içerisinde hareket eden yönetimlerimiz, Pirlerimiz Yol hakikatine davet edilmelidir. Devlet tekçi zihniyetin kurumsallaşmış halidir, derneklerimizdeki çalışanların, Pirlerin maaşını ödemesine izin vermek, kabullenmek, bir de bu duruma sevinmek kendi elimizle kendi infazımızı onaylamakla eşdeğerdir. Oysaki; Pir /Talib ilişkisi güncellendiğinde, talibler kurumları birer Ocak olarak görüp sahiplendiğinde binlerce yıl nasıl Ocaklarını / Dergahlarını ayakya tuttularsa öyle de ayakta tutacaktır. Kurumlarımızın iç dizaynından tutalım, kullanım alanlarına denk inanç kimliğimizi oluşturmak ve taliblere hissettirmek durumundayız. Unutmayalım ki; çağımızın en büyük eksiği inançtır..
Diğer yandan tarihsel süreçlerde kadın kimliğine yapılan pozitif vurgunun bugün devam etmediği , sadece söylemden ibaret olduğu gerçekliği ile yüzleşme vakti geldi de geçiyor.Göreceli olarak diğer toplumlarla, özellikle de inaçlarla karşılaştırma/ kıyaslama yapılsada ne yazık ki ana kadın kimliği özellikle kurumlarımızda gereken rol ve misyondan çok uzak, her geçen gün de uzaklaşıyor. Oysaki binlerce yıldan bugüne inancımız ana kadının aktarımları ve bilgisi ile taşındı, nesilden nesle aktarıldı. Bir can ancak hak yolu doğum kapısından dünyaya gelir, hak yolu doğum kapısının sahibi ana’dır diyen temel desturlarmıza karşın, Yol kadındır diyen Pirlerimiz bugün ana kadının erkan yürütüp yürütmemesi hususunda bile hem fikir değil. Bu söylem ve tartışmalarla kendisi, inancı ile çelişen ana kadını yüceltiren kendi hakikatinden uzaklaştıran pirlerimiz iktidarlaşmayan ancak iktidar bulaşan bir zihniyetle yolu yürütmeye çalışmaktadır. Yol’ dan uzaklaştırılan ana kadının yol ile dolayısıyla da kendi hakikatiyle yeniden buluşma zamanı geldi de geçti bile.
Erke bulaşan zihniyetin ; Pir de olsa kurumlarımızda yönetimlerde de yeralsa iktidardan arınmamış zihni ile anlatacağı ve yaşatacağı Alevilik ne yazık ki kendi gerçekliğinden oldukça uzaktır.Alevilik bir kadın inancı ise Aleviliği kadınların anlatma, tartışma zamanıdır. Ana kadını yol’dan uzaklaştıran tekçi zihniyetin; devlet aklının kadınsızlaştırmaya çalıştığı Aleviliği örgütlediğini, kurumsalllaştırdığını düşünmek yanlış araçlarla doğru şeyleri yapmaya çalışmak kadar afaki.
Unutmayalım Alevi Toplumsallığının ruhu Ana Kadın eksenli bir harç ile örülmüştür. Söz ettiğimiz ruh eşitlikçi, sömürüsüz, komünal bir düzen inşaa etmiş, ateşin kutsallığını koruyarak toplumsal yapılanmayı korumuş ve bugüne taşımıştır. Aleviler ana kadın ekseninde gelişen yaşam şekilleri sayesinde Rızalık Şehri / Demokratik Uygarlık değerlerini tüm bozulmalara, asimilasyonlara rağmen koruyabilen yegane toplumlardandır. Bu yanıyla Ana’ sız Kadın’sız kalmış bir Aleviliğin Hakikatsiz bırakılmış bir Alevilik olduğunu unutmamak ve yapılarımız içerisinde, kurumsal mekanizmalarımızı oluştururken bunu dikkate almak önemlidir. Şayet Alevilik özü ile yaşanmak kendi hakikatiyle buluşturulmak isteniyorsa yaşanılan tahribatları ana kadın kimliği üzerinden görmek ve ‘’ Ana’ya dönüş, öze dönüş ikilemi ile çözümlemeye çalışmak zamanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir