Per. Nis 30th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

ÇARESİZ KALDIĞINIZDA TEK ÇARE YOLDADIR!

-Ayten Şimşir-

Kimi nüanslarda ayrışsakta, kendisini künt-ü kenz’den bugüne anlatabilen Alevilik; insan canlısının kendini bilme hali ile biçimlenmiş, kadın ateşi evcilleştirerek toplumsallığı değerler ekseninde inşa etmiştir. Kadının, varlığın birliği düsturuyla halkanın eşitliğini esas alarak inşa ettiği toplumsallık, binlerce yıldır tüm saldırılara rağmen kendisini koruyarak günümüze taşıdı.Alevi Toplumsallığını korumak, özdeğerlerimizi yaşatmak yönünde gayret gösteren birçoğumuzun hemfikir olduğu bir başka konu da; bilinen tarihte iktidarlaşan inanç sistemleri, kendisinden olmayan iktidar dışı kalma gayreti gösteren sayısız Pagan toplulukları tarihten silerken, Alevilik özvarlığını kendi bünyesinden alarak varettiği çeşitli inanç sistemlerinde yaşattığıdır. Alevilik, günü geldi varettiği sistem iktidara bulanıp canavarlaşarak celladı olduğunda kendisini ‘sır var sır içinde’ tıpkı taş meteforlarında olduğu gibi durağanlaşarak adeta mühürleyerek ehil kişiler aracılığıyla devirden devire taşıyabildi.

Qal u belli’den günümüze nesilden nesile aktarılarak gelen Alevilik, çeşitli nedenlerle yol bilmez yola gelmez kör cahillerin elinde adeta can çekişiyor. Kimilerinize göre bu söylem fazlasıyla radikal olabilir ancak artık birçoğumuzun bilip de sustuğu hakikatleri faş etmenin, cahillerin elinde oyuncağa çevrilen değerlerden kalanları kurtarma gayreti göstermenin vaktinin gelip de geçtiğine inanıyorum. Zira günden güne tanıklıklarım da bu inancımı kuvvetlendiriyor. Bir kere netleşmemiz gereken önemli detaylardan bir tanesinin ‘aman kitle dağılmasın,aman emekler zai olmasın, aman alemin tek doğrusu senmisin, konuşacaksın da ne değişecek, toplumun kara kedisi mi olacaksın, aman huzurumuz kaçmasın, aman bozguncu ben olmayayım gibi onlarca söylemin arkasına gizlenmekten vazgeçilmesi gerektiğidir.

Bilmem farkındamısınız bu ve saymadığım benzeri birçok söylemin altında liberelizm ve dolayısıyla bilerek veya bilmeyerek yoldan-hakikatten ve dolayısıyla adaletten uzaklaştıran ilkesizleşme hakim.

Oysa cem u civatlarımızın tümünde, muhabbetlerimizde, toplantılarımızda eylem etkinliklerimizde ilk dile gelen ilkeli davranışlar sergileyerek adaletten, vicdandan ve dürüstlükten uzaklaşmamak değilmidir? Peki ölçülerimiz bukadar açık ve net iken bizler bu ölçülerin neresindeyiz, ne söylüyor ne yapıyoruz cesaretle konuşabilirmiyiz tüm bunları? Hayır, konuşamayız zira yaşanılanlarla söylemler arasında ciddi bir uçurum oluşmuş, korkunç bir zihniyet kirliliği hakim ve ne acıdır ki bu durumda gören, duyan ancak kimi nedenlerle susan hepimizin payı var. Birde gruplaşma var ki demeyin gitsin, düşmanla kılıç kalkan baş edersiniz ancak ilkesizlik temelinde açığa çıkan bu gruplaşmalarla baş etmeniz imkansız gibi görünüyor. Peki, hani yol cümleden uluydu, hani yol mu kalsın hatır mı dendiğinde kalan hatır olsundu yol olmasındı?

Hepimiz az buçuk biliriz ki toplumları toplum yapan kimi ortak değerler vardır, değer insan canlısının tanrısal çıkışı açığa çıkartarak kendini bilme halinden bugüne varettiği yaşamsal olguların bütünüdür. Değer’i; insan topluluklarının ortak kabulü, geleceğe dair ortak hedefleri, maddi ve manevi yaratımları, topluluğun çıkarına olan kabul ve ret ölçüleri olarak da tanımlayabiliriz. Bilinen tarihte varlık gösteren tüm toplumların özvarlığını koruyabilmesi için değerlere gereksinimi olduğu gibi toplumu oluşturan bireylerin de bu değerleri kabullenmesi ve yaşanılabilir kılması yaşamsal bir önem arzetmiştir. Zira bireyin toplumun diğer fertleri ile ilişkisini de bu ortak değerler belirler.Yani değer dediğimiz bütünü, bireysel değerler ve toplumsal değerler olarak da tanımlayabiliriz.

Tüm topluluklarda farklı biçimlerde tanımlansa da toplumsal değerleri kısaca şöyle sıralayabiliriz; Sevgi, Hoşgörü, Saygı, Sorumluluk, Adil ve Vicdan sahibi olmak,Yardımlaşmayı esas almak, Doğru Dürüst ve Çalışkan olmak, Alçakgönüllü olmak, Şevkatli olmak, Ortak mirası koruyarak ve yaşatmak,vd… bu değerler bütününü Alevi toplumu bu değerleri edep erkandan ayrılmama, ikrarına bende olma, eline beline ve diline sahip çıkma olarak mühürlemiştir.Yine baktığımızda gelmiş geçmiş bilcümle inançlar ve dinlerin temel esaslarından bir tanesi ‘sevgi’ kadim yolumuzda da varoluşun mayası ‘aşk’tır. Büyük düşünür İbn’i Sina’ya göre ‘Aşk-Aşık- Maşuk’ gibi tanımların tümü varlığın yansımasıdır ve herşey varlıktan doğar. Aşk, hakkın varlığının delilidir, varlık hem aşktır hem de mutlak iyidir ve ahlaki mükemmelliğin tamamlayıcısı olarak aşk, varlığın varolma sebebidir. Konuya ilişkinYunus Emre’nin şu sözlerini anımsatmak isterim;

‘Elif okuduk ötürü,

Pazar eyledik götürü,

Yaradılmışı severiz yaradandan ötürü’

****

‘Ben gelmedim davi için,

Ben geldim sevi için,

Dostun evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim’

Sevgi-Aşk’tan Hoşgörüye geçecek olursak, insan canlısı hoşgörü kavramıyla günümüzde tanışmadı. Özelde Alevi toplumuna bakacak olursak ‘rızalık ve razılık’ denkleminin hoşgörüyü de kapsadığı aşikardır. Bu minvalde hoşgörünün ne olup ne olmadığına bu kısımda çok fazla değinme gereksinimi duymuyorum, sadece şunu söyleyebilirim günümüz insanının günden güne uzaklaştığı değerlerden bir tanesi haline geldi ne yazık ki.

Her fırsatta iyi düşünerek iyi konuşmak ve iyi iş yapmaktan, yaşamın her anında edep ve hayadan dolayısıyla güzel ahlaktan söz eden bir inancın-toplumsal yapının fertleri olarak günden güne değerlerimizden dolayısıyla da ikrarımızdan-yoldan koptuğumuz açık. Buna karşın ne yapmalı sorusu sıkça dile gelse de yeterli olmadığını düşünüyorum. Zira gerçekte cevabını bildiği bir soruyu sormak, çözüm üretme yolunda cevabı karmaşıklaştırmaktan öteye gitmez/gitmiyor da. Bu durumda aklımdan geçen şu; insan cevabını bildiği soruyu neden sorar, istediği cevabı bulamadığı için mi yoksa cesaretten yoksunlaştığı bireysel kaygılar güderek bildiği hakikatten kaçtığı için mi?

Bu kısıma geçmek az biraz zaman alsa da şu aşamaya dek sözünü ettiklerim ekseninde farklı zaman aralıklarıyla katıldığım birkaç toplantı ve kongredeki tanıklıklarım üzerinden gerek kurumlarımızın gerekse toplumumuzun içerisinde bulunduğu kaosa değinmek, buna ilişkin birkaç kelam etmek, söz ettiğim değerler ekseninde sizlerle pay etmek istedim esasen.

İnsanın tanıklıklarını paylaşması pek kolay olmuyor diyerek başlangıcı uzatmamı gerekçelendirmiş olayım. Bu tanıklıklarımı pay etmezden evvel kurumlarımızın tümünde hal vaziyet budur demediğimi özellikle belirteyim ki ‘aman nereden çıktı bu söylemler bizde hiçte böyle değil, olabildiğince Demokratik bir işleyiş var’ diyerek kimse savunmaya geçmesin..

‘Yol mu kalsın hatır mı düsturundan hareketle hatır kalsın yol kalmasın, kusurumuz noksanımız bilmemekten olsun yoldan olmasın demiş olayım. Niyetim gönülleri incitmekten ziyade birçok insanın gördüğü ancak dile getirmekten geri durduklarına dikkat çekmek. Tarih sıralamasına ve kurum-şahıs isimlerine değinmeyeceğim zira bu etik olmaz. Söz meydanadır kendisini gören sahiplenip alacağını alır, diyeyim kafi.

Sizlerinde bildiği gibi kurumlarımız bulundukları ülkelerin anayasasına göre oluşan, bu çerçevede tüzükleri onaylanan, bu tüzüklerin içeriğine göre hizmet yürüten yapılanmalardır bunun aksini dile getiremeyiz. Diğer tarafta kurumlarımızın birde toplumsal inanç yönü varki bu kısımdaki kimi hususlar resmi tüzüklerde yeralmadığı gibi mevcut ülkelerin anayasalarınca uygun da görülmeyebilir ancak toplumsal kabuller-değerler ekseninde uygulanmıştır- uygulanır-uygulanmalıdır. (Bu konunun farklı bir başlık altında irdelenmesi gerekli bu yanıyla detaya girmeyeyim)

Asimilasyonun dilde başladığını gözönüne alırsak, iktidarların-egemenlerin dili ile biz Alevi toplumu gibi iktidar-devlet dışı kalmış toplumların dili birbirinden bir hayli farklıdır-farklıydı. Peki günümüzde bu böyle mi? Ne yazık ki çoğunlukla değil, örneğin; katıldığım birkaç kongre ve üye toplatısında tanık olduğum dil öylesine öfke doluydu ki biran ‘neredeyim, burası neresi cidden bir Alevi derneğindemiyim. Bu insanlar Alevi mi’ diye sormadan edemedim.Tek tek olayları anlatmayacağım, anlatmaya kalksam çok uzun bir yazı diyerek okumayabilirsiniz bu nedenle bir bütünen değerlendirmeye gayret edeceğim.

Kadim yol değerlerimize sıdk-ı sadakatle bağlı, gayreti ölçüsünde üreterek marifeti ölçüsünde pay etmeye çalışan hizmet ehli tüm canları tenzih ederek konuya dönecek olursak, evvela divan seçimlerine değinmek isterim, genel kurul en büyük iradedir diyerek iradeyi hiçleştirmekle başlanıyor işe mesela. Bir üst yapıdaki yönetim-yönetici kendi ekibini divana getirmek gibi bir derde sahip. Divan listesi önceden hazırlanmış olarak geliyor ve aman laf söz olmasın denilerek usulen oylamaya sunuluyor. Olası itirazlara karşı cevap hazır ‘iradeyi tartıştırmam’ Peki, hani en büyük irade genel kuruldu, peki her iş hakkıyla yapılacaksa ve meydandaki herkes bir ‘can’ise neden bu benliğe boğulmuş çaba?

Diğer yandan bilmem dikkatinizi çektimi, divanda çok fazla kadın yeralmaz, bazen hiç yoktur çünkü birçoğu yetersiz görür kendisini oysa bizim kurumlarımızda özgün kadın örgütlenmelerimiz var! Ayrıca da ‘yolun sahibi kadındır ve bizde kadın özgürdür, yeri başkadır’ Takım elbiselerini birer zırh gibi kuşanmış, kravatlarını çelikten kalkan misali takmış ve birazdan cenge çıkacakmışcasına gardını almış gladyöterler misali masaya dizilen erkeklerin yanına usulen eklenen enfazla iki, istisna üç kadın görürsünüz. Onlar da orada oluşan psikolojik baskının etkisiylemi yoksa gladyöterlerin yanında kendilerini yeterli göremediklerinden mi pek müdahale etmezler-edemezler olan bitene. Enfazla kişisel sataşmalarda karşı atakta aktifleştiklerini görmek şaşırtmasın sizi yahutta karşıdaki öfkeli kişiyi (ki bu genelde bir başka kadındır) edebe davet ederken gösterdiği performans bu nasıl ‘Alevilik’ diyerek gözlerinizi yaşartsa da yolun sahibi kadındır !

Canlar, kelimesi dilden düşmez mesela ama içeriğini doldurma noktasında oturum-toplantı-kongre boyunca pek birşey göremezsiniz zira hazirunun büyük bir kesimi aman kavgasız dövüşsüz bitsede gitsek derdindedir. İlgili değildir çünkü kimlik mücadelesinde kim daha etkin ve yetkindir onu pek ilgilendirmez zira akrabası, arkadaşı, dostu, yoldaşı yönetime giriyorsa onu desteklemesi kafidir. Kimisi salona ya birilerinin yoğun ricası üzerine yada kavgaya taraf olabilmek için gelmiştir. Haklarını yemeyelim azda olsa bir kesim bu gidişata dur diyebilmenin samimiyetiyle, değerlere sahip çıkma niyetiyle tüm iyi niyeti ve sabrını kuşanarak gelir. Her seferinde bir umut, bu kez kavga gürültü olmadan hakkıyla olur temennisi akıllarında. Ey hat akıllarındaki gibi olup bitmez bileşimler ve ayrılırken salondan neden geldim ki hep aynı kavga gibi söylemler kafasında dolaşır durur..

Araya serpilen birkaç ‘Alevice’ kavram ve kuramın ardından oturum başlar, şayet hedefte biri veya birileri varsa (ki genellikle ekarte edilecek biri-birileri vardır) sataşmalar eşliğinde gerginlik hemen hissedilir ve akabinde gelişen diyalogları kurumlara götüremediğimiz çocuklarımız gelip de görmüyor diye inanın bazen mutlu olabiliyor insan!

(Hiçbir emeği yadsımadan) eğer oturum kongreyse faaliyet raporlarından çok mali raporlar dikkati çeker zira faaliyet raporlarında birçok etkinlik sıralanmıştır, bu da yeterli gelir birçok üyeye. İnancımızın temel ritüelleri bile faaliyet olarak raporlanır, katliam anmaları da etkinliktir. Dolayısıyla rutine bağlanan bir görev icra edilmiştir, mali raporun dikkat çekmesi kaçınılmazdır.

İlerleyen zamanda özellikle kadın üyelerin-yöneticilerin (bir kısmının) birbirine karşı kullandığı sebebi genellikle kişisel olan öfkelerin biçimlendirdiği, saldırgan iktidarvari ötekileştiren dil, edep-haya ve adaletten uzak uslüp, fiziksel yönelimler ve annelikten tutun da kadın olma haline dolayısıyla kişilik haklarına saldırıya varan yönelimleri şaşkınlık uyandırıcı bir hal alabilir. Oysa ra’him mekandır, mekansız olan ispatsızdır, hak yolu doğum kapısı ile bu aleme gelen her can kendisini ana’dan ispat eder. Gayb aleminden bu aleme geçiş kapısı doğum kapısıdır ve kadın bu kapının dolayısıyla da yolun sahibidir. Nefsini öfkeye bulaştırıp benliğe düşen sadece iktidarlardır, yaşamı biçimlendiren kadın iktidar olmamıştır. Bu yüzdendir ki iktidar-devlet dışı dönemi tanımlarken ‘ana soylu dönem’ denilmiştir. Özcesi kadınlarımız eşitlik mücadelesinden söz ederken, kendi cinsine düşmanlaştırılarak hak arayamaz, toplumumuza öncülük edemez ve yolun sahibi olma misyonunu taşıyamaz. Bu biçimde ancak erk akla teslim olur ve kendi cinsine dolayısıyla da kendisine ve yaşama düşman!

Oturumun sonuna doğru artık şaşırmam diye düşünmeyin zira heran yeni birşeyle karşılaşabilirsiniz diyerek sonuç yerine birkaç şey söylemek isterim; yürütülen tartışmalar kimliği-inancı-kültürü yaşama ve yaşatmaya dönük belirli bir etik çeçevesinde yürütülemiyor. Senlik-benlik derdine düşüldükçe üslup bozuluyor, yöntemsizlik açığa çıkıyor ve dil ne söylediğini bilmiyor.

Özelde Türkiye’de mevcut devlet aklının kendisine biat etmeyen tüm kesimlere ölümlerden ölüm beğeni dayattığı, Avrupa’da ise halihazırda birçoğumuzun düşman olarak görmediği kapitalizmin dayattığı bireysel özgürlük algısı; kimliksizleşerek kendi hakikatine yabancılaşmayı dayatırken, aile ve toplum yapımız günden güne çözülüyor. Binlerce yıldır toplumumuzu bir arada tutan değerlerimiz aşınıyor, birçok ailemiz çocuklarının kimliksizleşmeden dolayı yaşadığı buhranlarla başedemezken, aile şiddet-intihar gibi toplumumuzda pek rastlanmayan durumlar artıyorken kısacası çürüme had safhaya ulaşıyorken, çürümeye ve asimilasyona karşı bu biçimde mücadele edemediğimizi görememek hakikatten kaçmaktır.

Bunca derdin ortasında adeta alevlerle sarılmışçasına soluğumuz azalıyorken bizler kişisel çekişmeleri yoldan kaynaklıymış gibi topluma empoze ederek birbirimizi afaroz edemeyiz.İşimize geldiğinde Alevi, işimize geldiğinde Devrimci, işimize geldiğinde inançlı gelmeyince Ateist olamayız. Büyüklerimizin söylediği üzre; ‘çaresiz kaldığınızı hissettiğinizde tek çare yoldadır’. Unutmayalım, edep erkana girmeyenin yola talip olması, özünü turab etmesi imkansızdır. Hal böyle olunca sorunların üzerini birlik adı altında örtmektense ‘biz kusurları görmez, kabahatleri yok saymayız düsturunu anımsatmak isterim. Varolan müşkülleri giderebilmemiz için edep ile erkana girerek yönümüzü yola çevirip, ikrarlaşmamız yeterli olacaktır. Zira ‘edep aklın süreti, yansımasıdır. Akıl ne durumdaysa hangi derecede ise edep de o derecedir. Aklın derecesi edebe yansır, aslolan iktidar aklından sıyrılarak Xızırı akla toplumsal birliği-bütünlüğü esas alan ana kadının aklına talib olabilmektir’ diyerek cümlenizi mihri muhabbetle selamlıyorum.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir