Sal. Şub 3rd, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

ALEVİ KATLİAMLARININ FARKLIKLARI

-Rıza Aydın-
Anadolu tarihin de Babai hurucundan (isyanından) sonra Selçuklu Devletinin yaptığı katliamı saymazsanız, ilk Alevi Katliamını Yavuz Sultan Selim yapıyor.
Trabzon da Şehzade olarak yetişen Yavuz Sultan Selim babasına darbe yapıp, iktidarı aldıktan sonra, önce babasını sonra da kardeşleriyle kardeşlerinin çocuklarını öldürtüyor.
Yavuz, İktidarı alınca, belki de iktidarı almadan evvel Ali bin Abdülkerim Halife diye bir adama, ülkenin sorunlarını anlatan “arz” denen bir rapor hazırlatıyor.
Ülkenin sorunları hakkında çok kapsamlı bilgiler olan Ali bin Abdülkerim Halife’nin bu arzında, ülkede yaşayan Kızılbaşlar var, bu Kızılbaşları öldürmekten başka çare yoktur deniyor.
Yavuz padişah olunca, arz edilen bu raporun gereğini yaparak, gizli bir şekilde sürdürülen sinsi bir çalışmayla, ülkedeki bütün Kızılbaşları defterlere kaydettiriyor yani fişletiyor, sonra da defterlere kaydedilen kızılbaşları yine gizli, sinsi bir operasyonla defterlere kaydedilen bu Kızılbaşları öldürüyor; aslında bu tam bir soykırım yani jenosit. “Defterin dürülsün” bedduası buradan geliyor. Selahattin Tansel, “Yavuz Sultan Selim” adlı, TTK’dan çıkan kitabında, bu sayının 40 bindin fazla olduğunu tarihi belgelere dayanarak yazmış.
Yavuz Sultan Selim’in yaptığı bu katliamın üzerinde durulması gereken üç önemli yanı var.
Yavuz Alevi Katliamını gizli bir operasyon olarak, sessizce yapıyor. Bu katliam Çaldıran seferinden çok önce yapılıyor; bunu önemli bir not olarak belirmek gerek. Yavuzun yaptığı Alevi katliamı ile ilgili, o tarihlerde Yavuzu övmek için yapılan bütün kitaplarda övgü niteliğinde bu bilgiler var; örneğin bunlardan biri şöyle diyor:
Dönemin Osmanlı Tarihçileri, “Selim Şah Nâme” adıyla yazdığı kitaplarda, Çaldıran savaşı öncesi, Yavuz Sultan Selim’in yaptıkları şöyle anlatılıyor:
“Her şeyi bilen sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve ad ad yazmak üzere ülkenin her yanına bilgin kâtipler gönderdiği, yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterleri Divan’a getirilmek üzere buyuruldu. Getirilen defterlere nazaran, yaşlı, genç, kırk bin kişi yazılmıştır. Ondan sonra her yörenin hâkimlerine -gönderilen- memurlar defterleri getirdiler. Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak öldürülenlerin sayısı kırk bini geçti.”
“Defterdar Ebu’l- Fadl Mehmet Efendi – Selimşâh-nâme, s: 651a.” Defterdar Mehmet Efendi yazdığı bu yapıtını 1. Selim’e sunmuştur.”
Şimdi sorun şu: Yavuz Sultan selim, hangi akla hizmet ederek, yani nasıl bir politik amaç güderek, Şah İsmail’le savaş hazırlığı olarak, kırk bin Kızılbaş Türkmen’i defterlere kaydettirip, bunların defterlerini dürmüştür?
Yavuz’un yaptığı Kızılbaş Katliamın en önemli yanlarından biri de, Yavuz bu Kızılbaş Katliamını, kendilerini Alevi sayan Yeniçeri ordusuna yaptırıyor.
Yavuz’un yaptığı Kızılbaş Katliamının önemli bir yanı da şu: bu dönem Kızılbaş demek Türkmen demek. Bu yüzden de Yavuz aslında Kızılbaş adı altında Türkmen katliamı yapıyor. Yavuz’un ordusunda Yeniçeriler de dâhil Alevi olanlar var, Yavuz inançları yüzünden Alevi katlettiriyor olsaydı, önce Yeniçerileri de katlettirmesi gerek ama Yavuz Kızılbaş adı altında Türkmen “tebaayı” katlettiriyor; bu önemli.
Aslında Osmanlı da devşirme paşaların öncülüğünde yapılan Alevi Katliamın asıl özeliği bu katledilenlerin Türkmen oluşlarıdır. Bunun iki asli nedeni var. Birincisi Türkmenler Timur’u çağırıp, 1402’deki Ankara Savaşı’nda da Timur’un safına geçerek “Birinci Osmanlı Devletinin” yıkılmasına yol açıyorlar; Timur’un yıkmasında 11 yıl sonra, “Devlet-Aliyye” adıyla kurulan “İkini Osmanlı Devletin de” Türkmen’e iyi gözle bakılmadığını Faruk Sümer kitaplarında, özellikle de OGUZLAR kitabında anlatıyor. Faruk Süner, Türk’e çobanlıkla, çiftçilikten başka iş kalmamıştı, Türk’e devlet dairelerinde iş verilmiyordu diyor. Osmanlıda adam yerine konulmayıp, devlet dairesinde iş verilmeyen Türkmen de, buradan göçüp, Safevi devletine gidiyordu; o süreçte buna “Şaha gitmek” deniyordu. Türkün “Etrak-ı bi idrak” diye horlanması ikinci Osmanlı döneminde oluyor; bu tabir ilk defa – 1655 – 1716 yılları arasında yaşayan Naima’nın yazdığı- Naima Tarihinde geçiyormuş.
İkinci olarak da Türkmen Beyleri, kendi boylarının hakim olduğu bölgelerde Sultan olmak istiyorlar; bunun içinde Osmanlı sultanlık iddiasında bulunabilecek boyları da aileleri de yaşatmıyor onları aşağılıyordu; Mesela “Bayatlar” hükümdarlıklar kurmuş bir Türkmen boyudur, bayat adı nasıl algılanır siz düşünün.
*
Kanuni’nin 1522 yılında Dulkadiroğlu Devletini ilhak edip, kendi ülkesine katmasından sonra, bu ilhaka karşı önce Baba Zünnün sonra da Kalender Çelebi ile Deli Dündar önderliğinde yapılan başkaldırıları sırasında katledilen Türkmenleri saymazsan, Osmanlı hanedanlığında Yavuzdan sonra ki Alevi Katliamını, 1606 ile 1611 yılları arasında sadrazamlık yapan, Hırvat asıllı Kuyucu Murat paşa yapıyor. Kuyucu Murat Paşanın resmî rakamlara göre, 60 bin Kızılbaşı öldürtüp, başlarından kaleler yaptığı, kestiği başları “kuyu” denen çukurlar eştirip, buralara doldurttuğu biliniyor. Kuyucu Murat Paşa da resmî devlet güçleriyle Kızılbaşları katlediyor. Kuyucu Murat dönemindeki katliamla ilgili bildiğim önemli bir kaynak yok.
Kuyucu Murat Paşa’nın yaptığı Kızılbaş katliamından sonra, 1826’da İkinci Mahmut’un yaptığı Kızılbaş Katliamı geliyor. Alevilerin belinin asıl kırıldığı dönemse bu dönem.
Savaşlar konusundaki tahlilleri ile ün yapan Prusyalı General Clausewitz, “Savaş bir politikanın silahlarla (başka araçlarla) sürdürülmesidir” der. Bunun için bir savaşı ya da katliamı anlamak için ona yol açan politikayı bilip, bu politikanın kimlerin yararına, kimlerin zararına olduğunu anlamak gerekir.
1826’da yapılan Alevi katliamıyla ilgili Yusuf Akçura, “Üç tarzı siyaset” adlı, kendisi ile özdeşleşen ünlü yazısında, İkinci Mahmut döneminde yapılan bu katliamın, “Osmanlıcılık siyaseti” yani “Osmanlı milleti yaratma siyaseti sonucu yapıldığını” söyle anlatıyor:
“… Osmanlı milletti vücuda getirme arzusu, pek yüksek bir hayali gayeye, pek yüksek bir ümide doğru yücelmiyordu. Asıl maksat, Osmanlı memleketindeki müslim ve gayrimüslim ahaliye aynı siyasi hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek, böylece aralarında tam müsavat (eşitlik) husule getirmek; … yeni bir millet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak ve bütün bu zor ameliyatın neticesi olarak da, Delet-i Aliyye-i Osmaniye’yi asıl şekliyle yani eski hudutları ile muhafaza etmekti. …
Osmanlı milleti yaratma siyaseti, ciddi olarak II. Mahmut zamanında doğdu.
Miladi on dokuzuncu asrın başlangıç ve ortalarında bu siyaset Osmanlı ülkesinde itibar kazanması, kabili tatbik zan olunması tabi idi.”
Yani diyor ki, Osmanlıcılık siyaseti sonucu, Osmanlı ülkesindeki müslimler ile gayrimüslimleri tam olarak eşit (müsavat) hale getirmek için bu zor ameliyat yapıldı diyor.
İkinci Mahmut’un, “Osmanlı milleti yaratma siyasetini” uygulamaya koyduğu dönemde Osmanlı ülkesinde halkların durumu nasıldı, bunlar nasıl eşit hale getirilecekti? Şimdi buna da bakmak gerek. Hani derler ya, Soru cevaptan önemlidir.
İkinci Mahmut’un, Osmanlı milleti yaratma siyasetini yürürlüğe koyduğu dönemde, daha çok da Alevi Türkmenler Dergâhlarla tekkeler etrafında örgütlenip, ekonomik olarak da güçlü bir hale gelmişlerdi. O dönem Yeniçeri Ordusuna da Avrupa’dan devşirme asker getirilemediği için, Yeniçeri Ordusunda da daha çok Türkmen halktan askerler vardı. Bu Türkmen teba içinden milli bir akım çıkıp, Osmanlı ülkesini milli bir devlet haline getirmesinden endişe edilip, korkuluyordu. İşte bu yüzden, Osmanlı ülkesinde müsavatı yani eşitliği sağlamak için Yeniçeri Ordusunun imha edilip, Dergâhlarla tekkelerin mallarının talan edilmesi gerekiyordu; İşte bu yüzden, 1826’da İkinci Mahmut, döneminde Alevi katliamı yapıldı.
Bu “Osmanlı milleti yaratma siyaseti” nasıl tatbik edilip, sahneye konuyor şimdi kısaca ona da bakalım.
Önce, Hacı Bektaş Postnişini Feyzuullah Çelebi 1824’de İstanbul’a çağrılıyor, sonra da bir şecerede dendiği gibi söylersek, “düzenli orduya bağlı olmayan sivil bir asker tarafından silahla vurularak öldürülüyor”. Yerine oğlu Hamdullah Çelebi Postnişin oluyor, bundan iki yıl sonra da önce Yeniçeri Ordusu askerleri katlediliyor, sonra da bütün Alevi Dergâhları ile tekkelerin mallarına, mülklerine el konup, çoğu yıkılarak, buralar Nakşibendi tarikatkine veriliyor.
1826 yılında, Hacıbektaş Dergâhını kayyum atanır gibi atanıp, Dergâhı sahiplenen Nakşibendi tarikatı, 1834’de Hacıbektaş Dergâhının bir yerini camiye çevirip, yanına da minare yaptırılıyor. Belgrad Ormanlarına kaçıp, sığınan Bektaşiler, orman ateşe verilip, çıkanlar hançerlenecek öldürülüyor. Belgrad Oranında öldürülen Alevilerin sayısının 10 binden az olmadığı söyleniyor. Hacıbektaş Postnişini yargılanıp, Amasya’ya sürgün ediliyor. İleri gelen birçok Bektaş’ı önderi asılıyor, sürgün ediliyor.
1826 yılında, Alevilerin “Vakayi Şerriye”, Osmanlının da “Vakayi Hayriye” dediği süreçte, önce Yeniçeri Ordusunun imha edilip, sonra da Alevi – Bektaşi Dergâhlarının, tekkelerinin neden imha edilip, mallarının mülklerinin talan edildiği iyice düşünüp, bilince çıkarmak gerekiyor.
*
1800 yıllarından önce, Yeniçeri ordusuna Avrupa’dan devşirme çocuk getirilemediği için Yeniçeri Ordusunun askerleri birkaç kuşaktır yerel halktan sağlanıyor, bu yüzden de bunların çoğu Türkmenlerden oluşuyordu.
Yeniçeri Ordusunun imha edildiği dönemde İstanbul’da olup, döneme tanıklık eden İngiliz tarihçi Miss Julia Pardoe (1806-1862), şu tespiti yapıyor:
“Evvelce de ehemmiyetle belirtmiştim ocaklar kaldırıldığı sırada Yeniçeri arasında eski devşirmelerden tek sima dahi yoktur; ekseriye Türk olmak üzere hepsi ocağa girip Yeniçeri yazılmış esnaf ve ayaktakımına mensup adamlar, gençler, o dönemdeki saygın yurttaşlardır.” (Bu alıntıyı Serçeşmenin Savunması kitabındaki yazımdan aldım kaynağı merak eden oraya bakabilir)
1826 de Katliamın olduğu süreçte, Dergâhlarla Tekkelerin etrafında daha çok Türkmenler bir araya gelip, örgütlendikleri için, buradan bir milli hareket çıkıp, ülkeye hâkim olur diye Yeniçeri ordusu da imha edilip, Alevi Bektaşi dergâhları kapatılıp, malları talan ediliyor. Bence 1826’da İkinci Mahmut’un yaptığı Alevi katliamı aynı zamanda bir Türkmen katliamıdır.
1915’de hayata geçirilen, “Türkçülük siyaseti” sonucu nasıl Ermenilerin katledildiyse, İkinci Mahmut’un 1826’da hayata geçirdiği “Osmanlı milleti yaratma” siyaseti de döneminde de Türkmenler katlediliyor. Bunun için, uygulamaya konulan siyaseti, siyaset deyip geçmemek gerekiyor.
Osmanlı döneminde yapılan bütün Alevi katliamlarıyla ilgili genel olarak şunu söyleye biliriz: Osmanlı döneminde yapılan Alevi katliamlarını, devletin resmî güçleri ile yapılıyor, Osmanlı döneminde Alevi halk ile Sünni halkın çatışması gibi bir durum hiç bir zaman olmuyor. Alevi Katliamını devlet kendi ordusuyla yapıyor, sivil halkın buna bir desteği olmuyor. Alevi halkla Sünni halkın çatışması şeklindeki Sivil halkın yaptığı Alevi katliamları Cumhuriyet döneminde yaşanıyor.
Cumhuriyet döneminde ilk Alevi katliamı 1938’de Dersimde oluyor; bu da tıpkı Osmanlı devletinin yaptığı gibi resmi devlet güçleriyle yapılıyor. Bundan sonra ki Alevi katliamı, Muğla’nın Ortaca ilçesinde, 1966 yılının 5 ile 16 Haziran tarihleri arasında Sünni halkın Alevi köylerine saldırması şeklinde oluyor.
Ortaca katliamından sonra, yine sivil Sünni halkın kışkırtılıp Alevilere saldırması şeklinde 1978 yılında üç Alevi katliamı yaşanıyor. 1978 yılın da Nisan ayında Malatya, Belediye başkanı Hamido’nun postayla gelen paketin patlaması sonucu ölmesiyle başlayan Malatya katliamı ile aynı yıl, Eylül ayında Sivas katliamı sahneye konuyor ama bunlarda halkın katılımı fazla olmuyor ama Aralık ayında yapılan Maraş Katliamın da kışkırtılan Sünni halkın Alevilere saldırması bir hafta boyunca sürüyor.
1978’in Nisan ayında Hamido diye bilinen Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na postayla gelen bomba patlayıp, öldürülünce Malatya’da Sünni halk kışkırtılıp Alevilerin üzerine sürülüyor ama bu tutmuyor. Malatya’dan sora 1978’in Eylül ayında Sivas’ta bir denene yapılıp, Sünni halk kışkırtılıp Alevilerin yaşadığı Ali Baba Mahallesine saldırtılıyor ama bu da tutmuyor. Hatta 1980 Mayıs ile Temmuz aylarında, Çorumda Sünni halk kışkırtılıp Alevilerin üzerine sürülüyor, buda çok etki olmuyor ama 1978 Aralık ayında Maraş’ta kışkırtılan Sünni halk bir hafta boyunca kitlesel olarak Alevilere saldırıyor, bunun nedenleri düşünülmelidir.
19 Aralıkta başlayıp, bir hafta boyunca kışkırtılan Sünni halkın Alevilere saldırması şeklinde yaşanılan Maral Katliamının, üç önemli yanını, üç önemli özelliğini kısaca anıp, anlatmak gerekiyor.
1- Katliamlar da tıpkı savaşlar gibi, bir siyasetin farklı araçlarla sürdürülmesidir; öyleyse öncelikle Maraş katliamına yol açan siyaseti anlamak gerekir.
2- 19 Aralıkta başlayıp bir hafta boyunca Süren Marş katliamı, Sünni halkın büyük katılımıyla, tıpkı bir halk hareketine dönüşmüş, bir Alevi Sünni çatışması halini almıştır; belki de Marş Katliamın en ilginç yanı budur. Gerici bir halk hareketine dönüşüp, bir hafta boyunca süren Maraş katliamına halkın bu kadar katılımının nedenlerinin neler olduğu, iyice araştırılıp, bilince çıkarılmalıdır.
3- Marş dava dosyasını hazırlayan savcının iddianamesi ile gerekçeli kararında da söylenildiği gibi, bu katliamı, ayağında soğuk kuyu ayakkabı, yüzünde de kar maskesi olan bir gurup yönetiyor. Maraş Katliamı döneminde Alevilerde de silahlı direnenler olduğu için, Maraş katliamını yönlendiren sağcı – gerici kesimden de ölenler, yaralananlar oluyor ama bunların kimliği açığa çıkmıyor. Belki de Maraş katliamının en esrarengiz yanı bu. Geçtiğimiz günlerde, Maraş Katliamı sırasında gözaltına alınıp, Maraş davasında bir numaralı sanık olarak yargılanan Hamit Kapan, Xani Televizyonun da Selim Çürükkaya’nın programına katılarak Marş katliamını anlattı. Hamit Kapan bu programda, Alevilerin de Alevileri savunmaya çalışan sol gruplarında ciddi derecede silahları olduğunu, karşı taraftan çokça ölen ya da yaralanan olduğunu söyledi. Ben bu gerçeği biliyordum ama Hamit Kapan söyleyene kadar bu netlikte söyleyemiyordum. Burada sorulması gereken esrarengiz soru şu: bu ölenlerle yaralananlar niye açığa çıkmadı, bu ölenlerin mezarları belli değil; burada esrarengiz bir sis perdesi var. Belki de Maraş katliamının karanlıkta kalan en önemli yanı bu.
Şimdi yukarda saydığım üç hususu kısaca aydınlatmaya çalışayım:
1-
1978’de ki bu katliam sürecine yol açan siyaseti anlamak için kısaca sürece bakmalıyız. 1977’nin Haziran ayında yapılan genel seçimlerde, Sosyal Demokrat kulvarda siyaset yapan Ecevit’in Genel başkanı olduğu CHP, oyların yüzde 41’inin üzerin de bir oy alarak birinci parti oluyor, CHP 1977’nin Aralık ayında yapılan, yerel seçimlerde de bu başarısını sürdürüyor. Bunun sonucu olarak, 1978 yılının Ocak ayında, bağımsız milletvekillerinin de desteğiyle CHP hükümeti güvenoyu alıyor.
1970’in 12 Mart diktatörlüğünden çıkan halkın birleşip, bir araya gelerek mücadele etmesinin bir göstergesi olan Ecevit hükümeti döneminde sol – Sosyalist hareketler de güçleniyorlar. Ecevit, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen haşhaş ekimine izin veriyor, gerekirse NATO’dan da çakarız diyor.
Türkiye’de halkın bir araya gelip, solun güçlenmeye başlaması hem ABD’yi hem de yerel güçleri endişelendirmeye başlıyor. Toplumdaki Solun güçlenmesinin önünü kesmek için de Alevi Sünni çatışması çıkarılıyor. Eskiden beri halkın birliğini parçalamanın bir yolu olarak mezhep çatışmaları çıkartılmış. Bu politika bilinyır.
Ezilenlerin Pedagojisi, adlı kitabında, Paulo Freire, egemenlerin bu siyasetini şöyle açıklıyor:
“Ezen azınlık bir çoğunluğa boyun eğdirdiği ve egemen olduğundan, iktidarda kalmak için çoğunluğu bölmek ve bölünmüş halde tutmak zorundadır. Azınlık kendine halkın birliğini hoşgörme lüksünü tanıyamaz; çünkü bu, hiç kuşku yokki hegemonyasına ciddi bir tehdit demek olurdu. Dolayısıyla ezenler, ezilenlerde biraz olsun birleşme ihtiyacı uyandırabilecek her türlü eylemi tüm araçlarla (şiddet dahil) önlerler. Birlik, örgütlenme ve mücadele gibi kavramlar derhal tehlikeli olarak damgalanır.”
Egemenlikleri altındaki yani yönettikleri ülkedeki halkı birbirleri ile hasım ederek toplumu yönetme politikasının asıl mimarı olarak İtalyan devlet adamı Machiavelli bilinir.
Machiavelli, şöyle diyor: “Atalarımız, özelliklede onların akıllı olanları, ağız birliğiyle, Pistolia’yi parti kavgaları ile Pisa’yı kalelerle tutmak gerektiğini söylerlerdi. Bazı kentleri kolaylıkla elde tutmak için halk içinde bölücülüğü körüklerlerdi. …
Bence Venetler Kendi egemenlikleri altındaki kentlerde Wolfe ve Ghibelliona topluluklarını bundan dolayı kışkırtıyorlardı. İşi kan dökmeye kadar götürmelerine izin vermezlerdi, ama aralarındaki düşmanlığı körüklerlerdi. Kendi aralarındaki bu bölünme yüzünden halkın Venetler’e karşı ayaklanması akıllarına gelmeyeceğini düşünürlerdi. “
Egemen sınıflar, halkın basit nedenlerle bile bir araya gelmesini istemezler çünkü bu gün basit bir nedenle bir araya gelmeyi başaran halk, yarın daha önemli bir konuda da bunu sürdürür diye düşünürler. Bu yüzden de halkın birliği, egemenler için tehlikelidir, egemenler halkı bölüp, birbiri ile hasım halde tutmaya çalışırlar. Halkın kendi sorunları etrafında birleşip, solu – Sosyal Demokratları iktidara getirdiği dönemde mezhep çatışmaları çıkarılmasının asıl nedeni budur.
2-
Maraş katliamında araştırılıp, bilince çıkarılması gereken ikinci önemli konu ise, Sünni halkın neden böyle galeyana gelip, Alevilere saldırdığı konusudur.
Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi, Maraş’ta da Aleviler şehrin uzağımda dağlık, bataklık alanlarda yaşarlarmış. 1950 yıllarında Maraş’ın köylerinde yaşayan Aleviler, köylerden şehre gelmeye başlamışlar. 1960 yılında Maraş çarşısında hiçbir Alevi esnaf yokken, 1965’den sonra Maraş çarşısında Alevilerde ticaret yapmaya başlamışlar. Köyden şehre gelen Alevi kitle, çarşıdaki Alevi esnaftan alışveriş yaptığı için, Maraş çarşısında Alevi esnaf birdenbire çoğalıp, eskiden beri pazara hakim olan yerel esnafın pazarını kapmaya başlamışlar. Nasıl ki, milli denilen yerel esnafın, (yerel burjuvazinin), komprador burjuvaziye tepkisi olursa, Maraş’taki yerel esnaflarında Alevi esnafa bir tepkisi oluşmuş. Maraş davasını hazırlayan savcının iddia namesinde, Maraş’taki Sünni esnafın bir fabrika bürosunda toplanıp, pazarda çoğalan Alevi esnafa karşı ne yapacaklarını konuştuklarını yazıyor. Maraş Sünni halkın bilincinde, vakti zamanında Ermenilerin sürülüp, mallarının, mülklerinin kendilere kaldığı gibi bir bilinçte var. Maraş katliamını hazırlayan propagandistler, dün Ermenilere yapılan bu günde Alevilere yapılabilir diye propaganda yapıyorlar. Bütün bunların sonucu olarak da, Maaştaki provokasyon tutuyor.
Sonuç olarak Aleviler Maraş’ta etkin bir güç olmaya başlamışlar. Mesela bunun en güzel örneği, Aleviler 1973 seçimlerinde tercihli oy kullanarak, CHP’nin son sıralarında yer alan 3 kişiyi milletvekili seçtirmeyi başarmışlar. Türkiye’de ilk defa kullanılan bu demokratik hak, Maraş’ın Sünni kesiminde büyük tepkiyle karşılanmış. Maraş’ta yaşayan Aleviler hayatın her alanında görünür hale gelmişler. Bütün bunlar Maraş katliamına Sünni halkın bu kadar katılımına yol açmış.
3-
Gelelim Maraş katliamının en gizemli yanına.
Bilsen Başaran, “Maraş’tan bir haber geldi” adlı kitabında, Maraş Katliamı davasının gerekçeli kararı ile Savcılığın iddia nameden önemli bölümleri yayımlamış. Gerekçeli karardan alınıp, burada aktarılan bilgiye göre, Katliamda katilleri yöneten yüzünde kar maskesi, ayaklarında soğukkuyu ayakkabılar olup, birbirleriyle parolalarla anlaşan, yöresel bir şive ile konuşan, bir gurup varmış. Zaten Maraş katliamının bütün görgü tanıkları o günlerde milli piyango satıcısı gibi görüntüler altında bir takım insanların Maraş’ta olduğunu söylüyorlar.
O dönem Alevi köyleri birazda havaya uyarak silahlanmışlar. Geçen günlerde Xani tv’de bir programa katılan Hamit Kapan kendilerinin de önemli derecede silahları olduğunu, ciddi bir direniş yaptıklarını, karşı taraftan da çok sayıda ölü ya da yaralı olduğunu söyledi. Ben Maraş davası sanıkları ile hapis yattım, ayrıca araştırdım, Hamit Kapan’ın dedikleri doğrudur ama o bunu söyleyene kadar ben bunları dillendirip, yazmıyordum. Burada sorulması gereken ama sorulmayan asıl soruysa şu: Maraş Katliamını yapıp, buna önderlik edenlerden ne ölen ne de yaralananlar bilinmiyor; ölenlerin mezarları belli değil. Bu katliamı yapan esrarengiz teşkilat yaralananlarıyla ölenleri gizlemeyi başarmış. Bu esrar çözmek için bunun üzerinde düşünmek gerekir; çünkü bu Türkiye de binmeyen ama bilinmesi gereken, önemli bir sorunu aydınlatacaktır.
Sorunun cevabını şöyle verebileceğimi düşünüyorum. Ecevit hükümeti, Kıbrıs’a çıkartma yapıp, haşhaş ekimine de izin verince Amerika, Türkiye’ye ambargo uyguluyor.
Bu ambargo döneminde Genel Kurmay Başkanlığından, üst seviyede bir heyet Başbakan Ecevit’ten randevu alıp, ona Başbakanın bilmediği Türkiye’nin bir gerçeğini açıklıyorlar.
Genel Kurmaydan, Başbakan Ecevit’in makamına gelen bu heyet diyor ki: Efendim Türkiye’de maaşlarını Amerika’nın verdiği, sivillerden oluşan gizli bir ordu teşkilatı var. Şimdi Amerika ambargo uyguladığı için, bu ordu teşkilatının da maaşları ödenemiyor, bunu siz örtülü ödenekten ödeyin diyorlar. Böylece Türkiye’nin başbakanı olan Ecevit’in bu teşkilattan haberi oluyor.
O zamanlar Özel Harp Dairesi Teşkilatı denilen, daha çok sivillerden oluşan bu teşkilat parti olarak MHP’lilerden oluşuyor. Bunlar komanda kanlarında eğitiliyor, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi, bazı gizli, operasyonlarında kullanılıyorlar.
Söz buraya geldiği için belirtmeliyim ki, MHP bilinen, diğer partilere benzemez. Bu akım, Türkeş’in Amerika’da, CİA’nın orta Doğu masasının şefi olan Ruzı Nazar ile Türkeş’in işbirliği sonucu, 1969’un Şubat ayında, Adana’da ya yapılan Türk milliyetçi hareketinin örgütlendiği cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin (CKMP) kongresinde Ruzi Nazarın desteklediği Türkeş gurubunun kongreyi kazanması ile oluşarak partinin adı ile amlemini değiştiriyorlar. Şimdilerde Amerikan ajanı diye hapse atılan, Ruzi Nazarın asistanı Enver Altaylı MHP’nin yayın organı olan “Her gün” Gazetesinin başına getiriliyor. MHP’nin “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir, ya kan kusturacağız ya tam susturacağız, Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslümanız” gibi çatışmayı körükleyen sloganları bu tarihten sonra tedavüle giriyor. Bence MHP’nin temel harcında, Ruzi Nazar, Enver Altaylı gibi insanların harcı vardır.
Bence Maraş katliamını asıl yapan kontur gerilla teşkilatı, Ülkücüleri de kullanarak Maraş katliamını yapıyor. Maraş katliamını yapan gurubun, Alevilere saldırırken, “Maraş size vatan olmaz, mezar olur, yaşasın Türkeş, yaşasın MHP” diye bağırdıkları Maraş dava dosyasında var.
Katliam süreç nasıl gelişiyor, şimdi kısaca ona da bakalım.
Önce Alevilerin evleri işaretleniyor. Bir şehirde önceden Alevilerin evleri tespit edilip, fişlenmemiş olsa, bunu ülkücüler bilemezdi; bu bile, bu Katliamın arkasında esrarengiz, güçlü bir teşkilatın olduğumu gösteriyor.
Alevilerin evleri işaretledikten sonra, İstanbul’dan gelen bir gurup, Ülkücülere “Güneş ne zaman doğacak” filmini göstermeyi öneriyor. Bu filim gösterilirken, sinemada bir ses bombası patlatılıp, bu Komünistlerin üzerine atılıyor.
Bu gergin ortamda, bir perşembe günü iki solcu öğretmen öldürülüyor. Hastane başhekimi cenazeleri Cuma namazı saatine kadar verdirmiyor. Cenazeler hastaneden alınıp, camiye doğru getirilmeye başlanınca da, Cuma namazına toplanan kitle kışkırtılıp, solcuların, Alevilerin üzerine saldırılıyor; ipler kopuyor, olaylar çığırından çıkıyor. Tam 7 gün boyunca, Sünni kesimden galeyana gelenler, Alevi mahallelerine saldırıyorlar.
Birsen Başaran, “Maraş’tan bir haber geldi” adlı kitabında, Sıkıyönetim savcısının hazırladığı Maraş davası iddia namesi ile Maraş davasının gerekçeli kararından bölümler aktarmış. Bu kararlarda Maraş Katliamını yüzlerinde kar maskesi, ayaklarında da soğukkuyu lastik ayakkabılar olan, birbirleri ile parola ile anlaşan bir ekibin yönettiğini yazıyor. Maraş Katliamın bütün görgü tanıkları da Maraş’ta o günlerde Milli piyango satıcısı gibi Maraş’a dışardan gelen bir kesimin Katliamı yönettiğini söylüyorlar.
Şimdi Maraş Katliamın bir numaralı tanığı olan Hamit Kapan, biz de silahlıydık, karşı taraftan yüzlerce kişi ölmüş, ya da yaralanmış olmalı diyor. Hamit Kapanın dedikleri doğrudur ama karşı taraftan ölenlerle yaralananların resmî devlet kayıtlarında izleri yok. Bence Maraş Katliamı konusunda şeytanın gör dediği asıl yer burasıdır. Ben bu konuyu daha önce Maraş katliamında devlet sırrı başlıklı yazımda işlemiştim bu yazım Yalansız sitesinde yayımlandı: ( https://yalansz.wordpress.com/…/maras-katliaminda…/ ).
Maraş Katliamının yıl dönümünde biz şunu da talep etmeliyiz. Amerika’nın maaşlarımı ödediği bu gizli teşkilatta kimler vardı, Amerika’dan kimler maaş alıyordu? Bunu halkımızın bilmeye hakkı var.
Maraş Katliamından sonra, 1980 de Çorum katliamı, 2 Temmuz 1993’de de Sivas Madımak katliamı oldu.
1993’de Madımak katliamı olduğunda da yine Sosyal Demokratlar iktidardaydı, sol güçleniyordu. Solun güçlenmesinin önünü kesmek için Alevi Sünni çatışmasının planlandığı 2 Temmuzda Aleviler ateşe verilip, 33 can verildikten 2 gün sonra da Başbağlar köyünde 33 Sünni vatandaşımız katlediliyor. Bence 2 Temmuz katliamını planlayanlar aynı şekilde Başbağlar katliamını da planlamışlardı. Ben 2 Temmuz Katliamı üzerine “Acısı daim olsun” başlıklı ayrıntılı bir yazı yazarak, bu katliam süreci ile bu Katliamın bütün yanlarını incelemiştim. Konuyu merak edenler bu yazımı da okumalıdırlar derim,
Sonuç olarak şunları da söyleyeyim. Aleviler bir acı yaşayınca, bu acıyla kalalım anlamında “acısı daim olsun” derler. İnsanlık da yaşadıkları bu acıları bir daha yaşamaması için bu acıların nedenlerini anlayıp, bunlardan dersler çıkarmalıdır. İnsanlığın yaşadığı bu acıları anlatıp, hatırlatmamızın asıl nedeni, tarihimizin bilincine varıp, bunlardan gerekli dersleri çıkartarak, bu derslerin bilinciyle, bir daha böylesi acılar yaşamamaya çalışmaktır. Bunun için, Aleviler o dileğini tekrarlayarak sözlerimi bitirmek istiyorum; acıları daim olsun.
Aşk ile.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir